Ne Yapsam Nasıl Yapsam…

Bir zamandır, yazamıyorum, yazma enerjimi kaybettim.Ne yapsam, nasıl yapsam durumundayım…Ülkece yaşadıklarımızın olumsuz etkileri benim de kolumu kanadımı bağladı… Hele çocuk istismarları çok canımı acıttı. Bir de arkasından  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Sema Ramazanoğlu’nun  şok beyanatı…

Benim söyleyecek ne sözüm, ne de yazacak yazım kalmadı. Her şey boş değersiz, faydasız gözüktü…Ben mutlulukları, güzellikleri, sevgiyi, dostluğu,umutları, başarıları  yazmayı, paylaşmayı seviyorum. Son zamanlarda yaşananlar, hepimizi  üzerimizden dev silindirler geçmiş gibi, mutsuz, tatsız, umutsuz yaptı. Bunları da söylemek istemiyorum. İçimdeki sevgiyi, ülkeme olan aşkımı, heyecanımı tekrar tazelemek, umutlarımı yitirmemek istiyorum. Sizlere yazarken her zaman ki gibi çoşkuyla, yazmak anlatmak, paylaşmak istiyorum.

 

Yazamadığım süreçte bol bol fotoğraf çektim, İnstagram hesabımı @meralvaruy da sıklıkla kullandım… Orada çok da bir şey  yazmadan; fotoğraflarımı  günaydın, sevgiler diyerek paylaşmaya çalıştım…12472417_1078505225521324_1876362173129879806_n

Sonra sevgili arkadaşım Özgül Öztürk’un önce Avrupa sonra Dünya birinciliği ve Özel juri ödülünü alan “Toprağın Kadınları” projesi ödülleri ile tekrar yazmak, bir yerlerden başlamak, bir yol bir çözüm bulmak istedim. Çok iyi değilim, çok mutlu değilim… Bir tarafım oldukça çok acıyor, kanıyor… Ama güzel şeylerin varlığı, birbirimize enerji, katkı olma duygusu  yine umutlandırıyor.

Nisan ayıyla harika bahar günleri başladı. Doğa her yerde kendini yeniliyor, çiçeklerin bazıları fışkırmış durumda… bazılarında tomurcuklar içinde her an açabilecek durumda…Güzel haberler de arka arkaya geliyor.

Canım arkadaşım Uğurkan Erez’in Fashion tv ve Fashion one tv ödül töreninde ” Ömür Boyu Meslek ve Onur” ödülü alması çok sevindirdi, mutlu etti…Gerçekten ne güzel bir onur ve gurur..Hep çok çalışan, çalışmaktan, başarmaktan mutlu olan, mutluluğunu kazandıklarını her zaman ailesi,yakınları, sevdikleri ile paylaşan, hep yardımsever, hep gönül dostu, duygulu hassas arkadaşımı ve onun etrafına saçtığı, yansıttığı çok güzel enerjiyi tekrar tekrar kutluyorum.Tanıdığım günden beri aşkla çalışan koşturan arkadaşımın bu uğraşları, çabaları katkıları  ömür boyu sürecek biliyorum…Ona çok yakışan bir ödül aldı…

Bir ara  düşünürdüm, başarı mı mutluluk getiriyor… Mutluluk mu başarıyı… Artık eminim…mutluluk başarıyı getiriyor. Her ne yaparsak yapalım, aşkla, gönülden sevgiyle, keyifle yapalım, o zaman mutluyuz ve de başarılıyız. Öyleyse umutlarımızı kırmadan aşkla yaşama devam…Paylaşacak güzellikler hala var…

 

Annemin Yarası…

Oynamaya başladığı ilk hafta seyrettim, ve çok beğendim…Annemin Yarası filminden bahsediyorum.Tüm kadro çok başarılı, yönetmen, kurgu, senaryo, konu hepsi çok iyi… Çok yakın tarihimizde Bosna Hersek de geçen çok acı bir olayın sinemaya aktarımı…Ne yazık ki  tüm savaşlar  hep çok acılarla dolu. Annemin Yarası da  böyle bir hikayeden yola çıkıyor.Gerçeklerin ne kadar sarsıcı boyutlara geldiği, savaş sırasında insanların ne kadar zalımleşebildiği, anlatılan bir film..annemin-yarasi-medyanoz

Filmin başarılı yönetmeni Ozan Açıktan, genç oyuncu Bora Akkaş,diğer değerli kadro arkadaşları Meryem Uzerli, Belçim Bilgin ve Ozan Güven yukarıda hep birlikte...

Sizlerle hemen paylaşmak istedim, ama bu ara yine hiç enerjim yok. Her gün yaşananlar karşısında ne kadar da güçlüyüz, korkmuyoruz, normal hayatımızı kısıtlamayacağız desek de normal enerjimiz de değiliz.Ama olmalıyız, bu vatan bize emanet edildi, biz de çocuklarımıza bırakabilmeliyiz.meryemVakit bulursanız bu çok güzel filmi seyredin, artık çok güzel, çok başarılı Türk filmleri çekiliyor…Çok başarılı oyuncularımız yönetmenlerimiz var…Ozan Güven, Meryem Uzerli, Belçim Bilgin, Okan Yalabık ve Bora Akkaş hepsi ayrı ayrı başarılı…Yönetmen Ozan Açıktan’ı da tüm oyuncuları da ekibi de kutluyorum… Film gibi film olmuş… İnşallah yurt dışında da bizi temsil eder, şansı olur…

291361

Filmin kısa öyküsüne gelince; Salih on sekiz yaşına geldiğinde  kayıp ailesini bulmak üzere kaldığı yetimhaneyi terk eder, yetimhane müdürünün verdiği bilgilerle önce annesine ulaşır, ama annesi bile gerçeği bilmemektedir. Sonra  babasını ararken bir çiftlikte işe başlar. Hiç beklemediği bir anda hayalindeki yuvayı bulmuştur. Ama ilerleyen dakikalarda heyecan ve tansiyon yükseldikçe yeni sırlar da su üstüne çıkar. Salih geçmişinden kurtulup bu yuvada mutlu olabilecek midir? Soluk soluğa izlenecek Annemin Yarası, Salih’in peşinde umudun izini sürüyor.Çekimleri, Sırbistan, Bosna Hersek, Hırvatistan ve Türkiye’de yapılan ‘ Annemin Yarası’ başrollerini Ozan Güven, Meryem Uzerli, Belçim Bilgin, Okan Yalabık ve Bora Akkaş’ın paylaştığı Bosnalı Salih’in anne ve babasını arayış hikayesini anlatıyor.

Filmin yapımcılığını BKM üstlenmiş, bu ara onların da çok iyi filmlerini arka arkaya izledim. Yolları açık olsun…

 

 

Köyüne Yeni Hayat Hayali Gerçek Oldu…

12804764_10153290368740974_8245451146220321090_n (1)Harika bir proje, yola çıkışı amacı, eskiye, özüne, ailesine  verdiği değer, bir mimar olarak, çevreci birey olarak yapılacak en güzel şeylerden birini sevgili Özgül Öztürk gerçekleştirdi. Harika bir örnek oldu. Özgül bu proje ile Yves Rocher Kozmetik’in ödülünü kazandı, Türkiye birincisi oldu. Aşağıda bu proje nasıl başladı, hayat buldu, ödül kazandı, sevgili Yasemin Candemir’in  yazısından paylaştım…http://www.sozcu.com.tr/hayatim/magazin-haberleri/bir-koy-bir-kadin-ve-degisimin-hikayesi/

Özgül muhteşem bir hayale hayat verdi, gerçeğe dönüştürdü…ve çok değerli bir ödül kazandı, şimdi de sırada Dünya Yarışması ödülü var, hep birlikte  Özgül’e katkı verelim…

“Nimri’de Yeniden Hayat” projesi ile 2016 “Toprağın Kadınları” Ulusal yarışma 1.liğinden sonra sırada 5 Nisan’da Paris’te yapılacak olan Dünya yarışması icin sizlerden aşağıdaki linke tıklayarak oy vermenizi rica ediyorum. Sevgilerimle …

Elazığ’daki Keban Barajı’nın kıyısında, terk edilmiş köylerden biri Nimri. Yıllar sonra memleketine dönen mimar Özgül Öztürk’le kaderi değişti. Nimrililer birbirlerini buldukça sosyal dayanışma ve festivaller de başladı. Şimdi ekolojik mimariyle değiştirecekler Nimri’de hayatı.

Mimar Özgül Öztürk’ün baba ocağı Elazığ’ın Nimri köyü 1950’lerin sonlarında yoksulluk, tarım toprağının kalmaması ve gençlerin büyük kentlere gitmeyi tercih etmesi üzerine terk edildi. İstanbul’da yaşamasına rağmen Özgül Öztürk’ün seneler sonra baba toprağıyla buluşması ise babasının 2006 yılında köye gidip orada vefat etmesiyle gerçekleşti. Babasının vefatının birinci yılında ailesiyle köye geldi ve hep birlikte geçmişe doğru bir yolculuğa çıktılar. İşte o zaman aklına ve kalbine “Dedelerimin, atalarımın köyüne bugünkü tecrübelerimle ne yapabilirim?” sorusu düştü. Gerisi de geldi… Dünyanın pek çok ülkesinde Yves Rocher’nin ‘Toprağın Kadınları’nı arayan projesinin birincisi olması neticesinde tanıştık Nimri köyü, Özgül Öztürk ve umut veren değişimin hikâyesiyle…
Proje nasıl hayat buldu? Şimdiye kadar neler yapıldı?
‘Nimri’de Hayat’ projesiyle 1950’li yılların sonlarında yaşanan büyük göçün ardından boşalan köyümüzde sayıları az da olsa yaşayan köy halkıyla 4-5 nesildir şehirlerde yaşayan ve birbirini tanımayan gençlerin bir araya gelmesine öncülük etmeyi hedefliyordum. Sosyal dayanışmayı artırmayı, köyün kültürel özelliklerini, kaybolmaya yüz tutan değerlerini yeniden ortaya çıkarmayı, köy halkının gelir seviyesini ve yaşam kalitesini artırmayı amaçlıyordum. Bu amaç doğrultusunda sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı benimsenmiş, çevreye duyarlı, üretimi destekleyen, kadının güçlenmesine yönelik çeşitli çalışmalar başlattık. İlk olarak dernekleştik ve kadın üyesi olmayan derneğin yönetimindeki kadın üye sayısını artırdık.

Festivale bekliyoruz

Ne kadar vakit ayırabiliyorsunuz Nimri’ye?
Her ayın ilk pazartesi akşamı Nimri Derneği olarak yönetim toplantısı yapıyoruz. Sosyal medya, Whatsapp grupları, mail aracılığıyla her gün olmasa da bu projeye çok vakit ayırıyorum. Gönüllü olarak yer aldığım çok fazla sosyal sorumluluk projesi var. Bazen bir çalışma diğerini destekliyor ya da farklı bir çalışma için ilham verici oluyor. Her sene ağustos ayının son haftası geleneksel hale getirdiğimiz “Nimri’ye hep birlikte” adlı bir festival etkinliğimiz var. Senenin festival etkinliklerini ocak ayı itibariyle yaza kadar planlayıp hep birlikte organize ediyoruz.
Projeye ilk başladığınızda köylüler bu işe ne dedi? Peki ya aileniz?
Ailem çok destekleyici oldu. Pek çok akrabamızı, şehirlimizi tanımıyorduk. Sosyal dayanışma içinde, paylaşarak proje üretmemizden çok mutlu oldular. Köylülerimiz de gençler olarak bizim büyük şehirlerde yaşayıp köyle bir bağ kurmaya çalışmamızdan çok mutlu oldular ve bizi desteklediler. Bazen fikir ayrılıkları yaşadığımız, dirençle karşılaştığımız da oldu. İnandığımız konularda prensipli olmaya, ilkelerimizden ödün vermemeye, etik durmaya özen gösterdik.

Özgül Öztürk

Her şey bir hayalle başladı

Hiç ümitsizliğe kapıldığınız oldu mu?
Olmadı dersem yalan olur çünkü bazen anlaşılamama hissine kapıldım. Başka köylerde, topluluklarda, içinde bulunduğum pek çok kolektif çalışmadan ilham alarak, kendi köyüm için ne yapabiliriz diye çabalarken, köyümüzün kendi dinamikleri olduğunun farkına vararak hareket etmeye çaba gösteriyorum. Sonunda hepsi benim canım, ailem, tanıdıklarım. İyi yaptığımız işlerde de çok onurlandırıldık, takdir edildik ve yüreklendirildik. Umutsuzluğa kapıldığım zamanlarla takdir edildiğim süreçler birbirini dengeledi.
Köye geri dönüş var mı? Ziyarete gelenlerin sayısı arttı mı?
Köyde yaptığımız çalışmalar ve etkinliklerle bir sinerji oluştu. Her sene daha çok kişi dedelerinin arazisine ev yaptırmaya, en azından ilkbahar-sonbahar arası bir zamanda yaşamaya başladı. Henüz gençler arasından tamamen köye dönen yok; bizler de kısa süreli gidip geliyoruz. Köyde tam zamanlı yaşanır olması için daha çok çalışmamız ve üretmemiz lazım. Neden olmasın? Her şey bir hayalle, bir niyetle başlıyor.

Türkiye bu yıl dahil oldu

Ünlü bitkisel kozmetik markası Yves Rocher Kozmetik’in 1991 yılında Fransa’da kurulan bir vakfı var. Vakıf, markanın kurucusu Yves Rocher’in oğlu Jacques Rocher tarafından çevreyi koruma amacıyla kuruldu ve şu an Fransa Akademisi çatısı altında varlığını sürdürüyor. En büyük uluslararası projeleri ‘Toprağın Kadınları’ kapsamında 50 ülkeden 325 kadın, doğaya, topluma, eğitime katkı veren projeleri için ödüllendirildi ve toplam 1.6 milyon Euro ödül dağıtıldı. Bu sene Türkiye ilk defa proje kapsamına alındı.

Özgül Öztürk ödülünü Jacques Rocher’nin elinden aldı.

Bizi etkileyen sosyal dayanışmaydı

Yves Rocher Türkiye ekibi olarak Türk kadınlarına müteşekkir olduklarını belirten Yves Rocher Türkiye Genel Müdürü Elif Berker,  “En büyük hayalimiz Türk kadınlarına gönlümüzdeki teşekkürü somut bir şekilde ifade edebilmekti. Bu bağlamda halkla ilişkiler ekibimizi kurar kurmaz ilk yaptığımız iş bir sosyal sorumluluk projesine girişmek ve ‘Toprağın Kadınları’ projesini Türkiye’ye taşımak oldu” dedi.

 

Las Vegas Mucizesi… “Bugsy” nin hayatı

Büyükada da Yaşadıkça….

Büyükada da yaşamak sandığımdan da keyifli, heyecan verici geçiyor…Seneler önce her adaya gidişimde hayran olur, adada sürekli yaşamak isterdim….ve seneler sonra  bu ay adada yaşıyoruz. Sevgili adalı arkadaşım Berrin’in sayesinde  hayallerim gerçek oldu…  Canım arkadaşım teşekkürler, bize önce harika bir ev buldun, sonra da ne anlattı isen,  adım adım uygulayıp adayı yaşamaya başladık. Daha ilk sabahımızda Büyükada Fırınından o muhteşem pohaçaları aldık. Asa Fırının haşhaşlı çöreğini, pandispanyasını  arkadaşlarıma götürdüm, mimozalar vazolarımızda, Akasya fırınının mısır ekmeğini, tarçınlı kurabiyesini de misafirlerimizle paylaştık. Konak’ın ev yemeklerini, Şen Balıkçının balık çorbasını, Büyükada Köftecisinin köfte piyazını çok severek yiyoruz. Meydandaki Starbucks’ı çok seviyoruz, her yürüyüşümüzde bambaşka güzellikler keşfediyoruz…

12745416_10154178589394311_6186013118230144439_nBüyükada ile ilgili çok az şey bilir mişim…Öğrenmek istedim, kitaplar okudum, sokaklarında, caddelerinde kayboldum, fotoğraflar çektim, eski ada ahalisinden esnaflarından alışverişler yaptık, yemeklerini, mezelerini yedik…Her sokakta, her evin, önünde  çok farklı duygular hissettim…Yıllar önce neler yaşanmış, kimler yaşamış, hayal ettim, zihnimde canlandırdım… O hepsi birbirinden güzel muhteşem evlerde kimbilir ne hayatlar yaşanmıştı.

12744665_10154178589979311_194501642005162471_n

Ada da yaşamın en güzel taraflarından biri  gün sonunda adaya eve dönmek. Yarım saat bir vapur yolculuğu sonunda bambaşka bir dünyaya varıyorsunuz…Sanki bir film platosu gibi her şey… Daha önce farketmediğim cıvıl cıvıl bir çarşısı var. Çarşıda  esnaf lokantası, köfteci, balıkçı, midyeci, kokereçci, bir çok fırın, börekçi pizzacı, manav, kasap, şarküter yanyana, hepsi, renkli, özellikleri olan yerler… Harika balık çorbaları yapan, balık lokantaları var… Hepimiz sahildeki balıkçıları biliriz, belki meydana açılan ilk sokaktaki midyeci, kokoreçci, lokmacıyı biliriz, ama çarşının içini bilenimiz azdır, ben hiç bilmezdim… Ama şimdi şaşkınlıkla görüyorum, uğruyorum, keyifle keşfediyorum.. Harika taş fırın ekmekleri yapıyorlar, mısırdan haşhaşlı ekmeğe, en az yirmi çeşit ekmek yapılan fırınlar var… Hepsinin çok farklı kurabiye pohaça, pandispanya, simit, açma daha nice çeşitleri var… Börekçiler, pideciler yine öyle…Bir de ünlü ada restoranları var.. Bunlardan biri Fıstık Ahmet’in yeri… Restoranın sahibi Ahmet Tanrıverdi adada büyümüş ve adayla ilgili birçok kitapları var, hepsini keyifle okudum…Tabii restoranına da gidip güzel mezelerini ve balığını yedim… Çok keyifli bir yer…12742018_10154178589829311_10505472338798316_nAdanın hoşumuza giden en güzel şeylerinden biride size gelen misafiri iskelede karşılamak.. Biz de misafirlerimizi  iskelede karşılıyoruz..Çok hoş bir duygu, aklıma romanlardaki meşhur iskelede karşılama sahneleri geliyor…Adadan herhangi bir yere gitmek de şehirdekinden daha kolay.. Çünkü hem Anadolu yakasına, hem Avrupa yakasına sürekli kısa aralıklarla vapur seferi var. Biz Bostancı ile Kabataş’ı çok severek kullanıyoruz. Çok kısa zamanda hem de vapur keyfiyle istediğimiz yerlere eskisinden daha kolay ve rahat gidiyoruz. Trafikten yakınan arkadaşlarıma adada yaşayın diyebilirim. Sabahları çocuklar, çantaları sırtlarında bisikletle iskeleye geliyorlar. Bisiletlerini park edip, vapurlarına biniyorlar. Bir çoğuda bizim gibi yürüyerek iniyor.Bu hafta sevgili arkadaşım Arlet  bizi adada harika bir yere daha götürdü,… Eskibağ Teras – Paradiso Restoran Herman’ın yeri… Çok uzun zamandır yemediğim kadar lezzeti bir arada yedik, hem de harika gün batımı manzarası ile…Hem de yaz kış açık nadir yerleden…

12742744_10154178589719311_2338650225686627869_n

Şubat ayında olduğumuz içinde çoğu güzel yer de kışın kapalı…Ada da çoğu şey ne kadar değişsede, hala çok güzel, çok heyecan verici, hatta nefes kesici… Sevgili Melis Ağazat’da benim gibi düşünenlerden…ve de gerçek adalı… onun güzel bir yazısını da sizler için paylaştım…Sevgiler, sevgiler

Haberler>Kelebek Magazin>Seyahat Haberleri>Büyükada’nın unutulmayan yüzü

Büyükada’nın unutulmayan yüzü

Büyükada deyince önce nefesimi tuttuğumu ve sonra kalp atışlarımın hızlandığını, beni tanıyan herkes bilir. Ada’nın çamla karışık bazen hanımeli kokusu, çocukluğumdan beri beni takip eden büyülü bir esanstır. Eylü-kasım arasındaki İstanbul Bienali’nin büyük kısmının Büyükada tarihine damga vurmuş köşk ve mekanlarda yapılıyor olması Ada’nın hala herkesi nasıl büyülediğinin göstergesi.

Melis AĞAZAT20 Ekim 2015 – 16:15:00

Büyükada'nın unutulmayan yüzü

Büyükada, harala gürele gelen Arap turistlere ve Ada’yı hızla bozmaya çalışan rantçı kesime nispet yaparcasına hala herkese kendini sevdirmeye devam ediyor. Eski adıyla Prinkipo, önce Bizans sonra Osmanlı tarihine her manzarası, her güneş batışıyla tanık olmuş. Manastırları nice keşişlere, yağmuru, esintisi, fırtınasıyla ev olmuş.

Büyükada’nın 1900’lü yılların başındaki silüeti, sonraları yanacak olan Glacumo Oteli (şimdiki Anadolu Kulübü) ve rıhtımı.

İmparatoriçe Irene’den Troçki’ye, Agatha Christie’den Maria Callas’a kadar birçok ruha tanıklık etmiş. Onların gözleri ne gördüyse biz de hala onu görüyoruz. Böyle bir kolektif bilinçaltı parantezine alarak zaman denen olguyu altüst ediyor. Hep düşünmüşümdür, Sedef Adası, Bizans döneminde, kadınlar manastırından akşamüstü ışığında nasıl görünüyorsa şu an da öyle. Ya da Osmanlı döneminin yüksek rütbeli hukukçusu Yorgi Yorgiadis, Maden’deki o muhteşem köşkünden dolunayın doğuşunu nasıl görmüşse biz de hala o dolunayı o heyecanla, o açıyla takip edebiliyoruz.

Maden binası

Bu aynılık beni heyecanlandırır. Ada’yla ilgili hassas kılar. Zamana dokunuyormuş, geçmişe yaklaşıyormuş gibi hissederim. Gülümserim ve mutlu olurum. Dünyadaki hiçbir adada duyamayacağım bir hafıza kokteyli saklıdır o notalarda.

HALA HATIRLIYORUM: AKILAS MILLAS

1920’lerde Saat Meydanı, adanın kalbi.

Büyükadalı yazar ve sanatçı Akillas Millas, “Hala Hatırlıyorum” adlı kitabının önsözünde şöyle yazar: “Hep soruyorlar Ada çok mu değişti, hatıralarındaki Ada nasıldı? Günlük hayatı, eski insanları, ilişkileri, Rumlar zamanındaki Ada… Evet Ada muhakkak o eski Ada değil. Ancak sanırım yok olan, kayıplara karışan bir şey varsa, aslında bizleriz. Gerilere baktıkça, Ada hatıralarımızın peşinde koşarken hep kendi çocukluğumuzu, gençliğimizi, yok olan yıllarımızı arıyoruz. Hakikatle özlediğimiz ve bulamadığımız, o geçmiş yıllardaki bizleriz. Biz yokuz aslında. O Hristos’taki Kopsidas bahçesinde, çiçeklerin arasında kelebek peşinde koşan, kurşun askerleriyle oynayan, perçemli esmer çocuk yok artık. Gerilerden de gelmez… Ancak Ada’yı daima sevdim. Seveceğim.”

Akillas Millas

Giritli olmamızdan dolayı ailemiz için Büyükada bir nostaljidir. Girit’in devamıdır. Çocukluğumuzda sahilde Yunan müziği eşliğinde yenen yemekler, aşıklar gazinosunda laternalar eşliğinde söylenen sagapo’lar, oynanan kanasta’lar, Maden Villa Rıfat Gazinosu’ndan her cumartesi uykuya dalmak üzereyken yatağıma ninni gibi gelen Zingarella şarkısı, arkadaşlarım Etel, Leslie, Selim, Gila… Annemlerin yakın dostları Bayan Eleni, Bayan Eli, Madam Klodet, hepsi de karmamda çok kuvvetli iz bırakmış harika insanlardır. Harika anılardır. O anılar Ada’nın her yerinde hala devam ediyor.

İMPARATORLUĞUN SON ELÇİLERİ 

19’uncu yüzyıl sonunda Hristos Manastırı’nı gösteren bir kartpostal.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde buharlı vapurların sefere başladıkları zaman devrin önde gelen konsolosları, bankerler ve saray çevresi bir bir İtalyan ve Fransız mimarlara Büyükada’da köşkler yaptırmaya başlamış. Özellikle Raimondo D’Aronco, Alexandre Vallaury, Büyükada’daki en şahane köşklere imza atmışlar. Maalesef 70’lerden itibaren bu zarafet ve kalite, yerini manavdan, bakkaldan çakma müteahhitlerin eline bırakmış, Ada’nın betonlaşmasına ve apartmanların birer birer çıkıp silüetinin bozulmasına sebep olmuştur. Hala da hiçbir yapı Vallaury’nin yaptığı o muhteşem köşklerin veya Con Paşa’nın yanından bile geçemez.

Büyükada’nın Hristos tepesinde hala vakur bir ahşap anıt gibi duran yetimhane binası Alexandre Vallaury’nin başyapıtıdır. 1900’lerin başında Hotel Imperial olarak yapılan ama sonra çok zengin bir Rum tarafından satın alınıp Patrikhane’ye bağışlanan bina uzun yıllar Büyükada Rum Yetimhanesi olarak hizmet vermiş. 1973 yılında da tamamen kapatılmış. Bina güvenlik sebebiyle kapalıdır ama hala herkesin hayali binanın içine girip o muhteşem balo salonunda veya piyanonun bulunduğu neoklasik balkonda fotoğraflar çekmektir.

SPLENDID PALAS: BÜYÜKADA’NIN BÜYÜLÜ OTELİ 

Atatürk, Splendid Hotel’in salonunda.

Kırmızı oje sürmüş gibi duran panjurlarıyla Büyükada’nın simgelerinden biri de Splendid Palas’tır. Art nouveau mimarisiyle 1908’den beri ayakta olan bu yapı, ben küçükken ailemdeki büyüklerin uğrak yeriyken artık benim olmuştu.

Zaman konusunu kafaya taktığım günlerde -ki hala çözebilmiş değilim- Aristo, Heidegger, Bergson gibi bu konudaki ekol filozofları okurken, işte o sırada, Büyükada’yı daha iyi algılayabiliyordum. Tüm Bizans-Osmanlı hatıralarının fiyonkları açılıp, uçuşan paketlere benzeyip bozuluyorlar tekrar. Tüm o bilgiler fiyonklar gibi uçuşuyor ve bir kokuya dönüşüyor: Ihlamur kokusu… İşte o zaman, “hani, zaman nerede”, diyorum. Aynı ıhlamur kokuyor her haziran başında, aynı yasemin, aynı begonvilin rengi yansıyor camlara, bunlarda değişiklik yok, tıpkı 1920’deki haziran ayının başındaymış gibi…

Splendid Palas’ın bugünkü hali.

Splendid’in lobisi sanki burada dün gece Great Gatsby romanındaki büyük partilerden biri varmış gibi duruyor hala. Kadınların ıtırlı ve pudralı parfüm kokuları mobilyalara sinmiş ve sanki yüz yıl önce inci kolyesini düzelten kadının nefesinin buharı kalmış aynada. İz olmuş. İşte zaman, o iz diyorum. Aynada kalan nefes. Splendid’in Elia Kazan filmlerinden fırlamış müdürü Ömer Hayyam anlatıyor: “Bu bina 1908’de yapıldı. Art nouveau tarzındaki bu ahşap yapı inşa edilirken Tokatlıyan Oteli’nin üç garsonu Dikran, Tavit ve Onnik burayı kiralamaya ve otel olarak inşa etmeye karar vermişler. Otelin bütün mobilyaları Ostro-Ottoman (Avusturya-Osmanlı) mobilya fabrikasından, çatal bıçakları ve her türlü gümüş servis ve çay takımları Paris’teki ünlü Christofle’dan, hasır koltuk takımları Lyon’dan, havlu ve battaniyelerine kadar bütün eşyaları Avrupa’dan getirilmiş.”  


Splendid Palas’ın ikinci kuşak sahibi Serra Taşkent, “Bu Ada ve bu otel zaten birbirinin ayrılmaz parçasıdır” diyor. “Yıllar evvel dedem oteli yıkıp Akasya gibi apartman yapmak istediğinde ve tüm izinleri alıp, planını çizdirip, kazmayı vurmasına bir gün kala babaannem, ‘Bana mı sordunuz, otel benim evim, hiç kimse elleyemez’ dediği için ayaktadır Splendid. Ama jenerasyondan jenerasyona geçen otele duyulan sevgi, saygı ve verilen kıymet onu hala dimdik ayakta tutuyor.”


Lobisindeki Splendid Palas soğuk damgalı mermer pirinç masa, avlusundaki hasır koltuk takımları hala her şeyden daha görgülü ve mütevazı duruyor. Kırmızı panjurlar yüz senedir açılıp kapanıyor. Karga sesleri ve martılarla birlikte gelen aynı martı bir daha geliyor mu? O bilinmez. Aynı kiremitte yürüyor mu pıtır pıtır? Onu da bilemiyorum. Bildiğim, Agatha Christie kitaplarındaki şekerli kokuya benzer kokuyor mobilyaları, avlusunda kendinizi Zsa Zsa Gabor, terasında Marcel Proust hissediyorsunuz. Espresso’nuzu yudumlarken Great Gatsby’den fırlayan Mia Farrow, leylak rengi şifon tuvaletiyle lobiden süzülüp, usulca yanınızdan geçerek iskeleye iniyor…

ONASSIS VE CALLAS BÜYÜKADA’DA


Ada’nın eski simalarından, doğma büyüme Adalı, Viktor Albukrek, Splendid Palas’ın iskelesine demirleyen heybetli yatı şöyle anlatmış anılarında… “5 Ağustos 1959 günü dünya çapında dört kişi Splendid önündeki sahili ziyaret etmişti. Bu vesileyle biz Adalılar Anadolu Kulübü’yle Ada iskelesi arasındaki su şeridini denizpanayırına çevirmiştik. İrili ufaklı çeşitli teknelerle, tepesinde bir deniz uçağı bulunan lüks Christina adlı yatın yakınına sokulup meşhurları yakından görebilmek için yarışıyorduk. Bu dört meşhur kişi, o günkü başbakanımız Adnan Menderes, İngiltere eski başbakanı Winston Churchill, ünlü armatör ve Olympic Hava Yolları kurucusu Aristotle Onassis ve sevgilisi, dünyaca ünlü soprano Maria Callas’tı.” Viktor Albukrek’in bu çocukluk anısı Büyükada’nın geçmişteki popülerliğinin de bir göstergesi. Maria Callas, Ada’ya bakıp ne hissetmiştir acaba ya da serin sularında yüzerken çam ağaçlarının denize vuran aksine bakıp nasıl ilham almıştır?

Mustafa Kemal Atatürk’ün de Ada’yı çok sevdiğini biliyoruz, hatta bir keresinde Savarona yatıyla Ada’ya gelişinde İngilizlerin kurduğu yat kulübünün adını Anadolu Kulübü olarak değiştiren de Splendid Palas’ın balo salonunda vals yapan da kendisi ve zarafetidir.

 

Bu sene kışın çok kar yağdı, hayalim bir vapura binip Ada’ya gitmekti. Olduramadım, gidip göremedim. Adalı olan, kışın da orada yaşayan arkadaşlarımdan hep fotoğraf istedim. Yoğun geçen toplantılarımın arasında o fotoğraflara bakmak, çam ormanlarını, Dilburnu’nu, Maden’i karlar altında hayal etmek benim için bir nefesti. Tüm o stresin içinde müthiş bir “self terapi”ydi. Fotoğraflarla yetindim ama o eksiklik duygusu o sana ait olana ulaşamama hali bütün kış peşimi bırakmadı. Sanırım hislerimi ancak böyle toparlayabilirim. Ada tutkumu ancak böyle ifade edebilirim.

 

 

Okumaya devam et