Julie&Julia ile Yemek’te…

Dün akşam; harika bir film seyrettim, hem de bir yandan balıklarımı hazırladım ve fırında pişirdim, salatamı özenerek yaptım,ve bu güzel yemek eşliğinde de Merly Streep’in  filmini seyrettim. Benim için mükemmeldi.Nasıl atlamışım bu çok güzel filmi bayıldım.D-Smart kanallarından birinde  oynadığını görünce hemen takıldım.Ve güzel sofralara, sevgi dolu mutfaklara, dostlarla kutlanan yemekli davetlere daldım. Hem de çok sevdiğim oyuncularla birlikte; Julie ve Julia’nın yaşanmış gerçek hikayesi içinde…

Meryl Streep as "Julia Child" in Columbia Pictures' JULIE & JULIA.

İki gerçek hikayeden yola çıkan film, farklı zaman dilimlerinde yaşayan ve kendi zaman dilimlerinde benzer mücadeler vermiş olan iki kadının hikayesini merkez alıyor. Zaman ve mekan olarak ayrı olsalarda hayatları iç içe geçen bu iki kadın, bizlere tutku ve cesaretle herşeyin başarılabileceğini gösteriyor. Başrollerinde sinemanın yaşayan efsanelerinden Meryl Streep ve başarılı oyuncu Amy Adams’ın yer aldığı filmde komedi, dram, romantizm gibi farklı türler bir arada kullanılmış…

Nora Ephron yönetmenliğinde; 2009 yılında çekilmiş filmde ,diğer rollerde, Stanley Tucci ve Jane Lynch oynuyor.

Julie-Julia

Hikaye gerçek olunca ben de hemen araştırıp daha fazla öğrenip keşfetmek istedim, o zaman da gerçek Julie’yi ve Julia’yı tanıdım, onları tanırken de yine çok başarılı güzel blogların içinde kayboldum. Hem de  yemek , seyahat bir arada, sadece güzel değil, sağlıklı az kalorili  yemekler anlatan  blogların içinde, filmi seyrederken de   sonrası da çok keyifli idi, paylaşıyorum, sevgilerle, güzel sofralarla, iyi hafta sonları diliyorum.

Önce Hafif Tarif blogundaki yazıyı aşağıda paylaştım. Cafefernando da çıkan hem içinde filmi konusu yemeklerden biri olan tarifin linkini koydum, okursanız seveceğinize eminim.

Hafif Tarif > Filmler > Julie & Julia

Julie & Julia

20.Kasım.2009, GIA

Julie & Julia, başrollerinde Meryl Streep ve Amy Adams olan sıcacık bir film. Konu itibariyle, beni ve diğer yemek blogu arkadaşlarımı çok çok yakından ilgilendiriyor. Filmde Meryl Streep’in canlandırdığı,Julia Child karakteri gerçekten de bir yemek kitabı olan ve televizyonlarda yemek programları yapmış bir yemek yazarı. Kendisi 1912-2004 yılları arasında yaşamış ve 60lı,70li yıllarda Amerikalılar’a Fransız mutfağını tanıtmış. Yaptığı yemek programları gerçekten çok tutmuş ve beğenilmiş. Öyle ki 1963’te Emmy ödülü kazanmış. Birçok kitabı ve yemek eğitim kaseti var.

Julia Child, kocasının işi dolayısıyla gittiği Paris’te, Cordon Bleu adlı ünlü yemek okulunda eğitim almış. Sonra iki arkadaşıyla beraber, bir yemek kitabı macerasına atılmışlar. 1961’de kitapları basılmış. Kitap, bugün bile Amazon’da en çok satılan kitaplar listesinde 60. sırada. Bunların hepsi filmde yer buluyor. (Julia Child’ın daha ayrıntılı hayat hikayesini okumak isterseniz, buradan buyurun. Mesela boyunun 1.88 olduğunu bile öğrenebilirsiniz!)

julie_julia04

Julie ise, New York’ta yaşayan, kocasını seven ama işinden baymış bir kadın. Ayrıca iyi de yemek yapıyor, meraklı yani. Hayatında bir renk olsun diye, blog yazma fikrini çok beğeniyor; tabii konusu da yemek oluyor. Julie, Julia’nın çok sıkı bir hayranı. “Mastering the Art of French Cooking” kitabındaki toplam 524 yemek tarifini, tam 1 senede yapmayı hedefliyor. İşte bundan sonrası çok zevkli. Son derece iştah açıcı ve yemek yapma istediği uyandıran bir film. Ayrıca kızın bir blog yazarı olarak yaşadığı duyguları, eminim blog yazarı arkadaşlarım da tanıdık bulacaklardır:)

Bu arada, Julie Powell da gerçek hayattan bir kahraman. 1973 doğumlu Julie de iki tane yemek kitabı çıkarmış.

Julie_and_julia

Julia Child, filmde  çok abartılı bir tip olarak karşımıza çıkıyor; ama şöyle bir incelediğimde gerçek Julia Child’ın konuşma ve davranış tarzının aynen bu şekilde olduğunu gördüm. Abartılı rollerden çok hoşlanan benim için, Meryl Streep’in harika oyunculuğuyla birleşen Julia karakteri son derece eğlenceliydi.

Bu siteden biraz hoşlanan herkesin seyretmesini şiddetle tavsiye ediyorum. İşte gerçek Julia Child:

gercek julia child

Ve işte gerçek Julie Powell:

julie powell

Tutkuyla Okuduklarım;…Zeynep Oral

Ben biraz gazete, dergi bağımlısıyım. Hayatımda hep tutkuyla izlediğim, dergiler, köşe yazarları,  var. Bunlar ekonomi, seyahat, sanat, hayata dair yazılar yazan değişik yazarlar; bana  düşündürdükleri,  merak ettirdikleri, etkileri çok olan güzel insanlar; artık onları sırayla sizlere de anlatmalıyım. 5030-4-8-833a2Mutlaka sizler de tanıyorsunuz, belki takip de ediyorsunuz, ama ben yine de gönlümdekileri yazmak istiyorum.Bir zamanlar, yani yayınlanmaya başladığı 1972′ den itibaren, Milliyet Sanat Dergisi tutkunuydum ve sabırsızlıkla her ay dergiyi ve derginin yayın yönetmeni, kurucusu, Zeynep Oral‘ın yazılarını beklerdim, çok keyifle defalarca okurdum.Benim gençliğimin olmazsa olmazıydı, dünya penceremdi. Hayallerim, umutlarım, hedeflerim, tutkularım hep o günlerde gelişti.  Yıllarca dergilerimi taşıdım, sakladım. Sonra Zeynep Oral’ın kitaplarını da çok severek okudum. Tutkunun Romanı – Leyla Gencer , Esintiler, Uzakdoğu’m çok severek okuduğum romanlarından …Leyla Gencer’i çok beğendiğim, hayran olduğum sanatçıyı Zeynep Oral’dan okumak keyiflerin en güzeli oldu.Uzakdoğu’m da herkese tavsiye ettiğim, harika bir gezi ve serüven kitabı. Uzakdoğuyu Zeynep Oral’la keşfetmek müthiş, çok farklı, çok ilginç anılar, dolu. phpThumb_generated_thumbnail (1)Zeynep Oral’ın sanat olaylarına ilgisi, tiyatro aşkı,seyahat tutkusu,kadın  özgürlüğü için çabaları, ülkesine sosyal katkıları, çok zarif bir kadın, anne eş oluşu çok beğendiğim, yazıları, kitapları, sanat, kültür, tiyatro bilgisi, anıları, seyahatleri, röpörtajları, sanat eleştirileri, benim ona hayranlığımı hep artıran nedenler.Kitaplarını zaman zaman tekrar çıkarır, bazı bölümlerini yeniden okurum. phpThumb_generated_thumbnailSeneler önce, Ulus’daki evimizde otururken, elimde çantam ve Zeynep Oral’ın Uzakdoğum kitabı ile daire kapımı kapayıp, dışarı çıkmaya çalıştığım anda, karşı komşum ile karşılaştım.Çok sevdiğimiz Fransız anne, minik ikiz kızlar ve mimar babanın oturduğu karşı dairemizde; baba, kızlarını tutmaya çalışırken elimdeki kitabı görmüş,”aaa annemin kitabını almışsınız ” dedi. O an da aklıma ilk gelen bu benim kitabım ama; demek oldu. Sonra anladık ki Zeynep Oral benim çok tatlı komşularım ikizlerin babaannesi, mimar komşumuzun da annesi  imiş. Senelerce sıkı takipçisi olduğum, sadece , bazen sanat galerilerin de rastlaşıp merhabalaştığım sevgili Zeynep Oral bana bir o kadar yakınmış, malesef apartmanlarda insanlar birbirlerini bu kadar az tanıyorlar, işte. Sonraki günlerde bir kere apartmanda karşılaştık, konuştuk ama kısa süre sonra biz de taşınınca o şansımı da kaybettim. Şimdilerde  Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından takip ediyorum. indir (1)Ama henüz okumadıysanız  mutlaka bir ucundan yakalayın, okuyun takip edin derim.Ben de henüz okuyamadığım, Meslek Yarası‘nı ve O güzel İnsanlar kitabını mutlaka  okunacaklar listeme koydum.Hemen alıp okumak istiyorum.Size veda etmeden, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın  sevgili Zeynep Oral’ı çok güzel anlattığı “Sarı Ağıt”  şiirinin de içinde bulunduğu   bir röpörtajı da aşağıya ekledim. Sevgiler, sevgiler…

http://www.zeyneporal.com/kitaplar/kitaplar.htm

284757

Zeynep Oral’la yapılan bu söyleşi, Tetra İletişim tarafından, Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV) için üretilen “Buluşma” dergisinin 7. sayısında (Ocak 2011) yer aldı. Tülay Güngen tarafından gerçekleştirilen söyleşinin fotoğraflarını Cihan Aldık çekti. Sayfa tasarımı ve uygulaması Erdem Özkan tarafından yapıldı.

Zeynep Oral: Çok derin bir uzunluktur o

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Zeynep Oral (ACI ’64) için yazdığı ‘Sarı Ağıt’ şiirinde onu “Çok derin bir uzunluk” diyerek tanımlıyor. Zeynep Oral, yazdıklarıyla hepimize farklı bir derinlik katıyor.

Fazıl Hüsnü, ‘Sarı Ağıt’ın bir bölümünde Zeynep Oral’ı şu dizelerle tanımlıyor: “Uzakdoğu onun / Paris tiyatroları onun / Venedik’teki sandallar onun / Almanya’da / Rusya’da / En güzel filmler onun / Sanat uzun yaşamak kısa derler ya / Hepsinin ötesindeki yazılar onun / Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun / …” Zeynep Oral’la İzmir Amerikan Kız Koleji günlerinden Milliyet Sanat’a, Mrs. Blake’den Leyla Gencer’e, yazdığı kitaplardan gelecekteki projelerine kadar birçok şeyi konuştuk:

İzmir Amerikan Kız Koleji, size neler kattı, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

Toplumsal sorumluluk duygumun bu denli bilinmesinin en önemli nedenlerinden biri sanıyorum ki İzmir Amerikan Kız Koleji’nde okumuş olmamdır. Okulu bitirinceye kadar birçok toplumsal etkinliğe katıldık. Örneğin sağır dilsiz okulunda resim, cimnastik derslerine girip engelli çocukların yaşamına renk katmaya çalışırdık. Gecekondu bölgelerinde çöp toplamaya ve darülacezedeki yaşlılarla vakit geçirmeye kadar birçok toplumsal sorumluluk faaliyetinin içinde oldum. Bu tür duyarlılıkların gelişmesinde okulun payı çok yüksektir. Burada  dostluğu, arkadaşlığı, insan olmayı öğrendik. Bunda Mrs. Blake’in büyük emek ve katkısı vardır. Hiç unutmuyorum: Bir keresinde sınıf yüzüğü istiyorduk. Çok konuşkan biri olduğum için sözcülük görevi bana düştü. Mrs. Blake “Niye sınıf yüzüğü istiyorsunuz?” dedi. Ben de “Bütün sınıfların var, bizde neden olmasın?” dedim. O da bana “Bir şey başkasında var diye istenmez” dedi. Bu, bana hiç unutamayacağım bir hayat dersi oldu. Okulumuz, bu ülkenin her köşesini görme ve tanıma zorunluluğu ve sorumluluğunu da aşıladı bize. Daha ortaokuldayken Ankara, Antalya, Diyarbakır, Mardin gibi birçok şehre gittik. Yurdumuzu ve yurdumuzun gerçeklerini o yaşlarda tanımaya başladık. Okul yılları dendiğinde derslere ilişkin bilgilerin gelip geçtiğini ama hayata ilişkin verilen bilgilerinse kalıcı olduğunu görüyorum. Örneğin tarih öğretmenimiz Kemal Bey (Şeker Kemal) Karlofça Antlaşması’nın tarihini unutmamızda hiçbir sakınca olmadığını ama annelik üzerine okulda öğrendiğimiz bilgilerin kalıcı olması gerektiğini söylerdi. Bir de çok korku duyduğumuz biyoloji öğretmenimiz Samiye Hanım ve tarih öğretmenimiz Fikret Hanım vardı. Ben onlar sayesinde korku duyduğum hiçbir şeye saygı duymamayı öğrendim. Saygı duymak için sevginin gerekli olduğunu da yine o yıllarda öğrendim. Okul yılları deyince derslerden çok drama kulübü, tiyatro kulübü, okul temsilleri, gazete kulübü, okul gazetesi çıkartmak, edebiyat kulübü, modern dans kulübü, müzik kulübü, voleybol-basket takımı, atletizm yarışmaları, kahramanlık günleri geliyor aklıma. Onlar hayatımın en unutulmaz anlarıdır. Tiyatro kulübünde sürekli sahneye çıkardım ve bizim ayarımızda İngilizce konuşan okul olmadığı ve uzun boylu olduğumiçin hep erkek rollerini ben oynardım, çok keyifliydi.

Kolej sonrası Fransa’ya gittiniz. Biraz da o yıllardan söz eder misiniz?

ACI’dan sonra Paris’te Yüksek Gazetecilik Okulu’nu bitirdim ve aynı zamanda Sorbonne’da Tiyatro Araştırmaları Bölümü’ne devam ettim. Her iki okulda da çok değerli hocalar vardı ve bana büyük katkıları oldu. Yedi-sekiz yıldır Paris’te olup da tek kelime Fransızca konuşamayan Türk öğrencileri görünce çok şaşırdım. O yüzden kendimi Fransızca öğrenmeye ve okuldaki derslere verdim. Okuldaki sınıf arkadaşlarım çok donanımlıydı ve benden kat kat daha iyi eğitim almışlardı. Müthiş bir komplekse kapıldım ve onlara yetişebilmek için sadece okudum ve çalıştım. Oysa hayattan çok keyif alan, dans etmesini seven bir insanım. Ama Paris’te geçirdiğim üç yıl boyunca ne bir diskoya ne de bir gece kulübüne gittim. En büyük eğlencem konferans, konser, tiyatro, sinemaydı. O yıllarda Paris, 68’e hazırlanıyordu. Paris’teki bu politik iklim de beni çok etkiledi. Özgürlük, eşitlik ve dayanışma, vazgeçemediğim ilkeler oldu…

Yazmaya ne zaman başladınız?

Paris’te başladım. Paris kahvelerinde vakit geçirmeyip sürekli ders çalıştığımdan dolayı çok yalnızdım. O yüzden yazmaya başladım. Kendimi, yazarak daha iyi ifade edebildiğimi böylelikle keşfettim.

Kadınların bağımsızlığına özel bir önem veriyorsunuz. Ülkemizdeki kadın hareketinin de önemli isimlerinden birisiniz. Bu duyarlılık ne zaman ve nasıl oluştu?

Bu duyarlılık çok genç yaşlarda oluştu. Birbirine deli gibi aşık annem ve babam vardı. Gelin görün ki, babam işe giderken, annem onu geçirirken “Semih, eve para bırakır mısın?” derdi ve ben çocuk halimle buna bozulurdum. Ortada bir haksızlık vardı. Kararımı o zaman verdim. Ben kimseden para istemeyecek, kendim para kazanacaktım…. Babamı 17 yaşındayken kaybettim. Annem, hem annem hem babam hem de hayattaki en yakın arkadaşımdı. Milliyet’ten kovulma sürecinin hemen ardından annemi kaybettim. Bazen “Acaba benim üzüntüm mü onu bu kadar çok üzdü de hastalandı?” derim.

Sizce Türkiye’nin kültür–sanat alanında dünyadaki yeri nedir?

Türkiye’nin dünyada sinemadan müziğe, tiyatrodan modern dansa, plastik sanatlara kadar birçok alanda önemli yeri var. Bence bu durumun en farkında olmayan ülke ise Türkiye. Bugün Almanya’da Fazıl Say’a ilişkin Türkiye’den çok daha fazla yayın yapılıyor. Aynı şey Orhan Pamuk ve diğer birçok sanatçımız için de geçerli.

Peki, ülkemizin bu değerlerine neden bu kadar uzak duruyor, onları yeteri kadar sahiplenemiyoruz?

Ben medyamızın bu konuda görevini yeteri kadar yaptığına ve sorumluluklarını yerine getirdiğine inanmıyorum. Sanat eleştirisi bence çok yetersiz. Popüler ve magazinsel sanat olayları ön plana çıkartılıyor. Daha doğrusu ucuz, kolay ve yoz olan yüceltiliyor. Her olay sansasyon ve magazin haberlerine alet ediliyor… Ancak sanatçılar dünyasında da yanlışlar yok değil! Birçok sanatçı, şan-şöhret uğruna gereksiz medyatik ilişkilere giriyor; yaptıkları işten ve ürettiklerinden çok kendilerini ön plana çıkarıyorlar. Birçok sanatçı, kültür-sanat yayınlarını kendileriyle ilgili bir haber ya da yazı çıktıysa takip ediyor. Her şey reyting uğruna yapılır oldu!

Bu magazin ortamından kurtulmanın ve gerçek değerlerimizi tanımanın bir yolu yok mu?

Elbette var. Özellikle internet siteleri bu anlamda çok değerli. İnternet ciddi bir olanak. Birçok internet sitesinde gerçek sanatçı ve sanatseverler, klasik müzikten plastik sanatlara birçok alanda çok düzeyli paylaşımlarda bulunuyor, tartışmalar yapıyorlar. Buralardaki tartışmalar, gazetelerde okuduklarımızdan çok daha değerli ve verimli. Bu alandaki kaliteyi daha da artırabilmek için sanatçıların ve kurumların sağlam bir duruşu olmalı: “Benden söz edilsin de nasıl olursa olsun anlayışı”na artık son verilmeli. Türkiye’de kimse kimseye hak ettiği değeri vermiyor. Ben Leyla Gencer’in ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu Türkiye’deyken değil Paris’teyken öğrendim. Türkiye’de başarılı bir insanı ve yaratıcılığı yok etmek için her şey yapılıyor.

Nasıl bu döngüden çıkacağız?

Bu döngüden çıkmak için ciddi kültür politikaları ve eğitim gerekli. Maalesef bizde ikisi de yok. İstanbul kültür başkenti ama opera ve bale sergileyebilecek bir mekanı bile yok. Bence bu durum biraz da iktidarlardan kaynaklanıyor. Onların böyle bir gereksinimi yok.

Çok uzun süre Milliyet Sanat gibi hepimizi büyüten, besleyen bir kurumun başındaydınız. Yeniden öyle bir şey yapacak olsanız nasıl yaparsınız?

Milliyet Sanat, çok yaygın ve derinliği olan bir dergiydi. Bugün belki daha az yaygın ama çok daha fazla derinliği olan bir yayın daha etkili olur sanırım. Milliyet Sanat’ın ilgi alanı çok genişti ve yenilikçiydi. Unutmuyorum ilk sibernetikten söz ettiğimiz vakit Kars’tan “Sibernetik üzerine daha çok yazı yazın” diye mektup almıştık. Yurdun her köşesinden mektuplar geliyordu… Bugün ben nereye gidersem “Ben şu kasabada şu köyde öğretmendim. Gençleri sizin dergilerinizle yetiştirdik, sizin derginizle büyüdük” lafını duyarım hâlâ. Sanat ve kültür, insana yapılan yatırımdır. Bugün makinelere yatırım yapılıyor; insan, o kadar önemsenmiyor. Bu zihniyet, “köşeyi dönme” zihniyetidir. Böyle giderse yakın bir süre sonra demokrasiye de gerek olmadığı söylenebilir. Ama ben yine de çok umutluyum. Kendi yaşıtlarımla görüştüğümde çoğu zaman “eyvah” diyorum ama gençlerle görüştüğümde içim umut doluyor. Bireysel özellikleri gelişkin ama asla bencil olmayan toplumsal duyarlılığı yüksek gençler yetişiyor. Gençlerimizden yana çok umutluyum.

Çok değişik tarzlarda ve çok değişik konularda ürünler veriyorsunuz. Konu ve tarz seçimini neye göre yapıyorsunuz. Yazdıklarınızı daha sonra okuduğunuzda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımı eksik ve yetersiz görüyorum. Her seferinde “Hay Allah! Bunu daha iyi   yazabilirdim” diyorum. Türler arasında da belli bir seçimim yok. İçimde duymadan, yüreğimde hissetmeden hiçbir şey yazamıyorum. Konu, beni adeta midemden kavrıyor ve kendini yazdırıyor. “Şimdi ne yazayım?” diye hiçbir zaman oturmadım masanın başına. Konu, karşıma geldiğinde ve beni kavradığında yazmak zorunda kalıyorum: “Yazmazsam öleceğim” duygusunu yaşıyorum. Mesela Leyla Gencer’in hayatı ve Reha İsvan’ın hapishane anıları beni çok etkiledi. Bunlardan herkesin haberdar olabilmesi için oturup yazdım. Her şeyi ben yazmak istemiyorum, ama yazılmadığını görünce de o işi kendime görev ediniyor ve yazıyorum. Kadın Olmak kitabında tam da bunu yaşadım: Kadın konusunda dünyada neler olduğuna dair birçok bilgi, belge ve iki bavul malzemeyle Türkiye’ye döndüğümde Tüm bu malzemeleri birilerine vermeyi ve onların böylesi bir kitap ortaya çıkarmalarını çok istedim. Ama olmadı, oturup kendim yazdım. Tiyatro eleştirilerimi de çok önemsiyorum. Çünkü tiyatro eleştiriyle gelişen bir sanat.

Yeni projeleriniz neler?

Cumhuriyet Yayınları’ndan O Güzel İnsanlar adlı son kitabımı okurlar çok sevdi. O kitapta bu ülkede yaşamış ve benim yakın dostlarım olan sonsuz sevgi ve saygı duyduğum 30 insanı anlatıyordum. Şimdi onun devamını yazıyorum. Anlatmak istediğim birçok “güzel insan” daha var. Onları başka bir kitapta bir araya getirmeyi düşünüyorum. Diğeriyse torunlarıma bırakmak istediğim bir kültür kitabı. “Bu ülke benim” diyebilmeleri, bu ülkeye karşı sorumluluk duyabilmeleri için bu ülkenin kültürünü A’dan Z’ye çok iyi bilmeleri gerekir. İşte onlara böyle bir kitap hazırlamaya çalışıyorum.

Fazıl Hüsnü’den Zeynep Oral’a

Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Ben ölünce Zeynep Oral benim için çok güzel bir şey yazar. Ben onun ölümünü göremem, en iyisi ben şimdiden yazayım” diyerek Zeynep Oral için ‘Sarı Ağıt’ı yazmış:

 Sarı Ağıt

Çok büyük bir kuş vardır

Uçar yeryüzü ile güneş arasında

Çok büyük sarıdır o

Sarı bir evren yaratır o

Yaşamakla yaşamamak arasında

İpekten bir gövde

Uzakdoğu onun

Paris tiyatroları onun

Venedik’teki sandallar onun

Almanya’da

Rusya’da

En güzel filmler onun

Sanat uzun yaşamak kısa derler ya

Hepsinin ötesindeki yazılar onun

Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun

Çok büyük bir ablam vardır

Dudaklarımızla ellerimiz arasında

Çok derin bir uzunluktur o

Kımıldar topraktaki yeşille o

Sarı sözcüklerimiz sarı güller arasında

Zeynep Oral’la Zeynep Oral arasında

Sarı saçlarından geçerdi ölmek

Hayır ölmezdi ki o geçerdi.

Okumaya devam et

Sonbahar Hüznüne Eklenenler

Ayrılalı sadece iki saat oldu, henüz sabah olmadan biriciğimi, canımı,uçağa yolcu etmek için yola çıktık.Arabada yan yana güzel kokusunu tatlı sıcaklığını hissederek gittik. Hem hiç gitmesin, hem uçağı kaçırmasın duyguları ile. Ama gitti, tarifsiz  bir sızı, hüzün, boşluk bırakarak.Her seferinde olduğu gibi gözden kaybolana kadar, bakmaktan başka hiçbir seçeneğimin olmadığı anlar yine yaşandı. Sonra  hala hissedebildiğim, sıcaklığını,  burnumdaki kokusunu saklamaya çalıştım. Onları biraz daha üstümde tutayım istedim. Uzun süre de sıkı sıkıya tuttum, başardım. Ama bir müddet sonra ısısını da kaybettim. Bütün vücudum, soğudu, hüznümle baş başa kaldım. Sanki şehir boştu, yollar boştu. Ama kokusu hala benimle, onu uzun süre tutacağım, evde onun kokusu, parfümü, allığı benimle bir daha sefere görüşene kadar idare etmeye çalışacağım.

DSC_0329

Çocukları,  uzakta olanlar beni çok daha iyi anlıyordur, her gelişlerinde büyük heyecan, dönüşlerinde kocaman bir boşluk, ve hüzün, bir de geçirdiğimiz çok güzel günlerin, saatlerin anıları, durduk yerde beni kocaman gülümseten, sonra da hemen arkasından, gözlerimi yaşartan anılar…

Sağlıkla gitsinler, mutlu oldukları yerde olsunlar,diyecek yapacak başka hiç bir şey yok.

 

Bodrum’da İki Lezzet Köşesi…

Bodrum, Bodrum dünyanın en güzel yerlerine de gitsem vazgeçemediğim, aşkımın hiç bitmediği güzel şehir…Ağustos’un bu  son gününde ya da Eyül, Ekim de Bodrum’da olma şansınız varsa; bu sene keşfettiğim iki güzel yeri size söylemek istedim.

10609584_924100657604815_4825806771225019424_n

Önce Gündoğan sahil şeridinde Gıyı Restaurant; 10357243_10152663263835513_338794060509944255_nLezzetli,  farklı,taze mezeleri ve uygun fiyatları ile sahil şeridinde çok güzel bir restorant. Rezervasyon şart , yapmadan gitmeyin, siz de benim gibi değişik mezeleri tatmaktan hoşlanıyorsanız, mutlaka beğeneceksiniz.Bodrum’da fiyatlardan, kaliteden şikayet edenler için özellikle önereceğim,  tam bir sahil restorantı. Üstelik kıyı hep esintili, hiç bunaltmıyor, hatta şalınızı almayı unutmayın diyeceğim cinsten..

10599405_10152663267065513_602680024064348746_n

 

10441142_1429621330648849_6059156333758456715_n

İkincisi Yalıkavak Balıkçılar Çarşısında Mynthos Restorant.

10355005_924198574261690_719120769851600338_n (1)

Hala Yunan adalarına gidemedik diye üzülmeyin, çok özel Rum mezeleri ve cazip fiyatları ile  sizi gitmiş gibi mutlu edecek, çok güzel, şirin bir yer.10446329_877866505561564_5313093701294340750_oBen mezeleri seçmekte çok zorlandım, ama tadınca hepsini çok lezzetli buldum. Hem çok değişik hem taze,size şunu tadın diye önermeyeceğim, masayı donatın ve keyfini çıkarın.10527898_902263099788571_674008131798544750_n

https://www.facebook.com/mythosbodrum?fref=photo

Keyifli Pazarlar, sevgiler…

Notting Hill-Aşk Engel Tanımaz

Severek izlediğim filmlerden biri daha; Hugh Grant ve Julia Roberts’in olması önemli etken, Londra’da geçmesi de öyle.Keyifli zaman geçireceğiniz, hem komedi, hem duygusal film. Güzel dostluk arkadaşlık ilişkileri, keyifli sofralarda paylaşılan zorluklar, neşeler. Ben her seferinde ilgiyle, beğeniyle izliyorum…

article-1095106-007B725B00000258-365_468x287

Aşk Engel Tanımaz

Notting Hill (Türkçe: Aşk Engel Tanımaz), 1999 yılı Birleşik Krallık yapımı romantik komedi-dram filmidir.

Konusu

Will Thacker (Hugh Grant) Notting Hill‘de seyahat kitapları satan bir kitabevi sahibidir. Boşanma sürecini pek idare edemeyen Will, Spike (Rhys Ifans) adında Galli ile ev arkadaşıdır. Bir gün dünyaca ünlü Hollywood oyuncusu ABD‘li Anna Scott (Julia Roberts), dükkâna Türkiye hakkında bir kitap satın almaya girer. Kısa bir süre sonra, ikisi sokakta birbirlerine çarpmasıyla Will’in elindeki portakal suyu her ikisinin üstüne dökülür. Will Anna’yı evine üstüne değiştirmesi için tam yolun karşısındaki evine davet eder. Anna teklifi kabul eder. Anna üstünü değiştirirken Will mutfağın dağınıklığını toplar. Anna’nın sürpriz öpücüğü karşılıklı etkileşimin tohumlarını ekmiştir.

images

Günler sonra Will Spike’a herhangi bir telefon mesajı olup olmadığını sorar. Spike Will’e gelen mesajları not etmekte ve hatırlamakta güçlük çeker ama “Anna adında bir ABD’li kız” çağrışımı yapmıştır. Anna takma bir adla Ritz‘te oturmakta olup Will’i davet etmiştir. Vardığında Anna’nın odası basın mensuplarıyla dolmuş ve Will de kendisini sahte bir basın mensubu olarak kendisini bulmuştur. O anki panikle masada duran Horse & Hound dergisini görerek kendisini o dergiden geldiğini söylemiştir. Anna’nın yeni filmi Helix‘i görmemiş olmasına rağmen tüm film ekibiyle söyleşi yapmak zorundadır. Anna ile konuşabilme fırsatını yakalayan Will, kızkardeşi Honey’nin doğumgününe Anna’yı davet eder.rhys-ifans-in-notting-hill

Max ve Bella’nın (Gina McKee) evinde Anna, Will’in arkadaş çevresiyle ve ortaya sunulan ‘son brovni’ bahsiyle evinde gibi hisseder. Anna, Will’i otel odasına davet eder ve beklenmedik bir şekilde Anna ABD’li erkek arkadaşıyla karşılaşır.

Notting-Hill-1999-love-quote

Bir süre sonra Anna, Will’in kapısının basamaklarına dayanıp Will’e çok zor durumda olduğunu çünkü onu küçük düşürtecek fotoğraflar basına sızdığını söyler. Çok zor durumda olduğunu ve saklanabileceği tek yerin Will’in evi olduğunu belirtir. Böylece birbirlerine tekrar bağlanırlar ve Will Anna’ya yeni filminin repliklerini ezberlemesinde ona yardım eder. Ancak sabah, kapısının önüne doluşmuş izdihamda kapıyı açarak afallamıştır.

notting460

Will’in bir Henry James filmi yap tavsiyesi üzerine Anna İngiltere‘ye dönmüştür. Anna, film setine Will’i davet etmiştir ve Will de sette replikleri kulaklıktan dinlemektedir. Will’in Anna’nın başrol oyuncularından birine Will’in “neden burada olduğunu bilmediğim bir adam” dediğini duymasıyla oradan ayrılır. Sonraki gün Anna bağlarını yeniden kuvvetlendirmek amacıyla kitabevine bir hediye çerçeveyle uğrar ama Will onu reddeder. Bu olaydan sonra Will arkadaşlarına doğru mu yanlış mı yaptığı konusunda danışır. Arkadaşları ilk başta verdiği kararı doğru bulsa da, sonra Will’in dünyadaki en büyük hatasını yaptığını ona söylerler. Hemen harekete geçip Max’in arabasıyla Londra‘da Anna’yı deli gibi aramaktadırlar. Anna’nın Amerika Birleşik Devletleri‘ne gitmeden önce yaptığı basın toplantısına yetişirler ve Will başarılı bir şekilde Anna’nın İngiltere‘de onunla kalmasına razı eder.