yaz-gi

Kişisel Gelişim, Girişimcilik Hikayeleri ve hayata dair herşey – Meral Varuy

yaz-gi

Haldun Taner 100.Yılnda…

Bazen  çok gitmek istediğiniz bir yere, bir aksilik çıkar ve  gidemeyebilirsiniz, Haldun Taner’in doğumunun 100.yılını anma gecesi böyle oldu. Biz çok değerli sanatçı Haldun Taner’in son yıllarında yaşadığı, şimdi de eşi Demet hanımın oturduğu apartmanda oturuyoruz. Demet hanım da apartmana taşındığımızda tanıştığımız ilk ve çok sevdiğimiz  komşumuz. Çok olmak istediğimiz bu gece de bulunamadık ama, çıkan haberleri okuyunca sizlerle paylaşayım istedim. Haldun Taner’in en sevdiğim sanatçılar tarafından yapılan kutlamalarının çok güzel olduğu kesin. Sizler de katılmadıysanız, beğenerek okuyacağınızdan eminim. Sevgiler, sevgiler…Aşağıda Kadıköy Belediyesinin ilgili haberi….

Tiyatro ve edebiyat dünyasının usta isimlerinden Haldun Taner doğumunun 100. Yılında Kadıköy Belediyesi tarafından düzenlenen etkinlikle anıldı. Gecenin en güzel süprizlerinden biri uzun süre sonra ilk kez birlikte sahneye çıkan Zeki Alasya ve Metin Akpınar oldu.

DSC_4533

16 Mart Pazartesi Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi’nde düzenlenen anma etkinliğine sanat ve edebiyat dünyasının usta isimleri ve çok sayıda Kadıköylü katıldı.

Kurgusunu ve metnini Gazeteci yazar Zeynep Oral‘ın hazırladığı gecenin sunumunu yazar tiyatro sanatçısı Orhan Alkaya ile birlikte yaptı.

Haldun Taner’in anılarından kurgulanarak hazırlanan gecede yazarın doğumu, ilk gençliği edebiyata merakı kendi anlatımlarından Orhan Alkaya ve Zeynep Oral tarafından seslendirildi.

İlk olarak Cüneyt Türel‘in sesinden Haldun Taner’in anlatıldığı video gösterimiyle başlayan gecede yazarın edebiyatçı kişiliği Doğan Hızlan, Selçuk Erez, Emre Kongar ve Üstün Akmen tarafından anlatıldı.

Doğan Hızlan’ın başka bir program dolayısıyla katılamadığı gecede, Haldun Taner ile ilgili mesajı okundu. Hızlan mesajında Taner’i şu sözlerle anlattı: Gülünçle ince mizah arasındaki kıvamı bulan kişiydi. İyi yazarlar sık sık okunmalı hem edebiyat bilincimizi geliştirirler hem de insanlığımızı”

“HALDUN TANER EYLEMCİYDİ”

Hızlan’ın mesajının ardından sahneye çıkan Selçuk Erez, Taner aynı zamanda iyi bir eylemciydi. Gezi hadiselerinde genç aktivistler gibi devran dönecek AKP halka hesap verecek deyip Recep Tayyip Erdoğan’ı kızdıran aktivistlerden değildi ama kendi zamanındaki Erdoğan’ları kızdıran aktivistlerdendi.” dedi.

Üstün Akmen ise usta yazarın tiyatro oyunlarını hatırlatarak, Haldun Taner’in toplumcu bir yazar olduğuna, eserleriyle toplumun sorunlarına dikkat çektiğini ifade etti.

Taner’i anlatan bir başka isimse Emre Kongar’dı. Kongar Taner’le ilgili anılarını anlatarak ulusalla evrenseli birleştiren sanatsal kişiliği önünde saygıyla eğiliyorum dedi.

Gecenin devamında oyuncu Levent Üzümcü’nün yazarın “Konçinalar” öyküsünden okuduğu bölüm büyük beğeni topladı.

Üzümcü’nün ardından Serap Yağız ve Taner Öngür, Çiğdem Erken’in piyanosu eşliğinde Taner’in unutulmaz eseri Keşanlı Ali Destanı’nından Sinekli Dağ’ı seslendirdi.

“MERTLİKTEN SÖVER İNSAN”

Yazar’ın Üç Ağalar eserinin de seslendirildiği gecede Keşanlı Ali Destanı’nın en sevilen bölümlerinden “Mertlik Belası” da Kıvanç Uğraşbul yorumuyla seslendirildi.

“Nota olsa Do, renk olsa Nar rengi” diye anlattığı Keşanlı Ali Destanı’nın Zarife’si Gülriz Sururi “Şamama” videosu ardından Zilli Zarife’den “Biz Dünyaya Lazımız” şarkısı ile gecenin konuğu oldu.

Orhan Alkaya‘nın Taner’in müziğe olan ilgisi ve sevgisini ifade ettiği gecede Cihat Aşkın‘ın kemanı ve Mehru Ensari‘nin piyanosu eşliğinde ezgiler gecenin konuğu oldu.

Keşanlı Ali Destanı’ndan sonra Haldun Taner’in 1966 yılında kaleme ve halen güncelliğini koruyan “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” oyunundan bir bölüm Ali Erdoğan tarafından sahnelendi.

Gecenin bir başka sürprizi ise uzun süredir aynı sahnede görülmeye. Zeki Alasya ve Metin Akpınar ikilisi oldu. Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun eşsiz ikilisi Zeki Alasya ve Metin Akpınar Türkiye’de kabare tiyatrosunun kurucusu, ilk yazarı, ilk uygulayıcısı Haldun Taner için sahneye çıktı.“HALDUN BEY BİZİ SİZE HEDİYE ETTİ”

Kendilerine başarılarının sırrının sorulduğunu anlatan Zeki Alasya “biz şans diyoruz Haldun Taner gibi bir anıt adamla tiyatro yapıyorsanız başarınızın nedeni şans değil de nedir” dedi.

Muhsin Ertuğrul’un Haldun Taner için “Türk Tiyatrosu ne zaman tık nefes olsa Haldun Taner oksijen yetiştirir” sözlerini hatırlatan Metin Akpınar Haldun bey bizi size hediye etti dedi.

ALASYA: BUGÜN BİR YAZSA DÖRT BEŞ GÜN SONRA YASAKLANIR

Haldun Taner’in mizahı, kişiliği ve eserleriyle örnek olduğunu anlatan ikiliden Metin Akpınar onun ileri görüşlülüğüyle ilgili espiler yaptı. Dönemin Kültür bakanının heykellere peştemal giydirmeye çalıştığını anlatan Akpınar “Bugün kadavraya don giydiriyorlar” dedi.

Devekuşu kaberesinden anıların anlatıldığı Zeki Alasya şöyle devam etti: “Öylesine özlüyorum ki Haldun Taner’i yeniden bir arada olsak bir oyun yazsa biz de oynasak tahmin ediyorum dört ya da beş gün sonra yasaklanır”

Haldun Taner’in eşi Demet Taner’in “Demokrasi” yazısından bir bölüm okuduğu gecede yazarın “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” oyunundan Selçuk Yöntem’de bir bölüm okudu.

Gecenin sonunda tüm sanatçılar ve Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu sahneye çıkarak Haldun Taner için 100. Yıl pastasını kesti.

Dakikalarca ayakta alkışlanan sanatçılar, Haldun Taner’i hep birlikte selamladı.

Beethoven İle/Aydın Büke’den

Bach, Mozart, Chopin, Schumann’dan sonra şimdi de Beethoven’in hayatı; Müziğin Dönüm Noktası/ Aydın Büke’nin titiz araştırmacı çalışmasıyla…Biyografi yazıları okumayı çok seviyiorum. Bu da onların en güzel örneklerinden.

Sanattan Yansımalar‘ın haberi ile paylaşıyorum.

 

10e1Beethoven / “Müziğin Dönüm Noktası” / Aydın Büke

Belirli bir alanı ilgilendiren konularda yazılmış kitapların değerini arttıran, o alanın içinde icracı, akademisyen, araştırmacı olarak bulunanlarla, o alana meraklı okuyucuya hitap edebilmesi yeteneğidir.

Müzik alanında, yurdışında onlarcası yayımlanmış olmasına karşın, klasik batı müziği bestecilerinin

biyografilerini geniş bir yelpazenin yaranına sunabilecek asgari müştereği yakalamış biçimde yazan, Aydın Büke olmuştur. J.S. Bach, W. A. Mozart, F. Chopin ve Clara Schumann yaşam öyküleri tam da bu türdendi. Yâni icracı, besteci, öğrenci, müzikolog, meraklı gibi alanın değişik konumlarında bulunan herkesin okuyup çok şey öğrenebileceği kaynaklardı. Aydın Büke son olarak bu diziye “Beethoven-Müziğin Dönüm Noktası” başlıklı çalışmasını ekledi.

Önce tanımayanlar için kısaca Aydın Büke’den (d.1958) kısaca söz etmek isterim. Kendisi Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı’nı tamamladıktan sonra Avusturya’da üç yıl süreyle uzmanlık çalışması yapmış bir flütist. Almanca ve İngilizce biliyor. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda sanatını icra ediyor. Mezun olduğu okulda müzik tarihi dersleri veriyor. Ama tüm bunlardan önemlisi, titiz bir araştırmacı olarak seçtiği konu ve kişileri çok değişik kaynaklardan araştırarak, ortaya yeni kaynak eserler çıkarıyor. Onun tam bir “İstanbul Beyefendisi” olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim.

Büke, yeni kitabının önsözünde Beethoven’le birlikte “1700’lerin başından, 1800’lerin sonuna kadar geçen” zaman dilimini ayrıntılı olarak incelemiş olduğunu belirtiyor. Günümüzde “klasik” tanımı içine giren müziğin oluşumu ve köşe taşları açısından önemli bir dönem bu. Beethoven ise devrimci kişiliği ve yaklaşımı ile, Mozart-Haydn-Beethoven çizgisinin tamamlanmasıyla çağdaş müziğe yeşil ışığı yakmış bir büyük besteci. O’nun yaşamını ve müzik serüvenini incelerken Aydın Büke’nin, bugüne kadar yazılmış kitapların büyük bölümünü incelediğini, araştırmasını CD kitapçık yazılarına kadar götürdüğünü görüyoruz. Tüm bu kaynaklardan elde ettiği bilgilerle ortaya çıkardığı bileşimi, delikleri fazla büyük olmayan bir süzgeçten geçirerek anlaşılır bir Türkçe ile sunuyor.

Kitabın en önemli özelliklerinden biri, Beethoven’in yaşamında rol oynamış kişiliklerin portrelerine de, tarihsel gelişim içinde yer verilmiş olması. O dönemin siyasal tarihini bilmeyenler, Beethoven’i okurken, Avrupa’nın yaşadığı sancıları, beyliklerden devletlere geçişin sıkıntılarını, bu dönemde egemen olan güç ve kişileri de tanımış oluyorlar. Dönemin çeşitli Avrupa ülkelerinden diğer müzisyenlerinin, bu güçlerle ve Beethoven’le ilişkileri hakkında da fikir sahibi oluyorlar. Kitabın sonuna eklediği “Beethoven ve Çağı” başlıklı küçük bölüm, kitabın akışının daha iyi anlaşılmasına önemli bir yardımcı.

Büke’nin Beethoven çalışması, tüm konservatuvar öğrencileri başta olmak üzere, çeşitli orkestra üyelerinin de okuması gerekli bir kitap. Bu sezon verecekleri oda müziği konserlerinde programlarında Beethoven eserleri yer alan irili ufaklı topluluklar, eseri çalışırlarken bu kitabı da mutlaka okumalılar. İnanıyorum ki, daha iyi çalacaklardır.

Kaynak:Andante /Aralık 2014

Editör: Şefik Kahramankaptan

Can Yayınları, 380 Sayfa, Rafta 27, İnternette 20.25 TL

 

 

 

Non Paris ve Laleper Aytek

Fotoğraf ile ilgilenenler için ayın çok güzel sergilerinden biri Fransız Kültür Merkezi’nde. Sanatçının kendi tanıtımı ve basında çıkan yazılarıyla paylaşıyorum. En güzeli sizin görmeniz ve değerlendirmeniz…

Laleper Aytek’in geçtiğimiz ay Fransız kültür Merkezi’nde açılan sergisi “Non Paris” 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak. Sergide fotoğrafçının Paris’te iki yıl boyunca sürdürdüğü fotoğraf çekimlerinden 63 siyah-beyaz fotoğraf yer alıyor. Sergiyle birlikte fotoğrafçının “non paris” adlı bir fotoğraf albüm kitabı da Aralık başında yayımlandı.

LALEPER AYTEK || NON-PARIS

Kentler her yeni ziyaretçisine farklı biçimde ‘Hoş geldin’ der. Herkesle başka türlü konuşur ve her ziyaretçi her söylediğini duymaz. Bazı söyledikleri herkesin kulağına ulaşırsa da, kimi laflarını ancak bazı insanlar duyar. Kimi kentler çok gevezedir. Kimileri ise herkese her şeyini göstermez, hatta neredeyse saklar. Gizemli, albenili kentler pek çok güzellik sergiler ama bir yandan da çok şey gizler gözlerden.

Paris tanınması kolay (gibi) görünen, vitrini ününe layık bir kenttir. Vitrinini geçip derinliklerine daldıkça herkesin bildiği Paris imgesine durmadan bir şeyler eklenir. Bir şehrin derinleri belki de fotoğrafçı için cesaretli bir iç(e) bakış da olabilir; hep beklediği bir ses, bir itiraz, bir ihlal ya da kavuşma; kendine…

10354234_801120353266845_743368146945770251_n

Laleper Aytek, 2012 ile 2014 arasında Paris’e dört kez gitti. Çekimlerini Paris’te yapmakla birlikte Paris’i çekmedi. Bu projesinde bir turist olarak geldiği bu şehir üzerinden “non” görüntüleri aracılığıyla aynadaki kendine bakmaya çalıştı. 2012’deki ikinci ziyareti birinciden oldukça farklı, şehrin ruhuna dokunduğunu, şehir üzerinden kendine de biraz daha içerden bakmaya başladığını düşündüğü bir ziyaret oldu. Projesine bu yolculukla birlikte (adını çok sonradan koysa da) başlamıştı bile…

10882111_725572400845767_2099014598079487928_n

Fotoğrafçı “non paris”le birlikte; hiç tanımadığı, dilini bilmediği bir coğrafyada; bazen kırılgan, kimi eğreti olsa da, uzun zamandır belki de ilk defa cesaretli bir iç(e) bakışın, kendine ait duymayı beklediği bir sesin ya da itirazlarının kapısını aralamaya çalıştı.

Görüntüler kendi tekinsizliklerinde, zoraki buluşmalara teslim edilmediklerinde; bir fotoğrafçı için unuttuğu bir ses, hiç görmediği bir yüz ya da beklenmedik bir karşılaşma olabilir, ilk defa yürüdüğü bir sokaktaki bir görüntünün kenarındaki ufacık bir ayrıntıdan hiç tanımadığı bir duyguya dair de olabilir, kaçılmış, göz ardı edilmiş, hatta yok sayılmış ve belki yıllardır yüzleşilmemiş.

Fransız Kültür Merkezi’yle birlikte Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi tarafından da desteklenen projesinde Laleper Aytek yeni (dışardan) bir ziyaretçi olarak Paris’te çektiği “non” görüntülerinde Hoffmannstall’ın söylediği gibi, “hiç yazılmamış olanı okumayı”, farklı bir kayıt yapmış olmayı az da olsa becerebilmiş olmayı diliyor.

10417749_801451749900372_4570782826548009659_n

Aşağıda Zeynep Oral’ın anlatımıyla, sergi….

Laleper’e rağmen Paris
Laleper Aytek’in “Non – Paris” adı 14. kişisel fotoğraf sergisi Fransız Kültür Merkezi’nde Koç Üniversitesi’nin katkılarıyla açıldı .
Sanatçı bu sergide, hiç tanımadığı, yabancısı olduğu, dilini bilmediği bir coğrafyaya, bir ortama savrulmuş… Niyetini sanki baştan açığa vuruyor:
Bu sergiyle, bir kenti keşfetmekten çok, kendi deyişiyle “bazen kırılgan, kimi eğretiolsa da uzun zamandır belki de ilk defa cesaretli bir iç(e) bakışın, kendine ait duymayı beklediği bir sesin ya da itirazlarının kapısını aralamaya” çalışıyor.
Serginin isim anası Zeynep Avcı“Hayır – Paris” dese de sanatçıya rağmen, tuhaf bir biçimde, bu fotoğraflar buram buram Paris kokuyor!
İnsanlar, mekânlar, sokaklar, kaldırımlar, ışıklar, gölgeler… Siyah beyaz fotoğraflarda, büyütülmüş ayrıntılarda, Paris’in görüntüsünden çok ruhuna bakıyormuşum duygusuna kapılıyorum… Duvardaki çatlak, bakıştaki umut, ellerdeki bezginlik, camekândaki ışık, bedendeki yorgunluk, eteğin kıvrımlarındaki iştah, kaldırımdaki su damlası, kurulu sofra, çocuğun saçlarındaki afacanlık… Üst üste bindirmeler… Aynalardan, camlardan, sulardan yansımalar… Her biri ve her birindeki sayısız ayrıntı, nice anlatıya, nice önermeye, nice duyguya gebe…
Fotoğraflara baktıkça, söylenmeyeni duymaya, gösterilmeyeni görmeye, anlatılmayanı dinlemeye başlıyorum. Fotoğrafın gizi bu olsa gerek.
Laleper Aytek sergisi 31 Ocak’a dek sürüyor. Kaçırmayın!

Lalepar Aytek Kimdir?

Laleper Aytek Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ekonomi Bölümü’nü bitirdikten sonra, Sosyal Ekonomi alanında yüksek lisans çalışmalarına devam etmek üzere gittiği Oslo Üniversitesi’nde daha çok fotoğrafa yöneldi. Fotoğrafla üniversite yıllarında başlayan ve giderek derinleşen ilgisi nedeniyle 90’lı yılların başında Türkiye’ye döndü ve kendi stüdyosunu açarak reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladı. 1998’de Türkiye’nin ilk kapsamlı dijital fotoğraf stüdyosunun kuruluşunda fotoğraf ve reklam yönetmeni olarak görev aldı. 2009’da bu yana Koç Üniversitesi, Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü’nde (MAVA) fotoğraf üzerine dersler vermektedir.

2000 yılından bu yana fotoğraf yazılarında, öznellik kapsamında “görme biçimleri” ve “fotoğraf tarihi” üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu temel yaklaşımını “Fotoğraf Tarihi Kanonunu Yeniden Düşünmek: Öznellik Üzerine Bir İnceleme” başlıklı yüksek lisans tezinde ayrıntılandırarak geliştirmiştir. Yayınlanmış çalışmaları arasında fotografik düşünce üzerine yazılarını biraraya getirdiği Kendine Ait Bir Fotoğraf (2005) ile Palimpsest Istanbul (2010) ve Issız (2013) fotoğraf albümleri sayılabilir. Aytek 1991’den bu yana 13 kişisel sergi açtı ve 22 grup sergisine katıldı.

Website

Son Umut

Son Umut filmi soluksuz izlenecek bir film olmuş.Çok önemli bir tarihi olayı yabancı bir gözle bu kadar tarafsız ve incitmeden çektikleri için emeği geçen herkese teşekkür borçluyuz. Bizim tarihimiz de çok önemli günlerin yaşandığı, büyük kayıplara neden olan Çanakkale savaşı ve sonrası işlenirken 1. Dünya Savaşının neden olduğu vahşeti insani yönden değerlendiren Russell Crowe filmden çıkarılacak derste;herkese son umut olarak sunuyor. Hikaye  barıştan yana bir anlatım içinde.
son-umut
Avustralyalı bir çiftçi olan Connor’ın (Russel Crowe) Çanakkale Savaşı döneminde cepheye gönderdiği üç oğlunu ölü ya da diri bulmak istiyor, Türkiye’ye gelerek  savaşın gerçekleriyle yüzleşiyor.
Döneme ait bir mektuptan öğrendiği gerçek bir yaşam öyküsünden esinlendiklerini söyleyen ünlü oyuncu Russell Crowe, bu kez yönetmen koltuğuna oturarak, bir Anzak torunu olduğunu ve bu hikayeyi anlatmak istediğini söylüyor verdiği röportajlarda.

Filmde evlatlarını bulmak isteyen acılı baba Sultanahmet’e ve Çanakkale’ye kadar uzanıyor ve önce düşmanları sandığı subaylar Hasan (Yılmaz Erdoğan)  ve Cemal (Cem Yılmaz)  ile sonradan dost oluyor, ön yargılarını yıkıyor…

Kurak arazide kuyu suyunu hisleriyle bulma konusunda özel bir yeteneğe sahip olan Connor, kendi evlatlarının hangi toprağın altında olduğunu da eliyle koymuş gibi bulurken, film cesurca savaşın acımasızlığı ile anlatılıyor.

Dönemin hem dini, hem kültürel hem de Cumhuriyet’e yaklaşan dönemsel temalarının hiçbirine saygısızlık edilmemiş, unutulmamış. İşgal direnişi de perdeye çok iyi yansımış. İstanbul’da işgal güçlerine karşı düzenlenen sokak protestoları, Kuvayi Milliye yürüyüşünün filme eklenmesi kaydadeğer olmuş. Bu konularda Türkiye ile uzun ve samimi ilişkiler içerisinde olduğunu söyleyen senarist  Andrew Knight ve Andrew Anastasios‘un katkıları çok olmuş.

Yönetmen: Russel Crowe
Oyuncular: Russel Crowe, Olga Kurylenko, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, İsabel Lucas
Avustralya yapımı bir film…

Filmi izlemenizi özellikle tavsiye ediyorum. Aşağıda da Mustafa Balbay’ın pazar günkü güzel yazısını ekledim.Sevgiler…

6701

04 Ocak 2015 Pazar

2023 yılına dek, her yıl pek çok tarihi olayın 100. yılı… 2015’te bugün de güncelliğini koruyan üç önemli  100. yıl var; Sarıkamış Harekâtı, Ermeni dramı, Çanakkale zaferi.
Her biri tarihimize çok farklı bakmamızın, dünyada farklı algılarla karşılanmamızın kapısını açan bu üç olayı, 100. yılda aklın ve bilimin ışığında en gerçekçi şekilde anımsamak, yeni kuşaklara taşımak, geleceğimiz açısından çok önemli.
1912-1913 Balkan Savaşı’nın ve göçünün yaralarını saramamış Osmanlı, 22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 arasındaki Sarıkamış Harekâtı’nda 60 bin gencini yitirdi.
200 yılı aşkın süredir sürekli toprak kaybeden Osmanlı, Anadolu’nun derinliklerinde de Ermenilerle sorun yaşayınca 14 Ermeni mebusunun da bulunduğu İstanbul Meclisi’nden 24 Nisan 1915’te büyük acılara neden olan Ermenilere zorunlu göç yasasını çıkardı.
1699 Karlofça’dan beri her savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı, 1915’in ilkbaharından sonbaharına dek Çanakkale’de kimliğini bulan bir zafer kazandı.

***

2015’te, üç 100. yıla nasıl bakacağız?
Cervantes’in, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim sözünü tarihe uyarlamak gerekirse şunu söyleyebiliriz:
Bana, 2015’in üç 100. yılına nasıl baktığını söyle, sana siyasi görüşünü söyleyeyim…
Zira her üç olayın da bugünkü siyasi yelpazenin renklerine açık ya da koyu tonlarda karşılık gelen yönleri var.
Bu yılın tarihsel konularını oluşturacak bu olaylarla ilgili çok yazıp çizeceğiz. Ben de siyasi kimliği olan bir yazar sorumluluğu içinde kütüphanemi buna göre yeniden düzenledim.
Russell Crowe’un başrol oynadığı, ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu Son Umut filmini de yukarıdaki düşüncelerin ışığında izledim. Filmin senaristleri Andrew Anastasios ve Andrew Knight’ın Türkiye’yi, Anadolu topraklarını, tarihini çok iyi bildikleri, bunları perdeye yansıtırken olağanüstü bir duyarlılık ve incelikle hareket ettikleri filmin her karesinden anlaşılıyordu.
Film, Çanakkale Savaşları’nın bitiminden 4 yıl sonrayı, 1919’u anlatıyor. Olaylar Avustralya’dan 3 çocuğunu Çanakkale’ye göndermiş, dönmeyince aramaya çıkmış baba Connor’ın çabası etrafında dönüyor. İstanbul’un İngiliz, Batı Anadolu’nun da Yunanistan işgali altında olduğu o dönem tüm gerçekliğiyle yansıtılmaya çalışılmış. Bunun yanında yakında Mustafa Kemal’in geleceği de güzel, izleyene heyecan veren bir motifle işlenmiş. Anlaşılan “elin yabancısı” Mustafa Kemal’e “bizim yöneticilerimizden” daha saygılı!
İngilizlerin o emperyal, yenilgi kabul etmez yanları da vurgulanmış; İngiliz subay İstanbul’u işgal etmiş olmanın da güveniyle, “Çatışmaları kaybettik ama savaşı kazandık” diyor.
Ama film Çanakkale’nin, az sonra kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözü olduğunu da hissettiriyor.

***

Bütün bunlardan öte filmin özünü, savaşın vahşeti oluşturuyor. 40 milyonu aşkın insanın yaşamını yitirdiği 1. Dünya Savaşı, pek çok “ilki” de içeriyor. Bunlardan biri, dünyada ilk kez savaşın sadece cepheyi değil tüm taraf ülkelerin yaşamını etkilemesi. Bir başka deyimle cephenin, insanların yaşadığı tüm coğrafyalar olması. Bu da kayıpların korkunç boyutta katlanmasına neden oldu.
Russell Crowe bize 21. yüzyıldan 20. yüzyıla nasıl bakmamız gerektiğine ilişkin son bir umut sunuyor. Önce insan deyin, önce yaşam deyin, diyor. Savaşta can veren bir askerin arkasında o acıya dayanamayıp yaşamına son veren anne, yaşamını oğluna adayan baba var, diyor.
Samimiyetle söylemek gerekirse teşekkürler “Russell” kardeş… Sözcük oyunuyla selamlamak gerekirse sağ olasın “Asıl” kardeş!

Andre Rieu; hem eğlendi,hem eğlendirdi…

  1. 36844__andre-rieu_pAndre Rieu Hollandalı kemancı, besteci, orkestra şefi ve Johann  Strauss Orkestrası’nın kurucusu, usta müzisyen. 1949 yılında doğan sanatçı; 65 yaşında ama yaşını hiç göstermiyor. 1954 yılında keman dersleri almaya başlamış. Müziğe duyduğu tutkunun hiç şüphesiz en önemli sebebi babasının senfoni orkestrası şefi olması. 20 yılı aşkın kariyeri boyunca sayısız konsere imzasını atmış olan Andre Rieu İkinci sefer geldiği Türkiye konserlerinde yine hem eğlendi, hem eğlendirdi.
    Neşeyle, severek yapılan çalışmada başarısız olmak zor. “Valslerin Kralı” olarak nitelendirilen Andre Rieu, günümüzde olimpiyat statlarında konser verebilen tek klasik müzik sanatçısı.
    5479cc44ae78491f585332d1Orkestrasında on farklı ülkenin sanatçısı var.Orkestra sanatçıları rengarenk kıyafetleri ile çok güzel görünüyorlar. Hepsinin güzelliği, enerjisi birbirine yansıyor. Çok sempatik sanatçı dünyada insanların en çok mutlu oldukları an, beraber şarkı söylemeleri diyor, buradan yola çıkarak da bütün dinleyicileri hem şarkı söyleterek hem dansettirerek, hatta hep beraber ağlatarak, harika interaktif bir show yapıyor.”Çocukluğumda babam beni klise korosuna verdi. Hayatımın en güzel anları koroda geçti; ne yapın yapın, sizler de çocuğunuzu bir koroya verin” diye öneriyor.20a6f9b92c2c70b6_600x400
    Andre Rieu ikinci Türkiye konserlerinde hepimize çok özel bir gece yaşattı, türkçe şarkılarla sürpriz yaptı.Tüm gelenleri çok mutlu etti, çoşturdu. Klasik müzikle halaylar çekildi, sirtakiler yapıldı. Valsler tabiki yapıldı. Tavandan balonlar sahneyi doldurdu, sahnede şampanyalar içildi. Bu çok güzel konser bitme vakti geldiğinde de bitemedi. Yarım saat daha devam etti. Arkadaşlarım ve kuzenim konserden çok güzel video alıntılar yapmışlar, onları sizlerle paylaşacağım. Youtube ‘dan ilaveler koyup sizlerle de bu çok özel geceyi paylaşmaya çalışacağım…
    Konserin en güzel şarkılarından…

    Andre Rieu & Mirusia – Memory (Cats)

    Şimdi de beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Arjantinli  bandeneon sanatçısı Adıos Nonino ile olan bölüm.  Bunu mutlaka baştan sona izleyin. Harika bir sanatçı ve enstürüman. Artık mutlaka seyahat listemin başında Arjjantin olmalı diyorum.Yeni Hollanda Kralı Willem Alexander, ile  Arjantin asıllı Maxima Zorreguieta’nın  düğün töreninde çok özel bir an yaşanır. Kraliçe Maxima bu çok mutlu gününde bir ara ağlamaya başlar.Onu ağlatan şey ise düğün sırasında ülkesinin özel çalıgısı bandoneonun  çalınmaya başlamasıdır.Andre Rieu’da Arjentin konserlerinde ünlü bandoneon sanatçısı Adıos Nonino; konserde kendisi ziyarete gelince onu da İstanbul konserlerine davet eder.İşte o ünlü çalgı ve Adıos Nonino
  2. Bugüne kadar dünya müzik listelerinde 30 kez liste birinciliği, 355 Platin Albüm ödülü, 35 milyon DVD satışı, 2012 dünyanın en çok satan erkek sanatçısı, 2009-2011 Yılın Tur Sanatçısı-Top 10 gibi başarıları elinde tutan André Rieu, yine Pollstar listelerinde de 2012 yılının en çok kazanan müzisyenler listesinde 12. sırada yer alıyor.
  3. İşte şimdi de size gecenin türkçe müzik çalışmaları…gecenin en güzel dakikalarında türkçe müzik vardı.Sevgili arkadaşım Zehra Güngör; tadı damağında kalanlar için demiş ben de onun deyişiyle paylaşıyorum…sevgiler, sevgiler….
%d blogcu bunu beğendi: