Büyükada’ya Aşıktım…

Ben hep Büyükada’ya aşıktım… Seneler önce hep nasıl yaparım, Büyükada’da yaşarım derdim…Seneler sonunda hayallerim bir gün gerçekleşti, ve bu ay Büyükada’yız. Ben de hem adayı keşfediyorum, hem de adada yaşamanın keyfini, farklılığını yaşıyorum. Yaşarken de her gördüğümü merak ediyorum, öğrendiklerimi de sizlerle paylaşmaya çalışıyorum….Sevgililer gününde Büyükada’dan sevgiler, en güzelinden, en bolundan….

12799437_10154242644984311_8362660197125780713_n

 

 

 

Büyükada Tarihçesi…

Büyükada hakkında Bizans dönemi öncesine ait çok fazla bilgi yoktur. En belirgin ve önemli bulgu 1930′ lu yıllarda Rum Ortodoks mezarlığında bulunan büyük İskender’in babası Makedonya kralı 2. Filip’ e ait 207 sikkeden oluşan definedir. Günümüzde ise bu sikkeler İstanbul arkeoloji müzesinde yer almaktadır.

Büyükada diğer adalarla beraber yaklaşık olarak Bizans döneminde 700 yıllık hapishane ve manastırlarıyla öne çıkmıştır. Bizans döneminde çıkan taht kavgaları, dini ve siyasi anlaşmazlıklar sebebi ile prensesler, prensler ve din adamlarının sürgüne gönderildiği ada olma özelliğine sahiptir.

İstanbul’un fethinden yaklaşık iki ay önce Baltaoğlu Süleyman Bey bir donanma ile bütün adaları fetih etmiştir. Türklerin adaları alması ile huzur ve sükun adaya yerleşmiştir. Yerli halk, balıkçılık ve çiftçilik ile uğraşırken manastır ve kiliselerdeki kesişler ise el yazması kitapları ve dini eserleri çoğaltarak geçimlerini sağlamıştır.

1846 yılında, küçük gemilerin Adalara sefer düzenlemeye başlaması ile Türk ’lerin Ada’ya yavaş yavaş yerleştiği görülmüştür. 1875 yılında daha büyük gemilerin seferleri ile düzenli seferler sağlanmıştır. Bu seferler neticesinde ada nüfusu düzenli olarak artışa geçmiştir. Zengin kesimin yaptırmış olduğu binalar kiliseler, camiler, oteller ve köşkler gibi yapıtlar günümüzde tarihi yapıtlar olarak değer kazanmıştır. 1984 yılında sit alanı olarak kabul edilen Büyükada İstanbul’un en nadide yerlerinden olma özelliğini göstermiştir.

Büyükada Tarihi Yapılar ve Eserler

Büyükada’da dikkat çeken yapıların başında dört adet Camii gelmektedir. Bu yapılar içerisinde en öne çıkanı ise, 2. Abdülhamid tarafından yaptırılan Hamidiye camisidir. Mimari açıdan batı etkisi ile yapımı tamamlanmış olan camii, Ada Sokağında yer almaktadır.

Kıyı kesiminde bulunan Ayios Dimitrios Kilisesi’ de en önemli yapılardan bir tanesidir. Adada bulunan Ortadoks cemaati büyük ayinlerini burada gerçekleştirmektedir. Tarihi açıdan büyük eserler bulunan yapıda olağan üstü bir atmosfer mevcuttur.

Adanın en yüksek mevkiinde Aya Yorgi Kilisesi ve Aya Yorgi Manastırı yer alır. İlk yapı M.S 6. yüzyılda yapılmıştır. Bu alanda birçok kilise ve manastırın kalıntıları da yer almaktadır.

İsa tepesinde Hristos Kilisesi, Manastırı ve Rum yetimhanesi yer almaktadır. Rum yetimhanesi harabe olmasına rağmen günümüzün hala en büyük ahşap tek parça yapılarındandır.

Büyükada gezisinde  gidilmesi önerilen yerler arasında Adalar Müzesi var. Bir kent müzesi özelliği taşıyan Adalar Müzesi, zengin koleksiyonuyla  adalar hakkında detaylı bilgi verecek. 20 bin belge, yüzlerce objeye sahip; hem tarihi hem de kültürel bir yolculuğa çıkmak için… .

 

Adayı yürüyerek, faytonla, bisikletle gezebilirsiniz, ama bir günde yürüyerek gezilecek kadar küçük değil, o zaman fayton turu almanız da yarar var.Bu gezilerde de en çok göreceğiniz ve hayran olacağınız şeyler, adadaki muhteşem köşkler, ben özellikle sizlere bu köşkleri tanıtmak istedim. Tabii kendim de sizlerle beraber tanıyarak… Aşağıda “Tasarım Her Şey” in hazırladığı Büyükada’nın Köşkleri yazısını paylaştım…

Benzerlerini ancak Nice, Monte Carlo ve Paris gibi dünyaca ünlü turizm kentlerinde görebileceğiniz olağanüstü köşkler var adada.

Birbirinden zarif elliye yakın köşk arasında en güzel örnekleri sizler için derledik…

 

SABUNCU KÖŞKÜ

sabuncakis3

 

Sabuncakis Köşkü;  Sultan II. Abdülhamit döneminin meşhur masonlarından Halepli Yorgi Sabuncakis tarafından 1904 yılında inşa edilmiştir. Grek tarzında inşa edilen ve yazlık mason locası olarak kullanılan köşkün süslemesinde ve mimari detaylarında masonluğun sembolleri kullanılmıştır.

Köşkün bahçesi ve zemini yoldan aşağıya kaldığı için, küçük bir köprü vasıtasıyla birinci kattan giriş yapılır. Bu yüzden köşke Köprülü Ev de denilmiştir.

Aynı zamanda Antik Yunan tapınaklarına benzeyen bir giriş cephesine sahip olan bu köşkteki üçgen alınlığın üst kısmında, ışıklar saçan bir göz resmi vardır. Tanrı’nın her şeyi gören gözünü simgeleyen ve yine masonluğun sembollerinden biri olan bu göz sebebiyle köşke “Gözlü Ev” de denilmiştir.

sb4

 

Üçgen alınlığın köşelerinde küçük akroterler, en tepesinde de üzerinde bir akroter bulunan sivri kemerli bir stel mevcuttur. Stelin alt kısmında yan yana beş akasya ağacı üstünde de aralarında bir kovan ve bir arı kabartması bulunan taçlı bir erkek ve bir kadın figürü vardır. Ayrıca dökme demirden yapılmış bahçe kapısında da 10 adet arı figürü mevcuttur. Bütün bu sembolleri ve unsurları sebebiyle halk arasında köşke Köprülü Ev, Gözlü Ev ve Arılı Ev de denir.

AGOPYAN KÖŞKÜ

agopyan köşkü

 

Agopyan Köşkü;  1900 başlarında Marten Agopyan tarafından inşa ettirilmiş. Büyükada Agopyan Köşkü 1918 tarihlerinde otele çevrilmiş ve zaman sürecinde Hotel des Princes, Hotel Beler, Hotel Çankaya isimlerini almıştır. Yapı daha sonra çok tahrip olduğu için yıkılıp kagir olarak tekrar yapılmıştır.

Köşkün en üst katındaki yarım daire şeklindeki alınlık binanın en güzel detayıdır. Yapı Çankaya Meydanı’ndaki ahşap, dıştan at nalı kemerler ve Selçuklu süsleme sanatından esinlenmiş geçmeli yıldızlarla bezeli bir yapıymış.

FABIATO KÖŞKÜ

 

fabiato köşkü 1

 

Toskana estetiği taşıyan ve günümüzde Kültür Evi adıyla bir kır gazinosu olarak kullanılan Fabiato Köşkü,  1878 tarihinde inşa edilmiştir.

Köşkün ilk sahibi İtalyan ressam Gemma Giuliana Pavlina hayatının sonuna kadar bu köşkte yaşamış. Daha sonra bu köşk 1910 tarihinde torunu Banker Guiseppe Spiridon Fabiato’ya kalmış ve köşk de ismini bu mal sahibinden dolayı almıştır. 1941 yılında İtalyan Aurora Agapiu Scotta’ya geçti. Scotta’nın varisi olmadığından dolayı vefatından önce Büyükada San Pacifico Latin Kilisesi’ne bağışlanmış.

1878 tarihinde yapılan köşk bir dönem otel olarak hizmet vermiş. Köşkün salonlarından birinde ise ressam Gemma Giuliana Pavlina’nın kendi portresi bulunmaktadır.

1998 tarihinde Turing Otomobil Klübünce satın alınıp Kültür Evi olarak kullanılmaktadır.

HACAPULOS KÖŞKÜ

106229080

Fotoğraf : Muammer Özal

Hacopoulos Köşkü; günümüzde Hükümet Konağı olarak kullanılmaktadır.

Büyük bir bahçe ortasındadır. 1900’lerin başında yapıldığı sanılmaktadır. Yapının bahçesi yol kotundan aşağıda olduğu için yapıya caddeden Mermer döşeli bir köprü ile girilir. Odaların ve sofaların tavanları kabartma ve kalemişi nakışlarla süslüdür.

Hacapulos’un ülkeyi terk etmesi üzerine Hazineye intikal etmiş daha sonra da Murat Pinyatoğlu tarafında satın alınmıştır. I. Dünya Savaşından sonra tekrar Hazineye intikal eden bu köşk, İstanbul’un işgali sırasında “Büyük Emperyal Oteli” olarak kullanılmıştır.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1929 tarihlerinde Hükümet Konağı olarak kullanılmaya başlanmıştır.Limanı ve rıhtımı bulunan köşkün denize kadar uzanan bahçesi eskiden, çam, palmiye, meyve ve çiçek ağaçları ile süslüymüş.

 

AGASİ EFENDİ KÖŞKÜ

agasi efendi köşkü

Agasi Efendi Köşkü; Kuyumcuağası Ejderhanyan’ın oğlu Ohannes Efendi tarafından yaptırılmıştır.

Bina bir çok defa el değiştirmiştir. Efezade Mahmut Bey zamanında sazlı sözlü meclisler tertip edilmiştir. Hafız Sadettin Kaynak, Hafız Ferit, Ahmet Refik, Neyzen Tevfik gibi devrin önemli kişileri bu toplantılara katılmıştır.

Sultan II. Abdülhamit döneminde Recaizade Mahmut Ekrem zoraki olarak burada ikamet etmiştir.

1935 yılından sonra yazlık olarak kiraya verilen bu köşkte Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu, Teyfik Rüştü Aras gibi devlet adamları kiracı olmuştur.

CON PAŞA KÖŞKÜ

100009_1403013384_alteramimarlik

 

Con Paşa Köşkü veya John Avrimidis Köşkü; 1880 tarihinde Midilli doğumlu olan Con Paşa tarafından yaptırılmıştır. Köşkün mimarı Achileus Policis’tir.

Con Paşa aslında Venedik’li bir aileden gelir. Con Paşa’nın yöneticisi olduğu İdare-i Mahsusa ilk Kadıköy Adalar seferlerini başlatmıştır. O dönemin vapurları Bağdat, Basra ve İhsan idi.

Çağının mimari özelliklerini bünyesinde toplayan değişik üsluplardaki dış süslemeleriyle seçmeci veya eklektik bir yapı olup başka bir eşi yoktur.

Con Paşa ölünce evi Avusturyalı eşine ve çocuklarına kaldı. Osmanlı Devletinin Berlin Büyükelçisi Osman Niyazi Paşa ise Con Paşa’nın kızı Alis ile evliydi 1.Dünya Savaşı başlayınca Con Paşa Almanya’da ve çocukları da Avusturya’da idi. Savaş sonrası aileden bir haber alınmayınca, Maliye köşke el koydu ve satışa çıkardı. Ev sırasıyla Emanuel Karasu,  Hristo Draganis, Dr. Michal Kuromenos, Ahmet Borovalı ve Müzehher Borovalı’ya intikal etmiştir.

con-paşa-köşkü-2

 

Köşkün etrafında ahşap sütunlu balkonlarla donatılmıştır. Çatı kuleleri ve ahşap süslemeler çok göz alıcıdır. Bahçesinde çeşit çeşit heykeller yer alır.

ARVANITIS KÖŞKÜ

106228957

Fotoğraf : Muammer Özal

Arvanitis Köşkünün mimarı ve yapım yılı ile ilgili kesin bir bilgi yoktur. Ama ilk inşa ettiren Yunanlı armatör Arvanitis’dir.

Köşkün kırmızı tuğlalı bir kulesi bulunmaktadır. Yapı daha sonra İstanbul Mezarlıklar Müdürü Süleyman Fuat Hararlı tarafından satın alınmıştır. Daha sonraları bir dönem Kaymakamlık Lojmanı olarak kullanılmıştır.

Köşkte alışa gelmemiş bir çatı konstrüksiyonu kullanılmıştır. Bu görünüm tuğla kule ile birleştiğinde bir köşkten ziyade bir şato gibi görünür.

MEZİKİ KÖŞKÜ

meziki

 

Meziki Köşkü; 19. yüzyılın ikinci yarısında yaptırılmıştır.

Levantenlere ait olan Meziki Köşk’ü 20. yüzyılın başlarında Şahbaz ve daha sonra da Karayan ailelerinin mülkiyetine geçmiştir. Günümüze oldukça iyi bir durumda gelen bu yapı caddeden geride yer alıp, üç katlı ve bir de çatı katından oluşmaktadır.

İtalyan mimarisine benzeyen köşkün cephelerinde ampir ve neo rönesans üslubu görülmektedir.

Meziki köşkü 1.sınıf tarihi eser olduğundan korunması gereken kültür varlıkları listesinde yer almaktadır. Yapının odaları dekorasyonu orjinal dokuya sadık kalınarak dönemin mobilyalarıyla dekore edilmiştir.

buyukada-otel-standart-oda2-2085385226d54052ba4a78791ce2fdb0

 

Köşk; bir dönem televizyonda yayınlanan Dudaktan Kalbe dizisi ve birçok reklam filminde mekan olarak kullanılmıştır.

MİZZİ KÖŞKÜ

mizzi

 

Mizzi Köşkü; İngiliz uyruklu George Mizzi tarafından inşa ettirilmiştir. Daha sonra oğlu Avukat Giovanni Mizzi’ye kalan köşk, sonra defalarca el değiştirmiştir.

1930 yılından sonra San Remo oteli ismiyle on yıl faaliyet göstermiştir. İkinci Dünya Savaşında kapalı olan köşk, 1952 yılından itibaren sayfiye köşkü haline gelmiştir.

Solda bulunan kulesi kırmızı yığma tuğladan yapılmıştır. Bundan dolayı Kırmızı Kuleli Köşk olarak adlandırılmıştır.

106229125

Fotoğraf : Muammer Özal

Bina görünüş olarak Ortaçağ şatolarına benzer. Köşkün girişi ön cephede geriye çekilmiş sütunlu bir verandanın arkasında yer alır. Giovanni Mizzi’nin kulenin tepesine yaptırdığı ve yaz gecelerinde teleskopla yıldızları seyrettiği camakenla döner rasathanesi artık yok. Köşk, şimdilerde her bir odası ayrı ayrı kiraya verilen yazlık bir apart otel olarak kullanılmaktadır.

TARANTO KÖŞKÜ

65b4db0fb6989b0f68fe339472857158

 

Taranto Köşkü Judit Taranto tarafından yapılmıştır. Mehmetçik caddesindeki köşk adanın en şirin köşklerinden biri olup Ermeni Katolik Kilisesinin bitişiğindedir. Bu köşk bahçesindeki Begonvillerle beraber adanın simge yapılarından biridir.Kaynak : http://www.tas-istanbul.com

 

Stajyer…The İntern

Bu akşam keyifli saatler geçirten çok hoş bir film seyrettim. Romantik komedi kapsamında her zaman çok güzel filmler yapan Nancy Meyers yapımı bir film.The-intern-film-premiere-stream Tabii her zamanki gibi güçlü ekip, güçlü isimler…Nancy Meyers hep gişe garantili parlak Hollywood yıldızları ile çalışıyor.Bu filmde de Robert De Niro Anne Hathaway ve Rene Russo var. Meyers filmlerinde genellikle  hem senarist, hem yapımcı, hem de yönetmenlik yapan ender insanlardan.

3000

İntern’in öyküsüne gelince…

Başarılı bir şirketin sahibi olan Jules Ostin, çalışanlarındn birinin tavsiyesiyle yeni bir stajyer programı başlatır. Biraz yaşını almış insanlara yönelik olan bu deneysel programa ilk başlayan kişi ise 70 yaşındaki Ben Whittaker olur. Şirketin genç kadrosunun yaş ortalamasını bir hayli yükselten Whittaker ile yanında çalıştığı Ostin arasında zamanla iş ilişkisi sağlam bir dostluğa dönüşecektir.intern

Eşini kaybedişi ve emekli oluşuyla birlikte ‘işe yaramadığını hissettiği’ bir yaşam döngüsüne giren Ben’in, ‘bir işin ucundan tutmak’ konusunda ister, İnternet üzerinden elbise satmakta olan popüler bir e-ticaret sitesinin sosyal sorumluluk projesi olarak okunabilecek ‘yaşlı stajerler arıyoruz’ ilanı kendisi için biçilmiş kaftan olur. İçindeki enerji hala sönmemiş Ben başvuru için çektiği keyifli video ile işi kaparken, yanına verildiği şirket sahibi Jules ise durumdan bir haberdir. Dört başı mamur işkolik Jules, ilk etapta ‘ayağının altında dolaşması muhtemel’ Ben’e ön yargı ile yaklaşsa da kariyeri boyunca önemli işler yürütmüş yaşlı adamın hem profesyonel anlamında hem de birebir ilişkilerde kendisini ispatlaması uzun sürmez.Tam da günümüz de yaşanılan bir çok olayları çok iyi işlemiş Meyers…

Eski kuşak Ben, teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanılan yeni iş yerine alışma aşamasında hem kendi öğreniyor hem de etrafındaki gençlere ilham kaynağı oluyor. Sosyal yönden girişkenliği sayesinde sevilen simaya dönüşmesi inandırıcılık problemi yaşatmazken, Jules’la ağır adımlarla ilerlediği ast/üst ilişkisi dostluk sularına doğru şekil değiştiriyor. Bunda kafasını bilgisayarından ya da akıllı telefonundan kaldıramasa da snobluktan çok uzak bir karakter olan Jules’un da payı büyük elbette. İki iyi insanın yolu kesişiyor.

De Niro ve Hathaway çok başarılılar, sadece onlar için bile seyredilebilir film. Günümüzün iş dünyası, bu dünyaya bir kuşak öncesinin bile çok yabancı kalması, başarılı iş kadının ev aile sorunları… ama sonunda uzlaştırıcı bir noktada Jules ile Ben’in birbirlerini anlayabilmeleri.. Her Meyers filmi gibi keyifli vakit geçirten, harika oyuncularla destekli güzel bir film..Bu kadar Meyers dedikten sonra bir Nancy Meyers filmleri listesi eklemek istedim. Film ile ilgili çok güzel bir yazıyı da Selma Yalaman Serger yazmış, Ben önce filmi seyredin sonra da Selma Yalaman Serger‘i okuyun isterim. Çok daha keyifli olacak eminim.

Bir Kadın Yönetmenin Gözünden Yeni İş Hayatı, Başarılı Kadın ve Nesil Farkı…Selma Yalaman Serger

Filmography[edit]

Year Film Credited as Notes
Director Producer Writer
1980 Private Benjamin Yes Yes Writers Guild of America Award for Best Original Screenplay
Nominated – Academy Award for Best Writing (Screenplay Written Directly for the Screen)
1984 Irreconcilable Differences Yes
Protocol Yes
1987 Baby Boom Yes Yes Nominated – Golden Globe Award for Best Motion Picture – Musical or Comedy
1991 Father of the Bride Yes Yes
1992 Once Upon a Crime Yes
1994 I Love Trouble Yes Yes
1995 Father of the Bride Part II Yes Yes
1998 The Parent Trap Yes Yes Nominated – Young Artist Award for Best Family Feature – Comedy
2000 What Women Want Yes Yes
2003 Something’s Gotta Give Yes Yes Yes
2006 The Holiday Yes Yes Yes
2009 It’s Complicated Yes Yes Yes Nominated – Broadcast Film Critics Association Award for Best Comedy Film
Nominated – Golden Globe Award for Best Motion Picture – Musical or Comedy
Nominated – Golden Globe Award for Best Screenplay
Nominated – Satellite Award for Best Film – Musical or Comedy
2015 The Intern Yes Yes Yes

Biz New Orleans’ı Çok Sevdik….

Uzun süreli California da kalma programımızın içine bir kaç farklı eyalete gitmeyi de eklemiştik. Bunlardan biri de Luisiana Eyaletinde New Orleans’dı. Yine aylar öncesinden programımızı yaptık…Biletlerimizi aldık, otelimizi seçtik ve Ocak aynın ikinci haftası arkadaşlarımız sevgili İnsel’ler ile  New Orleans’a  gittik.12494871_10154090270424311_3253176592514110698_n New Orleans anlatılanlar gibi çok canlı, çok renkli, çok sesli bir şehir.Bütün yaşadıklarına rağmen çok güzel bir şehir…. Biz çok sevdik, zor ayrıldık… Çok güzel vakit geçirdik, çok güzel gezdik, eğlendik, çok farklı lezzetler tattık. 12495219_10154090269774311_8666634292724178055_nBol ol fotoğraf çektik. Günün her saati her yerde çok farklı  müzikler dinledik,  enerjimiz hep iyi ve yüksekti… Hava da çok güzeldi, yani tümüyle çok  iyi unutulmaz bir seyahat oldu. Los Angeles’dan sabah uçağı ile gitmemize rağmen oraya ulaştığımızda saat farkı da var… akşam üstü oluyordu. Otelimiz hemen French Quarter da idi. Günün ve gecenin her saati çok canlı yaşayan mahalle ve sokaklardaydık…Otele iner inmez hava kararmadan Canal Street’den Misissipi kenarına yürüdük… İlk durağımız Cafe Du Monde de Fransız tarzı Latte lerimizi içtik ve yanında  Beignet (benye)lerimizi yedik… 1551491_10154090270994311_8730142144012358869_nSonra French Quarter’ı adım adım, dolaşarak otelimize döndük, otel çok merkezi konumda çevresi gibi, çok renkli bir bina idi…Köşesinde çok hoş bir Starbucks Coffe  vardı. Önünden New Orleans’ın simgesi güzel tranvaylar geçiyordu. Ünlü Bourbon Street’in de parelelindeki cadde de idi. Akşam yemeği için olmazsa olmazımız Bourbon Street de olmaktı. Binaların tipik mimarisi, hem sokakta, hem klüp ve barlarda çalan müzikler, hepimizi  çoşkulu havaya sokmuş, yerinde duramaz yapmıştı. İşte New Orleans’ın büyüsü buydu…Hangi restoranı seçerseniz, seçin yemekler hep tatmak istediğimiz New Orleans mutfağı seçimleriydi.  İlk gece tercihimiz, Pier 424 Sea Food Market’in restoranı oldu…Tabii yediklerimiz de deniz mahsulleri çeşitleri oldu..Crawfish ve Etouffee de siparişlerimizin içindeydi, çok beğendik…Sonra sokaklara dalmak, ya da kaybolmak çok eğlenceli idi. Enerjimiz bitene kadar, otele dönmek istemedik. Ertesi sabah da güneşli New Orleans sokaklarına çıkıp, salına salına geçen tranvayları da görünce, New Orleans’ı  tranvayla dolaşmaya karar verdik, sağdan sola, soldan sağa, aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağı bütün şehri, farklı güzellikleri ile gezdik…12509053_10154085376424311_5480410348922043571_n İstediğimiz yerde indik,bir şeyler yedik, bir şeyler içtik… gezdik, harika şehir gezisi, şehir turu  oldu.Garden District, Mid City ve Uptown daki evlere bayıldık.  Tabii bunları yapmadan önce de nerelere gitmek istediğimizi, nereleri görmek istediğimizi biliyorduk.Sonra yine akşam, French Quater’a dalıp çok farklı, tarihi   bir mekan olan Napoleon House‘da Muffuletta ve  yine New Orleans’a özgü yiyecekler ve içkilerle  yemeğimizi yiyip, caz dünyasına daldık.12439528_10154090271514311_2845590255032579284_nÜçüncü gün yağmurlu idi, sokaklarda dolaşma şansımız olmadı, Misissipi nehri kenarındaki “Riverside Mall’ da  vakit geçirdik, ertesi gün yine çevrede dolaşarak, doyamadan veda edip döndük.Bu çok güzel seyahate çıkmadan yaptığım araştırmalardan bize çok iyi rehberlik yapan, hem şehri hem tarihini, kültürünü, hem de Mardi Gras’ı  anlatan,  City Shot’dan sevgili Zeynep’in yazısını da  sizlerle paylaşmak istedim… sevgiler, sevgiler…http://www.city-shot.com/new-orleans-hic-susmaz/

“New Orleans Hiç Susmaz”

New Orleans. Jazz`in şehir hali. Dünyanın en sempatik, en karakterli şehirlerinden biri.

Takma adı “Bis Easy” veya NOLA (New Orleans, Lousiana) olan bu şehir yılda 10 milyondan fazla turist ağırlıyor. Sizde Amerika`ya gelmeyi planlıyorsanız, bilin ki New Orleans hiç bir eğlence fırsatını boş geçmez. Super Bowl, Halloween, Christmas, Mardi Gras… Aklınıza hangi gün gelirse gelsin, bilin ki o gün New Orleans`da şenlik vardır.

Şıp Şak Tarihi

New Orleans, yine güneşli bir günde Mayıs 1718`de Fransa`nin Orleans dükü Philippe d`Orelans`a ithafen “La Nouvelle-Orleans” adıyla kurulmus. O zamanki Louisiana bölgesinin (şimdiki Alabama ve Mississipi ve Louisiana eyaletlerinin tamamı) başkenti olmuş. Kuruluşundan 45 sene sonra, yani 1763`de, tarihinde hiç bir savaş kazanmamış Fransızlar zavallı New Orleans`i İspanyollara kaptırmış. Tabii New Orleans, o dönemlerin kıymetli şehirlerinden, Fransızlar`ın içinde kalmış olmalı ki ne yapıp edip 1801`de tekrar ele geçirmişler. Ancak bu seferde paragöz Napoleon “para, para, para” demiş, gidip New Orleans`i 1803`de Amerikalılar`a satmış. New Orleans`ın çilesi yine de bitmemiş, kendini Amerika iç savaşının ortasında bulmuş. 1861-1865 Amerikan iç savaşında Güneyliler New Orleans`i Kuzeylilere kaybetmiş. Güneyliler yasa, Kuzeyliler sevince boğulurken New Orleans caz söylemiş.12439050_10154090270139311_4503040819904355820_n

Vefasız Napoleon`a rağmen hala daha New Orleans`a Fransız kültürü hakim. Bölgeye Fransızlar sadece Fransız kolonilerinden gelmemiş, bir kısmını da 1755`de İngilizler tarafından zorla sürülen Kanada`lı Fransızlar oluşturuyor. Hatta Kanada`nın L`Acadie bölgesinden (şimdiki adıyla Nova Scotia) geldikleri için onlara Acadian deniliyor, bu isim zamanla Cajun`a dönüşüyor. Ve şimdiki New Orleans Cajun kültürünün temellini oluşturuyor.

Bu arada eyaletin şimdiki başkenti New Orleans değil küçük bir kent olan: Baton Rouge`dur.

Nereleri Gezsem Tozsam?

İçinden Kızılderili dilinde “Büyük Su” anlamına gelen ve ABD’nin en uzun, dünyanın dördüncü en uzun nehri olan Mississipi geçiyor. Dolayısıyla Mississipi nehri kenarından biraz yürüyebilirsiniz. Jeff Buckley`nin bu nehirde boğularak öldüğünü anıp, belki bir de Jeff Buckley şarkısı söylersiniz.1424328_10154085376234311_2258263759649262828_n

Şehrin en önemli caddelerinden biri Canal Street. Yeni New Orleans (iş merkezleri) Canal Street’in bir tarafında, eski New Orleans (turistik yerler, French Quarter) caddenin diğer tarafında konumlanmış. Canal Street`in ilginç de bir hikâyesi var. Zamanında kentin içinden geçen Mississipi ile kentin kenarında kurulduğu Pontchartrain Gölü’nü birleştirmek istemişler, ancak kanalı bitiremeyince caddeye dönüştürmüşler. Sık sık su baskınları yaşanan bir kente, içi su dolu olabilecek bir caddede yürümek manidar.

French Quarter’in en gözde, en kalabalik, en renkli, en gösterişli sokağı ise Bourbon Street. 4-5 kilometre uzunluğundaki bu caddede ne ararsanız var; barlar, striptiz kulüpler, yetişkinler için şovlar, canlı müzik, cansız müzik,  hediyelik eşya dükkânları, sokak dansçıları, sarhoşlar, ayıklar… Fritzel’s ve Sing&Sing bu sokak üstünde caz ve blues dinleyebileceğiniz yerler. Bourbon Street`de gezerken sadece Bourbon Street`deki 5 barın satma hakkı olan “Hand Grenade®” içmeyi de ihmal etmeyin.

Bourbon Street genellikle turistlere hitap eden bir cadde, daha lokal takılmak isterseniz,  yine canlı muziğin ve dans gösterilerinin olduğu Frenchmen St.`e gidebilirsiniz. Biz gitmedik ama “Spotted cat” tavsiye edilen mekanlar arasinda.

French Quarter`da bir başka yapılması gereken şey ise French Market`a uğramak. French Market 19.yy başında, Mississipi nehri aracılığıyla şehre gelen gemilerden çıkan mallarının satışı için kurulmuş bir pazar. Şimdiki haliyle, daha çok hediyelik eşya alınacak, turistik giysi ve eşyaların satıldığı bir yer haline dönüşmüş.

12540640_10154090269994311_5276992873370727435_n

Yine 19.yy dan kalan başka bir yer ise Jackson Square. Place d’ Armes adıyla kurulan meydan iç savaş sırasında Andrew Jackson adına bir General`in ismi ile değiştirilmiş. Bu meydanda sürekli sokak müzisyenleri, ressamlar, falcılar oluyor. Ayrıca meydanın güneyindeki Decatur St. üzerinden faytonlara binerek küçük bir şehir turu da yapabilirsiniz.

French Quarter`daki ara sokakları da gezmenizi mutlaka tavsiye ederim. Çok güzel antika eşyalar satan dükkanlar var. Fiyatlar biraz yüksek ama imkansız değil.

 

Eğer AVM gezmek isterseniz de, French Quarter yakınlarında Riverside Mall`a uğrayabilirsiniz. Riverside Mall`da da yine turistik dükkanları bulabilirsiniz.

Benim en çok beğendiğim yerlerden bir diğeri ise Garden District bölgesi. Burası New Orleans`lı zenginlerin yaşadığı bir bölge. Koskocaman bahçeler içerisinde, en az iki katlı, sütunlu, ferforje süslemeli, “para bendee” diye bağıran evler yolları süslüyor.

New Orleans mezarlıkları da şehrin mutlaka görülmesi gerekenleri arasında. Şehir su seviyesinin altında olduğundan ve çok sık su baskınına maruz kaldığından, ölülerini toprağın altına değil toprağın üstüne yüksek mezarlıkların içine defnediyorlar.  Ne kadar zenginseniz mezarlığınız da o kadar ihtişamlı oluyor çünkü genellikle mermer veya granitten yapılan bu mezarlar çok pahalı. Yoksullar için ise apartman gibi çok katlı mezarlıklar yapmışlar.12509559_10154090271244311_7031443276670785884_n

Büyücülere meraklıysanız kesinlikle Marie Laveau`nin mezarını de ziyaret etmelisiniz. Marie en meşhur voodoo kraliçelerinden biri. 1700`lerin sonunda doğduğu düşünülüyor. Büyük güçleri olan Zombi adında (Zombi Afrikali bir Tanrı ismi)  bir yılanı varmış, törenlerde bu yılanı vücuduna sarıp dans edermiş. Voodoo bebek alabileceğiniz bir sürü de dükkan var ama bizim gördüklerimiz çok uyduruktu.

Geldiğiniz mevsime göre değişir ama hava güzelse kesinlikle bir swamp tour’a katılın, bataklık gezin, iki üç timsah, dört beş yırtıcı kuş görün.12439505_10154090269664311_8980001931374607520_n

What a wonderful day =)

Caz`ın başkenti. Hava alanının adını da Louis Amstrong koymuşlar. Hiç susmayan bir şehir New Orleans, her köşede farklı bir müzik tınıyor.

Caz`in tarihinden de kisaca bahsedeyim. Tahmin edeceğiniz gibi kökeni Afrika’dır. Doğduğu yer ise New Orleans`daki Kongo Meydani olarak kabul edilir.

18. yy ortalarında, hem Mississipi nehrinden kaynaklanan ticaret yoğunluğu, hem de tütün ve pamuk yetiştirmek için vasıfsız işçi ihtiyacından dolayı New Orleans köle ticaretinde zirvedeymiş. Köleler Pazar günleri kendi aralarında toplanıp, davullu, danslı eğlenceler düzenleyip şarkılar söyleyerek acılarını dindirmeye çalışırlarmış. Kölelerin çoğu Bati Afrikalı yani Kongolu olduğundan, kölelerin toplandığı meydana Kongo Meydanı denmiş. O zamanların New Orleans`ındeki liberal Avrupalılar bu yeni, Afrika`nın pentatonik müzik kültürüne dayanan melodileri sevmiş ve onlardan gelen taleple bu müzik şekillenip, zenginleşerek caz doğmuş.

Caz dinlemek için Preservation Jazz Hall`a gidebilirsiniz.

Ayrıca, Tarih bölümünde bahsettiğim Cajun halkın müziği de bu bölgede oldukça yaygın. Genellikle Cajun Akordiyon, Cajun Keman ve Üçgen (çalgı) eşliğinde çalınan bu şarkılar çok eğlenceli. Biz şans eseri Bruce Daigrepont Cajun Band`i dinledik ve adam baya bir meşhur çıktı. Bruce`un grubunun söylediği ve Cajun`ların hikayesini anlatan bir video buldum, onu da sizinle paylaşıyorum.12510469_10154085375644311_5332252990058736737_n

Aç ayı oynamaz, Caz da yapmaz!

New Orleans`in kendine özgü, parmak ısırtan, tabak yalatan, çok çok lezzetli bir mutfağı var.

Zamanında köleler, ev sahiplerinden arta kalan yemekleri karıştırarak bu yemekleri uydurmuşlar. Dolayısıyla hepsi dünyanın en dandik ama bir o kadar da lezzetli yemekleri.

Gidince mutlaka yemeniz gerekenenler: Jambalaya, Po’Boy, Gumbo, Crawfish Etouffee,Muffulettas, Red Beans and Rice, Praline, Bananas Foster. Ayrıca Timsah eti veya kurbağa çorbası denemek isterseniz de New Orleans`da yiyebilirsiniz.

 

Yemek için meşhur yerler:

– Bourbon Street üzerinde Acme Oyster House. Kapısında her daim kuyruk olan, geçmişi 1900’lerin başına kadar giden bir yer.

Court of Two Sisters Bourbon Street üzerindeki başka bir meşhur restoran.

– İtalyan şef Duke LoCicero’nun restoranı Cafe Giovanni

Bourbone House Seafood Amerika’nın en iyi ilk 10 Deniz ürünleri restoranları sıralamasında ilk beşe girmiş bir istiridye bar

– New Orleans’a özel “beignet” tatlısıyla meşhur Cafe du Monde’a da mutlaka uğramalısınız. Beignet için şerbetsiz lokma tatlısı diyebiliriz, üzerine bol pudra şekeri serpiliyor ve kare formunda.12417666_10154085376219311_6388996449167452597_n

Rio Karnavalı da neymiş peeeh, bizim Mardi Gras`ımız var!

Eğer Mardi Gras zamanı New Orleans`a gidersem daha detaylı yazacağım. Şimdilik kısaca özetlemek gerekirse Mardi Gras, Rio Carnavalı`ndan sonra dünyanın en eğlenceli festivali olduğu söylenen, dünyaca meşhur bir festival. New Orleans’ın bu en büyük tatilinde her yer kapanıyormuş, tüm sokaklar insan seliyle dolup taşıyormuş. Bourbon Street üzerindeki evlerin balkonlarından aşağıya Mardi Gras boncukları atılıyor ve aşağıdan geçenler üstlerini açıyormuş. Kısacası mor, yeşil ve altın sarısı renklerdeki Mardi Gras boncukları kutlama boyunca “para” yerine geçiyor ve bu para karşılığından her tür çılgınlık satın alınabiliyormuş.

Mardi Gras`in Sözlük anlamı ‘Şişman (ya da ‘yağlı’) Salı’. Dolayısıyla Salı günleri kutlanıyor. Paskalya yortusuna bağlı olduğundan kesin bir tarihi yok, Şubat`ın sonu ya da Mart`ın başında kutlanıyor. Good Friday`den onceki 46 günlük oruç döneminin öncesindeki Salı günü yemek yenmesini hatırlatmak amacıyla bu adı vermişler. İngilizler aynı günü günah çıkartmaya ayırmışlar, “Shrove Tuesday” diyorlar. Yani İngilizler günah çıkartırken, Fransızlar tıka basa yemek yemeyi tercih etmiş.

Benim yaz yaz bitiremediğim New Orleans hakkında şarkı da yapa yapa bitirememişler. Sanki New Orleans`la ilgili şarkı yapmayan aforoz ediliyor. Yılmaz Erdoğan bile bir şiirinde New Orleans`dan bahsetmiş. Binlerce şarkıdan 15 tanesini bu yazıya dahil edebiliyorum. Sizinde aklınıza gelen başka şarkılar varsa comment bölümüne eklersiniz.

City-Shot NOLA Playlist:

1. The Animals – House of the Rising Sun

2. Elvis Presley – New Orleans

3. Sting – Moon over Bourbon street

4. Louis Armstrong – Do you know what it means to miss New Orleans

5. Bob Dylan – Blind Willie Mctell

6. Johnny Cash – Big River

7. Fats Domino – Walking To New Orleans

8. Rolling Stones – Brown Sugar

9. Cher – Dar

12. Jon Bon Jovi – Queen Of New Orleans

13. Elton John – My Father’s Gun

14. Tom Waits – I Wish I Was In New Orleans

15. Bob Dylan – Mr. Tambourine Man

k Lady

10. Deep Purple – Speed King

11. Led Zeppelin – Royal Orleans

 

Uber Mucizesi…

uber-taksi-ozel-arac-cagirmaLos Angeles‘da ki yaşamımıza bu sefer şimdiye kadar hiç kullanmadığımız  iki yeni değişik sistem girdi. Daha önceleri geldiğimiz de bu kadar uzun kalmamıştık. Ama zaten o dönemlerde bu sistemler de yoktu. Bunlardan ilki airbnb ile ev kiralama sistemi. Daha Los Angeles’a gelmeden aylar öncesinden airbnb sistemi ile beğendiğimiz evi kiraladık.Geldiğimiz de de son derece memnun kaldık. Daha önce Airbnb ile ilgili yazmıştım Tıklayarak ulaşabilirsiniz.Evin yeri, konumu, ev sahibimiz her şey internetten gördüğümüz, algıladığımız gibiydi. İlk evimizi çok sevdik, çok memnun kaldık, daha sonra daha büyük bir eve geçtiğimiz de de evimiz fotoğraflardaki gibiydi, ama evin ısıtıcısın da  sorun çıkınca, hemen evimizi değiştirebildik. Sistem bize her türlü kolaylığı sağladı. Hayatımıza giren ikinci önemli değişik uygulama ise Uber oldu. Daha önce sadece araba kiralayarak yaşanan California’da bu sefer böyle bir şeye ihtiyaç olmadığını gördük. Uzun mesafeli seyahatler döneminde  araba kiralasak da diğer zamanlarda sadece UBER kullanarak, her istediğimiz yere çok kolay, konforlu , güvenilir, ve taksiden çok daha ucuz bir şekilde ulaştık. Araba kullanarak gittiğimiz Las Vegas’da da hiç arabamızı otelin otoparkından çıkarmadık. Orada da UBER  rahatlıkla kullanıp daha rahat ettik.Benim de buraya gelince öğrendiğim sistemi önce telefonunuza indiriyorsunuz. Gitmek istediğiniz adresi cep telefonunda yazıyorsunuz. Size  ne kadar sürede varacağınız ve taksi tutarının ne kadar olacağı belirtiliyor. Arabayı seçtiğiniz anda arabanın kaç dakikada yanınıza varacağını görebiliyorsunuz. Arabanın hareketini cep telefonunuzdaki haritada takip ediyorsunuz ve araba sizi bulup geliyor.   Şoförün önünde duran cep telefonundaki uygulama en kısa yolu, şoföre ve size gösteriyor. Gideceğiniz yere varınca da , para vermeden teşekkür edip iniyorsunuz. Taksi bedeli, kredi kartınızdan düşüyor. Hem de taksi ücretinin nerede ise yarı fiyatına…ayrıca araba çeşitlerini belirliyorsunuz, kalabalık iseniz ve büyük araba isterseniz, seçebiliyorsunuz.  Ya da arabaya başka birini almasına izin verirseniz, onu da önceden bildiriyorsunuz, ya aynı yöne giden içinde birisi daha olan bir araba geliyor. Ya da giderken siz yolun üstünden birisini alıyorsunuz. Bu da fiyatı çok ucuzlatıyor. Tüm bunlar sistem tarafından organize ediliyor. Önceden her şey size yazılı bildiriliyor. Hiç sorun yaşamıyorsunuz. Bütün hizmetler sonrası  şoföre, arabasına, temizliğe, iletişime puan veriyorsunuz. Bu puanlara göre şöferler de değerlendiriliyor. Belirli bir puanın altında kalanlar ise işe devam edemiyorlar.Şoförler de paralarını Uber’dan  toplu olarak alıyorlar.

Uber Türkiye’de de başlamış,  önce İstanbul’da sonrada Bodrum’ da uygulama varmış.Hiç kullanmadım, bilmiyorum. Ama dönünce detaylı araştıracağım. Uber  kolay, pratik, istersen lüks, istersen ucuz taksi hizmeti veren çok faydalı bir sistem. Her ülkede yasalar ve ihtiyaçlara göre farklı uygulamaları var. Türkiye’de deniz taksi ve luks taksi ile başlamışlar. Çok akıllıca… Uber çalışanı olmak da çok avantajları kolaylıkları olan bir sistem. 2. iş olarak da değerlendirilebilinir. Sistemli ve düzenli çalışılırsa iyi paralar kazanılabiliniyormuş. Taksiciler için büyük rakip her ülkede bunun telaşı tepkisi var. Bizim için burada olmazsa olmazımız oldu. Bu harika  sistemin kurucuları da iki genç adam. Her kullandığımda ne harika ir iş başarmışlar dediğim bu iki genç girişimciyi sizlere de tanıtmak istedim. İyi pazarlar, sevgiler, sevgiler…

images (1)

Uber’i kim kurdu?

2009 yılının Mart ayında San Fransisco, California’da siftahını yapan Uber; Travis Kalanick ve Garret Camp tarafından kurulmuştur. Basında ismi daha çok gözüken ortak ve CEO olan Travis Kalanick; aynı zamanda Garret Camp ile beraber StumbleUpon’un da sahibidir.

Kuruluşu 2009 olarak kabul edilmesine rağmen Uber’in faaliyetlerine başlaması 2011 yılını bulmuştur. Aradan geçen 2 yıl boyunca Kalanick ve Camp ikilisi yazılım geliştirme, yatırımcı bulma gibi aşamalara odaklanmıştır. Nihayet 2011 yılında resmi olarak tanıtılan Uber; CEO olarak Ryan Graves’i işe alsa da kısa bir süre sonra CEO’luk koltuğuna kurucu ortaklardan olan Travis Kalanick geçmiştir.

1443627244403

‘İstediğiniz zaman istediğiniz yerde konforlu araç sağlama’ hedefiyle yola çıkan şirket, Ekim 2010’da melek yatırımcılardan 1.25 milyon topladıktan sonra kısa sürede büyüdü ve Şubat 2011’de Benchmark Capital’dan 11 milyon dolar yatırım daha aldı.

Kısa zamanda büyük beğeni toplayan Uber; 2011 yılı sonunda 44,5 milyon dolarlık sermaye elde etmeyi başarmıştır.

Uber’in dünyanın 330 şehrinde 1,1 milyon sürücüsü var. Firma yakın geçmişte Barack Obama’yı Oval Ofis’e taşıyan kampanyanın yöneticisi politik stratejist David Plouffe ve Facebook’u güvende tutan Joe Sullivan’ı işe alarak yönetim kadrosunu ‘rüya ekibe’ dönüştürmeye bir adım daha yaklaştı.

Bundan yalnızca altı yıl önce kurulan Uber, şu an dünyanın en değerli özel şirketi ve en hızlı büyüyeni olması da kuvvetle muhtemel. 50 milyar dolar değerlemeye, bunu yapabilen tek diğer girişim Facebook’tan üç yıl daha hızlı erişti. Uber yalnızca inanılmaz büyüme hızıyla değil, başlı başına temsil ettiği büyüme modeliyle de kendine hayran ediyor.

ubermap

Kısa zamanda büyük başarılar elde eden Uber; New York City, Washington ve Chicago ile başlamak üzere ABD’de yayılmaya devam etmiş; 2012 yılına yakşalırken de Paris hizmetiyle Avrupa’ya ayak basmıştır. 2015 yılının sonuna geldiğimizde ise Uber hizmeti 60 ülke ve 300 şehre ulaşmıştır.

Travis Kalanick ve Garrett Camp hakkında

1976 Los Angeles doğumlu olan Kalanick; çocukluğunu ve gençliğini burada geçirdikten sonra California Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği okumuş; buradan da onu Uber’e kadar götüren kariyerine başlamıştır. Genç yaşına rağmen 6 milyar doları aşkın serveti ile Forbes’un en zengin 400 Amerikalı listesinde 290. sıraya yerleşmeyi başarmıştır.

Konu ister dünyanın ilk P2P arama motorunu kurmak, isterse lider bir içerik aktarım sistemi geliştirmek olsun Travis Kalanick her sorunun bir çözümü olduğuna inanıyor. Önemli olan bu çözümü bulabilmek için fazlasıyla yaratıcı olmak. Uber’in San Francisco’daki küçük bir şirketten global ölçekli bir kuruluş olması için çok çalıştı. Kariyeri boyunca Travis aktif olarak yatırım yaptı ve hevesli girişimcilere tavsiyeler verdi. Ayrıca bir şekilde dünyanın ikinci en yüksek Wii Tenis skorunu da elde etmeyi başardı.

Garret Camp ise 1978 Kanada, Alberta doğumludur. Uber ile beraber Expa, StambleUpon gibi birçok girişimcilik tecrübesi ve bunların haricinde yatırımı bulunmaktadır.

Çekim Etkisi…

10647130_10153181834788712_7911848302558390018_nBu blogu Yosemite yazısı ararken buldum, ve merak edip blogun ana sayfasına girince Burçay’ı ve fotoğraflarını  keşfettim. Burçay  doğum, bebek, aile ve düğün fotoğrafları çekiyor, ama çok güzel, çok doğal fotoğraflar, mutlaka sizlerin de olsun isteyeceksiniz, onun için sizlerle de tanıştırmadan olmaz diyerek paylaşıyorum… Çok beğeneceksiniz eminim…Henri Cartier-Bresson’un sözü ile başlamış Burçay…

“Fotoğraf çekmek insanın gözünü,aklını ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir” Henri Cartier-Bresson. İşte Burçay’ın webi, ve blogu…ayrıca facebook sayfası da var. Hepsi birbirinden güzel, ilgi çekici… Sevgiler, sevgiler…

http://www.cekimetkisi.com/ana/     http://cekimetkisi.com/zamananotlar/                      webi, fotoğrafları, ayrıca blogu, facebook sayfası var…

 

Fotoğraf hakkında, kendim hakkında

Ben kimim?

1975 Ankara’da doğdum, mühendis olarak ODTÜ den mezun oldum, özel sektörde yıllarca çalıştım. Hala Ankara’dayım, dünya iyisi bir adamla evliyim, iki dünya güzeli çocuk sahibiyim, Ekin ve Deniz. Tecrübelerimi, güne dair tuttuğum notları, çektiğim fotoğrafları, duygularımı bu günlükte yazıyorum, paylaşıyorum.

Neden fotoğraf çekiyorum ?

Fotoğrafla kendimi ifade edebiliyorum diye bir klişe var ya hani, işte ondan. İyi yapabildiğim bu var, işte o sebeple fotoğraf, becerebilsem mutlaka resim de yapardım, kitap da yazardım, film de çekerdim.

10438396_10152996244488712_8419011745488554743_n (1)

12 yıldır elimde gezdiriyorum çeşit çeşit makineyi, çevremdekiler, özellikle kendi çocuklarım benden bıktı, yine de yılmadım 🙂 İçinde, kıyısında köşesinde insan olan kareler hep en favorilerim. Anlık duyguyu yakalamayı seviyorum insanların hallerinde, transparan olmayı, doğalı farkettirmeden yakalamayı. Gerçek ve doğal olanın her zaman güzel olduğuna inananlardanım.

Çocukken ilk izlediğim sinema filminden beri, sinema yönetmeni olmaktı aslında hayalim, şu an bakıyorum tüm o izlediğim filmlerden etkilenmişim çektiğim fotoğraflarda, işte o film sahnelerine öykünen kareleri de çok seviyorum. İşte, güçte, sokakta, markette, hayatın içinde her yerde gözlerim hep o kareleri arıyor.

İnsan hayatının her anı tek ve eşsiz, bu sebeple özel gün diye birşey var mı bilmiyorum 🙂 Biz yüklüyoruz galiba o anlamı o günlere, hatırlamak istediğimiz şeylerin adını koyuyoruz. Bir annenin bebeğini bekleyişi, bebeğin aileye katıldığı gün, hayatınızı beraber geçirmek için birine söz verdiğiniz gün, düğün günü, mezuniyet günü, doğum günleri, hepsi verdiğimiz değer kadar önemliler ve ölümsüzleştirilmeye değerler. İşte bu noktada işin içinde olmayı seviyorum, o anlara çok yakından dokunmak ve insanları hissetmek, hissettiklerimi fotoğraflara dökmek.

Belgesel fotoğraf en sevdiğim ve birşeyler yapmaktan en çok zevk aldığım alan, bu konuda da çalışmaya devam etmek en büyük isteğim. Profesyonel hayatımda yoğun bir şekilde doğum, bebek, aile ve düğün fotoğrafları da çekiyorum. Örnek fotoğraflarımdan oluşan portfolyo şurada , bir bakın. Böyle bir ihtiyacınız, isteğiniz olursa bir email atabilirsiniz, arayabilirsiniz.

Sevgiyle,

Burçay Erçetin
burcay.ercetin@cekimetkisi.com
0 542 316 04 15