İlk İçe Yolculuk Hikayemiz

Her Aralık ayın da  yeni yıl, noel,konulu  filmler, tekrar tekrar gösterilir.Bu sene de böyle  filmlerden biri olan, Carolina filmi ile hem filmi hem  Shirley Maclaine‘ yi  herzamanki gibi büyük keyifle seyrettim.

Kızım ve benim Shirley Maclaine hayranlığımız beraberce başladı, filmlerini izlediğimiz ve çok sevdiğimiz yıldızın kitapları ile tanışıp onun hayatı, enerjisi, müthiş azmi, ve spirutuel dünya ile olan ilgisi bizi de çok içine çekti.İlk kez onun kitapları ile boyut değiştirme, reenkarnasyon hakkında bilgi sahibi olmaya başladık.O dönemlerde 1993 lerde ünlü yıldız, Antalya’ ya konsere geldi. Gidemedik, ama yakın bir arkadaşım Başak için,  imzalı resmini aldı getirdi. Sonra da hem kitaplarının, hem filmlerinin hep takipçisi olduk.

Richmond Virjinya’da  1934’de  İngiliz kökenli  Amerikalı bir baba ile İrlanda ve İskoçya kökenli Kanadalı bir anneden doğan yıldız, Liseyi Virjinya’da bitirdikten sonra Broadway‘de oyuncu olabilme hayaliyle New York’a taşınıyor. Warren Beatty‘nın de ablası olan Shirley , The Pajama Game adlı filmde Carol Haney’in  ayağını burkup onun yerine geçmesiyle bu amacına ulaşıyor.Çok genç yaşta çok büyük mücadelerle Brodway de ilk sınavlarını veri

yor ve sonra Hollywood kapıları açılıyor, ödüllerle başarılarla devam ediyor.

Dans ederek başlıyan kariyerine çok emek veriyor, uzun boyunun aleyhine rol almasına rağmen, çok gayret ediyor. Başarıya da ulaşıyor. Hollywod başarılarından sonra, sosyal çalışmalar, politika, kitaplar, seminerler,uzun süren Çin, Rusya seyahatleri, kendinle başbaşa kaldığı,içe yolculuk  dönemleri,sahne çalışmaları,dolu, dolu  bir hayat.

1984 de Sevgi Sözcükleri filmiyle En İyi Kadın  Oyuncu Oscar ve Altın Küre ödüllerini kazanıyor, defalarca  oscar adayı oluyor, birçok önemli ödüllere de aday gösteriliyor, çeşitli ödüller de kazanıyor.

Rumor has it son dönem en güzel filmlerinden

MacLaine tanınmış bir oyuncu olmasının yanında New Age inançları üzerine yazdığı otobiyografik çok sayıda eserle New Age’i geniş kitlelere tanıtıyor. Eşleri ve dostları aracılığıyla pek çok spiritualist ve din adamlarıyla biraraya gelip, Yaşadığı deneyimlerini kitaplarında okuyucularına aktarıyor.

Ben de Başak da bütün kitaplarını çok severek okuduk, yepyeni dünyalar keşfettik, başka boyutları ilk onun içe yolculuk anıları  ile keşfettik.

Çok farklı yaşamını, mücadelesini, başarılarını, disiplinli hayat felsefesini, hep kitaplarında onunla adım adım yaşadık. İkimizin de ilk içe yolculuk düşüncelerimiz de onunla başladı, gelişti, değişti, olgunlaştı.  Zaman kavramımız onunla farklılaştı.Çok sevdiğim yıldızın filmlerini, kitaplarını, başarılı  ve gizemli hayat hikayesini, metafizik alemle ilgisini, birazcık da olsa,  sizlerle de paylaşmak istedim. Çok güzel gözleri, sevgi dolu bakışlarıyla da tekrar anımsayarak…….

Martı Jonathan Livingston

Temmuzda annemin sağlığı nedeni ile yaşadığımız olağanüstü düzende, kardeşimle daha fazla birarada olma şansımız oldu. Annemin hastalığı bizi bu önemli  konuda, sorumlulukları beraberce göğüsleyen, zaman zaman savaşan,zaman zaman sessizce kabullenen, ama hep birbirini tamamlayan, destek olan bir ortamda uzun saatler birarada tuttu.

İkimizin de hobyleri, oldukça farklı, benim için yüzme, deniz, resim, konserler  ne kadar önemli ise onun için motoruyla yaptığı uzun yolculuklar keşifler çok keyifli, fotoğraf çekmeyi çok seviyor, uzun vakit ayırıyor. Dağ, tepe, şehir, sokak, deniz , park,  dolaşıyor,doğanın, kuşların,  çiçeklerin resimlerini çekiyor. Bizleri çekiyor.

İstanbul’u tarihi dokusunu, tabii güzelliklerini çekiyor, saatler harcıyor. Tutkuyla araştırıyor,emek veriyor, defalarca deniyor.Geçtiğimiz seneler şirketin e-bültenleri için sürekli İstanbul fotoğrafları aradık.Halbuki Melih ‘de harikaları varmış.          Melih Tüfekçi fotodenemeler.blogspot.com

Ben de güzel anları fotoğraflamak için henüz makinamı keşfetmeye çalışıyorum.Bu sene bu beraber olduğumuz anlarda değerli hocamız Ahmet Tanju‘nun derslerine  katılıyoruz. Ben biraz hocamdan biraz kardeşimden birşeyler öğrenmeye çalışıyorum.Melih, geçtiğimiz ay çok güzel martılar çekmiş.Bayıldım, martıları görünce ben de Richard Bach’ın Martı’sını tekrar okumak istedim.

Martı  kızımın kitaplarından,.Kütüphanenin bir  bölümünde Onun kitapları var. Amerikaya giderken  götüremediği kitapları.  Herman Hesse’nin bütün kitapları, Richard Bach’ın bütün kitapları.

Zaman zaman onlardan birini alıyorum, okuyorum, altını çizdiği satırları, tekrar tekrar okuyarak. Sonra telefonla okuduklarımla ilgili konuşuyoruz, hatırlıyormusun diye.Cevap çok net,hatırlamaz olurmuyum, ben onu kaç kere okudum oluyor. Kitapta Martı Jonathon Livingston’un nasıl kendi sınırlarını aşarak yüksek uçma kabiliyetine ulaştığı  anlatılıyor.Bu hikaye ile Richard Bach , şartlar ne olursa olsun,kendimizi hiçbir zaman sınırlamamamız gerektiğini, istediğimizde herşeyin üstesinden gelebililecek kapasiteye sahip olduğumuzu  bizlere gösteriyor.

Bende Martı’yı okurken mükemmel bir insan olduğumu düşünüyorum. Jonathan’ı içimde hissediyorum, onu çok iyi anlıyorum, ama sıradan biri olduğumun farkındayım. Akşam yatarken kitabım elimde, Başak’ın çizdiği satırlar kitabın sayfalarında , birkaç sayfa okuyorum sonra uykuya geçerken sanki kızımın yanındaymış onun elinden tutuyormuş hissi ile mutlu, şükrederek uykuya dalıyorum.



Ruhumu Besleyenler

Ruhun en önemli gıdası müzik, günün her saati bana, ruhuma  iyi gelen, bana enerji veren müzikleri  düşündüm ve sıraladım.Bazen atlıyorum, ama sonra hemen toparlanıyorum.Ruhumu gıdasız  bırakmamaya çalışıyorum. Sabahları beni çoşkuyla, tutkuyla, enerjiyle dolduran genelde latin müzikleri oluyor,sonra gün içinde, çalışırken, üretirken, huzur, keyif,  veren müzikler dinliyorum. Akşam olunca tercihim daha romantik, içimizi ıstan, güzel duygular, hissettiren  müzikler oluyor.Evde de, dışarıda da  akşamları mumlar, ışıklar kokular, özenli sofralarda, sevdiklerimle  kendimi daha iyi hissediyorum. Vakit buldukça seyrettiğim romantik, duygusal, güzel mekanlarda geçen filmler seyretmek de benim bu duygularımı daha da pekiştiriyor. Günün zorluklarını,teleşlarını da geride bırakarak kendimi uykuya bırakıyorum. Çok sevdiğim böyle filmlerden birini de aşağıda paylaşmaya çalıştım.

Bazı  filmleri de  tekrar,tekrar seyretmekten, kitaplarımı da tekrar okumaktan  çok keyif alıyorum.Something’s Gotta Give  Aşkta Her şey Mümkün de onlardan biri. Bunları kızım, canımla paylaşmakta en güzeli. Her okuduğumu,  seyrettiğimi,izlediğimi onunla paylaşmak onun da aynı şekilde benimle paylaşması  mutluluğumu kat kat artırıyor.

Başak’ın son haberi, Geçen ay Amerika da  Diane Keaton’ın kendi yazdığı  hayat hikayesi,  yayınlanmış. Merakla ben de okumak istiyorum. Then Again adlı kitapta ünlü yıldız, annesinin ve kendi hayatını anlatırken, çok güçlü bir kadın olan annesiyle ilişkilerini, etkileşimlerini anlatmış. Dianenin hayatı, beraberlikleri, zaten oldukça ilginç, işin içine anne kız ilişkileri de girince hepimizi içine çekecek bir roman olduğunu düşünüyorum.

Film çok güzel bir romantik komedi.Oyuncular çok güçlü,Jack Nicholson, Diane Keaton, Keanu Reeves, Amanda Peet, hepsi müthişler.Amanda Peet bu filmde olağanüstü güzel.

Harry Langer,(Jack Nicholson) genç kadınlar için yanıp tutuşan bir müzik piyasası kurdudur. Birlikte olduğu genç ve güzel sevgilisinin (Amanda Peet) annesinin yazlık evinde romantik bir haftasonu geçirmeye karar verirler. Ama hiç beklemedikleri süprizler, bütün haftasonu boyunca yakalarını bırakmaz.

Erica,(Diane Keaton) kızının kendisinden bu kadar yaşlı biriyle birlikte olmasına karşı çıksa da duruma katlamaktan başka çare bulamaz. Ama tüm bu itirazlarının bir kanıtı gibi Harry, bir akşam kalbinden rahatsızlanınca bütün bir haftayı, hiç anlaşamadığı Erica ile birlikte geçirmek zorunda kalır.Sürekli didişen ve çok farklı yaşam tarzları olan iki insan olmalarına rağmen birlikte geçirmek zorunda kaldıkları bu süre, hiç beklemedikleri şekilde yakınlaşmalarına neden olur. Bu arada Harry ‘i tedavi eden yakışıklı doktor (Keanu Reeves)  ünlü senaryo yazarı Erica’nın hayranı ve aşığıdır.

Mekanlar çok sıcak güzel. Konu çok iyi esprilerle donatılmış.Yazar ve yönetmen Nancy Meyers’in  harika yapıtlarından biri.

Hayatımızda romantizmi çoğu zaman yaşamıyoruz, atlıyoruz, boşveriyoruz.Gülmeyi ise , unutuyoruz. Ruh sağlığımız için ikisi de çok önemli. Zaman zaman unuttuğumuz, boşverdiğimiz, yok saydığımız güzellikleri, benim çok sevdiğim bu filmle tekrar hatırlayalım, paylaşalım istedim.

Görmediyseniz, hemen alın, hem de kiralamayın kendinize alın.Fırsat buldukça sevdiklerinizle defalarca  seyretmek isteyeceğinizden eminim.

Sahneye Çok Yakışıyorsun

Sevgili Kagider üyemiz Zeynep Arabacıoğlu’un  bu yaz Suada etkinliğine çok  gitmek istedim olmadı.Nihayet geçen ay Ghetto da dinlemek fırsatım oldu.Dinleyince arkadaşımın başarısından o kadar keyif aldım, sahneye onu o kadar yakıştırdım, beğendim ki hemen yazmak, paylaşmak istedim.Çünkü bu duygularım, okundukça da yaşansın hatırlansın, paylaşılsın istedim.                                                                                                        Zeynep çok özel bir insan.Harika bir eğitim, ardından oldukça başarılı profesyonel hayat sonra aniden karar veriyor,işini bırakıyor, müzik ve sanat çalışmaları derken kendi işini kuruyor. Sonunda da geçen ay benim de seyretme ve  dinleme fırsatı bulduğum solo konserini veriyor.

Zeynep’in de çok değişik bir hayat hikayesi ve Girişimcilik öyküsü var.

Üsküdar Amerikan Kız lisesini bitiren Zeynep ardından  Boğaziçi Üniversitesi İşletme okuyor, daha sonra da Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesinde yüksek lisans yapıyor.Tetra Pak Dış ilişkiler müdürü olarak 12 sene çalışıyor, sonra ayrılıyor, Sicimoğlu &Latin All Stars grubu ile müzik çalışmalarına başlıyor.2002 yılında Yunus Tonguç’un atölyesinde heykel ve traşçılık öğrenmeye başlıyor ve halen de devam ediyor.2008 yılının Ağustos ayın da da Sanat,Eğitim,Üretim, Danışmanlık,şirketi Arteistanbul’u kuruyor.

            

Müzik çalışmaları devam ederken Latin şarkıları  söylemeye başlıyor, Ayhan Sicimoğlu ile sahneye çıkıyor.Sonunda da artık kendisi solo Latin Şarkılar  söylemeye başlıyor.Ghetto da Kagiderli arkadaşlarımızla dinlediğimiz  Zeynep’in ilk solo konseriydi.Çok heyacanlı idi.Bizlerle, ailesi,dostları,sevenleri ve hayranlarıyla   şarkılarını paylaşırken hem kendi öyküsünü hem şarkıların öyküsünü o kadar güzel anlattı ki hem kendi çoştu, hem hepimizi  çoşturdu, mutlu etti.

Fiziği ile, sesi ile , tarzı ile, şarkılarıyla,  öyküleriyle  o kadar çok sahneye yakıştı ki,hepimiz hayran olduk.Bu son derece mütevazi, duygusal, yumuşacık kadın, sahnede nasıl bambaşka, cazibeli, tutkulu idi.Sevdiği işi yapmak ona çok daha fazla özgüven ve mutluluk katmıştı.

Sevgili Zeynep hem işinde hem sahnede hep başarılı, mutlu olsun, bizde onunla bu güzellikleri her zaman paylaşalım.

Sonbaharda Bodrum

1975 den beri her yaz, olabildiğince Bodrum da olmaya çalışdım.Senelerdir  yazları, işe Bodrumdan gidip, gelerek yaşadım. Ama hiç sonbaharda Bodrum da olamadım. Her Ağustos sonu itibari, iş hayatı yoğun başladığı için,evi kapatıp dönmek zorunda kaldık.Bu sene  sağlık nedenlerimizden, yazın Bodrum da kalamadık.İstanbul da idik. Ama başka bir şansımız oldu, geçen sene bir hafta Eylülde, bu sene hem Eylül de hem de Ekim sonu Kasım başı  10 ar gün Bodrumlu olduk.

Evet, evet, evet…… herkesin anlattığı gibi Eylül de Bodrum harika. Havası, denizi, kokusu, her şeyi ile mükemmel. Uçaktan indiğiniz de o kadar güzel bir hava insanı  kucaklıyor ki, zaten büyülenmiş  gibi oluyorsunuz. Sonra deniz, sizi nasıl sarıp, sarmalıyor, hiç çıkmak istemiyorsunuz,kendinizi bambaşka bir dünya da sanıyorsunuz, suyla bütünleşiyorsunuz, tüm mutluluklar sizinle oluyor.Sahil de olmak, güneşlenmek, kitap okumak, sohbet etmek, ya da sadece ve sadece denizi seyretmek, hepsi her zamankinden fazla keyif veriyor.Herşey sizi kucaklıyor, içine çekiyor.Bu güzel havada, suda, zamanda erimek, onlara karışmak , parçası olmak  istiyorsunuz.

Her yer sakin, ulvi bir törende gibi yaşıyorsunuz. Koylar zaten çoğu boşalmış oluyor, sadece merkezlerde hareket var. Eylül ayındaki Bu Bodrum seyahatimde ben,  muhteşem doğayı, güzellikleri, denizi;  sezonun son konserleri, briç turnavaları, keyifli sakin koşuşturmasız,  telaşsız, dost yemekleri , uzun yürüyüşler,  yeni keşfedilmiş kitaplarla taclandırdım.

Bodrumda harika üç Briç Klübü var. Her gün birinde turnuvaya katılabilirsiniz. Oyuncuları da, üyeleri de, Bodrum da yaşıyan çok  güzel,elit insanlar. Çoğunluk eşleri ile katılan,emekli, üst düzey yönetici, kamu görevlisi,eski asker,diplomat, ortalama yaşları 60 ve üzeri olan bu briç severler aralarında da çok güzel dostluklar kurmuşlar.Beraber diğer zamanlar da da yemeklere gidiyorlar, farklı aktiviteler yapıyorlar.

Benim en çok sevdiğim yerlerden olan Bodrum Marina en hareketli noktalardan,kitapçısı, kafesi,restoranları, mağazaları ile cıvıl, cıvıl.

Marina’nın karşısında Tango, Memodof’un yeri, Yalıkavaktaki köfteci, balıkçılar, kebapçılar,Gümüşlük’te, Bitez de  restoranlar, sabah kahvaltı, hafta sonu brunch yapabileceğiniz,hepsi sonbaharda başka güzel,çok özel yerler var.Gazetenizi alın, kitabınızı alın, kağıt kaleminizi alın,ister yalnız, ister sevdiklerinizle hep mutluluk veren yerler.

Bu sene Bodrumda yaşayan arkadaşlarımız bizi, yeni gözde yer, merkezde manavların arkasındaki balkçılar çarşısına götürdüler. Burada eskiden sadece balık satılan çarşıymış.Şimdi hem balık ve tüm deniz ürünleri satılıyor, hem minik restorantlarda istediğiniz gibi pişiriliyor, istediğiniz salata ot, zeytinyağlı, balık mezeleri de ayrıca servis ediliyor. Çok taze, çok lezzetli sofralar, güzel dostlarla da beraber olunca müthiş keyifli oluyor.

 Hele Gümüşlükteki konserler,yine sonbahar da en enerjisi yüksek,kalabalık yerler.Dinleyicileri de, Avrupa da ki konserlerde rastlayacağımız cinsten çok şık, gerçek şık, gerçekten müzikle aşk yaşayan, solistle,beste ile eserle bütünleşen insanlar. Bu sene Eylül de kapanış konseri Gülsin Onay’dı. Sezonun son konserini  kaçırmadığım için çok mutlu oldum.Geçen sene de sezonu Gülsin Onay ve Burhan Öcal’la kapatmıştım.İkilinin uyumu müthişdi.İki dev sanatçıdan müthiş  bir performans çıktı,Bilfen Orkestrası da muhteşemdi, mekan harika , uçtum, gerçekten uçtum.Bu sene ki son konserde Gülsin hanımı 400 yıllık taş binada, kilisenin içinde dinledik. Çok yakından elini tutacak , nefesini duyacak mesafede; nasıl çalarken kendinden geçiyor, ve geçiriyor.  Aaaaaaaaaaaaaaaaa, evet hatıraları bile muhteşem.

    Geçen sene  ve bu sene Eylül de yakaladığım Gülsin Onay ve Burhan Öcal konserlerini  benim için çok değerli köşe yazarı ve yazar Zeynep Oral’dan okumak isterseniz,Cumhuriyet Gazetesi 10.09.2010 yazısına bakabilirsiniz.

Bodrum’u sonbaharda mutlaka deneyin.                                             ,