yaz-gi

Kişisel Gelişim, Girişimcilik Hikayeleri ve hayata dair herşey – Meral Varuy

yaz-gi

2015 Fotoğraf Yılı ….

Bir fotoğraf sergisi yazısı paylaşıp bir kaç sergi, ve bir çok fotoğrafı daha koymayı planlarken  Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği, IPRA’nın 2014 yılı Dünya Başkanı sevgili Zehra Güngör’ ün  halkla ilişkiler.com sitesinde bu gün yayınlanan yazısını okuyunca hemen onu da paylaşmak istedim.İyi okumalar, sevgiler….
MAVİ KÖŞE

CİLALI İMAJ DEVRİ VE GÖRSELLİK

8 Ocak 2015 , Perşembe 09:14

CİLALI İMAJ DEVRİ VE GÖRSELLİK

Bu yıl artık iletişimde görselliğin yılı olmalı…

Her yıl modacılar bir sonraki yılın moda renklerini açıklamak için yarışa dursunlar, iletişim dünyasının da moda dünyasından geri kalmayıp bir konsepti açıklamasına öncülük edip, 2015-2016 yıllarının görselliği öne çıkartacağı bir yıl olmasını öngörüyorum.

Geçtiğimiz yıl, Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği, IPRA’nın 2014 yılı Dünya Başkanlığı yaptığım sırada, bilginin, birikimin yanısıra görselliğin de çok önemli olduğunu, bunu sosyal medya paylaşımlarına borçlu olduğumuzu her konuştuğum konferansta ve toplantıda vurguladım.

Bilgi görsellikle bir olunca…

Günümüz iletişim modelleri çok hızla değişmekte ve bilgi ancak görsellikle birarada olursa değer kazanmakta. O nedenle önümüzdeki yıllar iletişimde fotoğrafın yılları olacak.

Bir saatlık sunumun, konuşmanın anlatacağı çok şeyi bir kare fotoğraf anlatabilecek.

Mike Parkinson, daireyi çizerek göstermenin onu tarif etmekten daha kolay olduğunu söyler ve eğer tarif etmek gerekirse, şöyle zor ve dolambaçlı bir tanım kullanılması gerekir der: Daire, her noktasından merkeze eşit uzaklıkta olan bükülmüş bir eğri çizgidir.

Dairenin bu dayanılmaz tanımı yerine bir çemberi görmek de söz konudur…

Akılda kalmak mı?

Görsellik akılda kalmanın ilk şartı. Akılda kalırken, kriz yaratan hallerin de en önemli başlangıcının “gözle görünen” olduğunu unutmamak lazım. İmajın ve itibarın  toparlanmasının görsellikle başladığını, söz ve akılla bittiğini kim inkar edebilir ki…

Nasreddin Hoca’nın “ye kürküm ye” fıkrası bugün fıkra olmaktan çıkıp, iletişimin, itibarın birinci kuralı oldu nerdeyse. Ancak…

Görüntü ve görselin üçüncü boyutunun içini doldurmak da bir o kadar zorlaştı artık. İletişimin hızını görüntü ile yakalamaya çalışan iletişim sihirbazları, mesajı ulaştırdıkları alıcının anlık algısına bu görsellik yöntemiyle seslenir seslenmez, alıcının “hakikat” istediğinin de farkında olmasıyla birlikte içi dolduracak yüksek fikirlere gereksinim duymakta. İşte burada rekabetin diz boyu olduğunu görmekteyiz. Öğrenme, fikir ve hizmet geliştirme rekabetinin boyutunun görselliği tamamlayacak kıvamda olması bekleniyor.

İşe alınmalarda beden dili, kılık kıyafet, oturup kalkma gibi faktörler anahtar, evet, biliyoruz ama, “Yaşamdan ne bekliyorsun?; Neden bu kariyeri seçtin?; Nasıl bir iş modeli ile başına geçeceğin departmanı yöneteceksin?” sorularının içini doldurmak ise ayrı bir ustalık ve beceri.

Psikolog Albert Mehrabian bir yazısında iletişimin yüzde 93’ünün sözsüz olduğunu söylerken, John Berger de “Görmenin Yolları”- Ways of Seeing adlı kitabında, “Görme sözcüklerden önce gelir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakar ve tanır” açıklamasında bulunur.

Gazete haberciliği ve görsellik

Biliyor musunuz, bir gazete haberin yüzde 70’inin fotoğraftan ibaret olduğunu. Gazetelerin yazı işleri yönetmenleri muhabirlerin yaptıkları haberlerin önce fotoğraflarını görmek isterler. Hatta çoğu zaman fotoğrafın haberi yapılır. Fotoğraflarda yüzlerin baktığı cepheler, fotoğrafın kadrajları haberi etkileyen unsurlar olarak bilinir.

Bugün gazete ve dergilerde bu özelliklere ne kadar dikkat ediliyor ondan pek emin değilim ama, bu konuda birşeyler öğrendiysem, hiç görevim olmadığı halde, muhabirken “üstüme vazife” edinip Bab-ı Ali’nin en iyi teknik adamı diye tanınan Tevfik Yener’den fotoğraf kullanımıyla ilgili çok şey öğrendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Herşeyde olduğu gibi, bu konuda da çok şey öğrenmek acı verse de “öğrenmek” dünyanın en güzel şeyi.

Ama gene de biliyorum ki, “show biz” çağındayız ve dikkat edin bakın görsellik hep kazanan olacak. “Cilalı imaj devri”nin silahı görsellik ve onun ambalajı fotoğrafa hoşgeldin diyelim 2015’te.

İletişimin bu kodlarıyla yol alacak bizim sektörün mahallesinde bu yıl.

Hepinize bol iletişimli bir yıl dilerim. Bir sonraki aya kadar kalın sağlıcakla…

 

Dr. Zehra Güngör Twitter hesabına ulaşmak için lütfen tıklayın

Non Paris ve Laleper Aytek

Fotoğraf ile ilgilenenler için ayın çok güzel sergilerinden biri Fransız Kültür Merkezi’nde. Sanatçının kendi tanıtımı ve basında çıkan yazılarıyla paylaşıyorum. En güzeli sizin görmeniz ve değerlendirmeniz…

Laleper Aytek’in geçtiğimiz ay Fransız kültür Merkezi’nde açılan sergisi “Non Paris” 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak. Sergide fotoğrafçının Paris’te iki yıl boyunca sürdürdüğü fotoğraf çekimlerinden 63 siyah-beyaz fotoğraf yer alıyor. Sergiyle birlikte fotoğrafçının “non paris” adlı bir fotoğraf albüm kitabı da Aralık başında yayımlandı.

LALEPER AYTEK || NON-PARIS

Kentler her yeni ziyaretçisine farklı biçimde ‘Hoş geldin’ der. Herkesle başka türlü konuşur ve her ziyaretçi her söylediğini duymaz. Bazı söyledikleri herkesin kulağına ulaşırsa da, kimi laflarını ancak bazı insanlar duyar. Kimi kentler çok gevezedir. Kimileri ise herkese her şeyini göstermez, hatta neredeyse saklar. Gizemli, albenili kentler pek çok güzellik sergiler ama bir yandan da çok şey gizler gözlerden.

Paris tanınması kolay (gibi) görünen, vitrini ününe layık bir kenttir. Vitrinini geçip derinliklerine daldıkça herkesin bildiği Paris imgesine durmadan bir şeyler eklenir. Bir şehrin derinleri belki de fotoğrafçı için cesaretli bir iç(e) bakış da olabilir; hep beklediği bir ses, bir itiraz, bir ihlal ya da kavuşma; kendine…

10354234_801120353266845_743368146945770251_n

Laleper Aytek, 2012 ile 2014 arasında Paris’e dört kez gitti. Çekimlerini Paris’te yapmakla birlikte Paris’i çekmedi. Bu projesinde bir turist olarak geldiği bu şehir üzerinden “non” görüntüleri aracılığıyla aynadaki kendine bakmaya çalıştı. 2012’deki ikinci ziyareti birinciden oldukça farklı, şehrin ruhuna dokunduğunu, şehir üzerinden kendine de biraz daha içerden bakmaya başladığını düşündüğü bir ziyaret oldu. Projesine bu yolculukla birlikte (adını çok sonradan koysa da) başlamıştı bile…

10882111_725572400845767_2099014598079487928_n

Fotoğrafçı “non paris”le birlikte; hiç tanımadığı, dilini bilmediği bir coğrafyada; bazen kırılgan, kimi eğreti olsa da, uzun zamandır belki de ilk defa cesaretli bir iç(e) bakışın, kendine ait duymayı beklediği bir sesin ya da itirazlarının kapısını aralamaya çalıştı.

Görüntüler kendi tekinsizliklerinde, zoraki buluşmalara teslim edilmediklerinde; bir fotoğrafçı için unuttuğu bir ses, hiç görmediği bir yüz ya da beklenmedik bir karşılaşma olabilir, ilk defa yürüdüğü bir sokaktaki bir görüntünün kenarındaki ufacık bir ayrıntıdan hiç tanımadığı bir duyguya dair de olabilir, kaçılmış, göz ardı edilmiş, hatta yok sayılmış ve belki yıllardır yüzleşilmemiş.

Fransız Kültür Merkezi’yle birlikte Koç Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi tarafından da desteklenen projesinde Laleper Aytek yeni (dışardan) bir ziyaretçi olarak Paris’te çektiği “non” görüntülerinde Hoffmannstall’ın söylediği gibi, “hiç yazılmamış olanı okumayı”, farklı bir kayıt yapmış olmayı az da olsa becerebilmiş olmayı diliyor.

10417749_801451749900372_4570782826548009659_n

Aşağıda Zeynep Oral’ın anlatımıyla, sergi….

Laleper’e rağmen Paris
Laleper Aytek’in “Non – Paris” adı 14. kişisel fotoğraf sergisi Fransız Kültür Merkezi’nde Koç Üniversitesi’nin katkılarıyla açıldı .
Sanatçı bu sergide, hiç tanımadığı, yabancısı olduğu, dilini bilmediği bir coğrafyaya, bir ortama savrulmuş… Niyetini sanki baştan açığa vuruyor:
Bu sergiyle, bir kenti keşfetmekten çok, kendi deyişiyle “bazen kırılgan, kimi eğretiolsa da uzun zamandır belki de ilk defa cesaretli bir iç(e) bakışın, kendine ait duymayı beklediği bir sesin ya da itirazlarının kapısını aralamaya” çalışıyor.
Serginin isim anası Zeynep Avcı“Hayır – Paris” dese de sanatçıya rağmen, tuhaf bir biçimde, bu fotoğraflar buram buram Paris kokuyor!
İnsanlar, mekânlar, sokaklar, kaldırımlar, ışıklar, gölgeler… Siyah beyaz fotoğraflarda, büyütülmüş ayrıntılarda, Paris’in görüntüsünden çok ruhuna bakıyormuşum duygusuna kapılıyorum… Duvardaki çatlak, bakıştaki umut, ellerdeki bezginlik, camekândaki ışık, bedendeki yorgunluk, eteğin kıvrımlarındaki iştah, kaldırımdaki su damlası, kurulu sofra, çocuğun saçlarındaki afacanlık… Üst üste bindirmeler… Aynalardan, camlardan, sulardan yansımalar… Her biri ve her birindeki sayısız ayrıntı, nice anlatıya, nice önermeye, nice duyguya gebe…
Fotoğraflara baktıkça, söylenmeyeni duymaya, gösterilmeyeni görmeye, anlatılmayanı dinlemeye başlıyorum. Fotoğrafın gizi bu olsa gerek.
Laleper Aytek sergisi 31 Ocak’a dek sürüyor. Kaçırmayın!

Lalepar Aytek Kimdir?

Laleper Aytek Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Ekonomi Bölümü’nü bitirdikten sonra, Sosyal Ekonomi alanında yüksek lisans çalışmalarına devam etmek üzere gittiği Oslo Üniversitesi’nde daha çok fotoğrafa yöneldi. Fotoğrafla üniversite yıllarında başlayan ve giderek derinleşen ilgisi nedeniyle 90’lı yılların başında Türkiye’ye döndü ve kendi stüdyosunu açarak reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladı. 1998’de Türkiye’nin ilk kapsamlı dijital fotoğraf stüdyosunun kuruluşunda fotoğraf ve reklam yönetmeni olarak görev aldı. 2009’da bu yana Koç Üniversitesi, Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü’nde (MAVA) fotoğraf üzerine dersler vermektedir.

2000 yılından bu yana fotoğraf yazılarında, öznellik kapsamında “görme biçimleri” ve “fotoğraf tarihi” üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu temel yaklaşımını “Fotoğraf Tarihi Kanonunu Yeniden Düşünmek: Öznellik Üzerine Bir İnceleme” başlıklı yüksek lisans tezinde ayrıntılandırarak geliştirmiştir. Yayınlanmış çalışmaları arasında fotografik düşünce üzerine yazılarını biraraya getirdiği Kendine Ait Bir Fotoğraf (2005) ile Palimpsest Istanbul (2010) ve Issız (2013) fotoğraf albümleri sayılabilir. Aytek 1991’den bu yana 13 kişisel sergi açtı ve 22 grup sergisine katıldı.

Website

Son Umut

Son Umut filmi soluksuz izlenecek bir film olmuş.Çok önemli bir tarihi olayı yabancı bir gözle bu kadar tarafsız ve incitmeden çektikleri için emeği geçen herkese teşekkür borçluyuz. Bizim tarihimiz de çok önemli günlerin yaşandığı, büyük kayıplara neden olan Çanakkale savaşı ve sonrası işlenirken 1. Dünya Savaşının neden olduğu vahşeti insani yönden değerlendiren Russell Crowe filmden çıkarılacak derste;herkese son umut olarak sunuyor. Hikaye  barıştan yana bir anlatım içinde.
son-umut
Avustralyalı bir çiftçi olan Connor’ın (Russel Crowe) Çanakkale Savaşı döneminde cepheye gönderdiği üç oğlunu ölü ya da diri bulmak istiyor, Türkiye’ye gelerek  savaşın gerçekleriyle yüzleşiyor.
Döneme ait bir mektuptan öğrendiği gerçek bir yaşam öyküsünden esinlendiklerini söyleyen ünlü oyuncu Russell Crowe, bu kez yönetmen koltuğuna oturarak, bir Anzak torunu olduğunu ve bu hikayeyi anlatmak istediğini söylüyor verdiği röportajlarda.

Filmde evlatlarını bulmak isteyen acılı baba Sultanahmet’e ve Çanakkale’ye kadar uzanıyor ve önce düşmanları sandığı subaylar Hasan (Yılmaz Erdoğan)  ve Cemal (Cem Yılmaz)  ile sonradan dost oluyor, ön yargılarını yıkıyor…

Kurak arazide kuyu suyunu hisleriyle bulma konusunda özel bir yeteneğe sahip olan Connor, kendi evlatlarının hangi toprağın altında olduğunu da eliyle koymuş gibi bulurken, film cesurca savaşın acımasızlığı ile anlatılıyor.

Dönemin hem dini, hem kültürel hem de Cumhuriyet’e yaklaşan dönemsel temalarının hiçbirine saygısızlık edilmemiş, unutulmamış. İşgal direnişi de perdeye çok iyi yansımış. İstanbul’da işgal güçlerine karşı düzenlenen sokak protestoları, Kuvayi Milliye yürüyüşünün filme eklenmesi kaydadeğer olmuş. Bu konularda Türkiye ile uzun ve samimi ilişkiler içerisinde olduğunu söyleyen senarist  Andrew Knight ve Andrew Anastasios‘un katkıları çok olmuş.

Yönetmen: Russel Crowe
Oyuncular: Russel Crowe, Olga Kurylenko, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, İsabel Lucas
Avustralya yapımı bir film…

Filmi izlemenizi özellikle tavsiye ediyorum. Aşağıda da Mustafa Balbay’ın pazar günkü güzel yazısını ekledim.Sevgiler…

6701

04 Ocak 2015 Pazar

2023 yılına dek, her yıl pek çok tarihi olayın 100. yılı… 2015’te bugün de güncelliğini koruyan üç önemli  100. yıl var; Sarıkamış Harekâtı, Ermeni dramı, Çanakkale zaferi.
Her biri tarihimize çok farklı bakmamızın, dünyada farklı algılarla karşılanmamızın kapısını açan bu üç olayı, 100. yılda aklın ve bilimin ışığında en gerçekçi şekilde anımsamak, yeni kuşaklara taşımak, geleceğimiz açısından çok önemli.
1912-1913 Balkan Savaşı’nın ve göçünün yaralarını saramamış Osmanlı, 22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 arasındaki Sarıkamış Harekâtı’nda 60 bin gencini yitirdi.
200 yılı aşkın süredir sürekli toprak kaybeden Osmanlı, Anadolu’nun derinliklerinde de Ermenilerle sorun yaşayınca 14 Ermeni mebusunun da bulunduğu İstanbul Meclisi’nden 24 Nisan 1915’te büyük acılara neden olan Ermenilere zorunlu göç yasasını çıkardı.
1699 Karlofça’dan beri her savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı, 1915’in ilkbaharından sonbaharına dek Çanakkale’de kimliğini bulan bir zafer kazandı.

***

2015’te, üç 100. yıla nasıl bakacağız?
Cervantes’in, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim sözünü tarihe uyarlamak gerekirse şunu söyleyebiliriz:
Bana, 2015’in üç 100. yılına nasıl baktığını söyle, sana siyasi görüşünü söyleyeyim…
Zira her üç olayın da bugünkü siyasi yelpazenin renklerine açık ya da koyu tonlarda karşılık gelen yönleri var.
Bu yılın tarihsel konularını oluşturacak bu olaylarla ilgili çok yazıp çizeceğiz. Ben de siyasi kimliği olan bir yazar sorumluluğu içinde kütüphanemi buna göre yeniden düzenledim.
Russell Crowe’un başrol oynadığı, ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu Son Umut filmini de yukarıdaki düşüncelerin ışığında izledim. Filmin senaristleri Andrew Anastasios ve Andrew Knight’ın Türkiye’yi, Anadolu topraklarını, tarihini çok iyi bildikleri, bunları perdeye yansıtırken olağanüstü bir duyarlılık ve incelikle hareket ettikleri filmin her karesinden anlaşılıyordu.
Film, Çanakkale Savaşları’nın bitiminden 4 yıl sonrayı, 1919’u anlatıyor. Olaylar Avustralya’dan 3 çocuğunu Çanakkale’ye göndermiş, dönmeyince aramaya çıkmış baba Connor’ın çabası etrafında dönüyor. İstanbul’un İngiliz, Batı Anadolu’nun da Yunanistan işgali altında olduğu o dönem tüm gerçekliğiyle yansıtılmaya çalışılmış. Bunun yanında yakında Mustafa Kemal’in geleceği de güzel, izleyene heyecan veren bir motifle işlenmiş. Anlaşılan “elin yabancısı” Mustafa Kemal’e “bizim yöneticilerimizden” daha saygılı!
İngilizlerin o emperyal, yenilgi kabul etmez yanları da vurgulanmış; İngiliz subay İstanbul’u işgal etmiş olmanın da güveniyle, “Çatışmaları kaybettik ama savaşı kazandık” diyor.
Ama film Çanakkale’nin, az sonra kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözü olduğunu da hissettiriyor.

***

Bütün bunlardan öte filmin özünü, savaşın vahşeti oluşturuyor. 40 milyonu aşkın insanın yaşamını yitirdiği 1. Dünya Savaşı, pek çok “ilki” de içeriyor. Bunlardan biri, dünyada ilk kez savaşın sadece cepheyi değil tüm taraf ülkelerin yaşamını etkilemesi. Bir başka deyimle cephenin, insanların yaşadığı tüm coğrafyalar olması. Bu da kayıpların korkunç boyutta katlanmasına neden oldu.
Russell Crowe bize 21. yüzyıldan 20. yüzyıla nasıl bakmamız gerektiğine ilişkin son bir umut sunuyor. Önce insan deyin, önce yaşam deyin, diyor. Savaşta can veren bir askerin arkasında o acıya dayanamayıp yaşamına son veren anne, yaşamını oğluna adayan baba var, diyor.
Samimiyetle söylemek gerekirse teşekkürler “Russell” kardeş… Sözcük oyunuyla selamlamak gerekirse sağ olasın “Asıl” kardeş!

Zara ve Rosalia Mera’nın Girişimcilik Öyküsü…

Bu gün hepimizin bildiği mutlaka ürünlerini, alıp kullandığı devleşen marka Zara ve kurucusu Rosalia Mera’nın  girişimcilik öyküsünü, kendisinin, kocasının şimdi de ceo larının başarılarının sırlarını anlatmak istiyorum.Ben de zaman zaman farklı şeyler duyuyordum, tam olarak yeni öğrendim. Sizlerle paylaşmak Roselia Mera’nın örnek alınacak hikayesini anlatmak isterken. Yeni yılın ilk girişimcilik yazısına yakışacak unutulmayacak bir öykü. Önce Roselia Mera’nın ki….

İspanyol tekstil devi Zara’nın kurucusu, Inditex firmasının patronu Rosalia Mera, geçtiğimiz yıl  69 yaşında hayatını kaybetmişti. 5 milyar euroluk servetiyle dünyanın en zengin kadınları arasında yer alan Mera’nın, tüm girişimcilere örnek olabilecek bir başarı ve hayat hikayesi var.

1944 yılında doğan Rosalia Mera, 11 yaşında okuldan atıldı ve kaderini değiştirecek mesleğe terzilik yaparak adımını attı. 20’li yaşlarında hazır giyim girişimcisi olacak birikime sahip oldu. O zamanki kocası, şimdi dünyanın en zengin beşinci adamı olan Amancio Ortega ile hazır giyim işine girdi. İlk ürünlerini evinin oturma odasında dikti.

İlk dükkanını, 1975’te 31 yaşındayken İspanya’nın La Coruna kentinde açtı. Dükkana, Zara adını verdiğinde belki de bu markanın dünya devi olacağını tahmin edemiyordu.

Zara mağazalar zincirleri şeklinde İspanya’da büyüyünce, Rosalia Mera ve eşi  Amancio Ortega  başka markalar üretmeye başladı. 1985 yılında hazır giyim perakendeciliğinde yenilikçi bir firma olarak anılacak Inditex‘i kurdu.

Inditex Avrupa’da ve dünyada yayılırken, 90’larda da Türkiye pazarına Zara markası ile girdi.

2001’de Rosalia Mera, kritik bir karar alarak şirketi halka açtı. Bu hamleyle 600 milyon dolar gelir elde ederek dünyada büyümeye başladı.

Rosalia Mera, Amiral gemisi Zara markasıyla “fast fashion” (hızlı moda) kavramının önemli temsilcisi oldu. Moda trendlerini belirleyen defilelerde sergilenen ürünleri defilelerden hemen sonra mağazalara getirdi.

1991’te Massimo Dutti markasını satın alan Inditex, bu markayla 2004’te Türkiye’ye girdi. Türk tüketicilerin yakından tanıdığı Bershka da dahil olmak üzere, 8 marka ile 2012’de 21 milyon dolar ciro elde eden dünyanın en büyük hazır giyim perakende firmasından biri oldu.

Bu büyük başarıyla birlikte Rosalia Mera, Forbes en zenginler listesinde 6.1 milyar dolar servetiyle yer aldı. Mera bu rakamla, dünyada bu zenginliği kendisi yaratmış, kendisine miras kalmamış en zengin kadın oldu.

Rosalia Mera, sosyal sorumluluk projeleriyle de anılıyordu. Kanser tedavisi için bir şirkete ortak olan Mera yeni doğmuş çocuklar için parmak izi sistemi gelişten bir şirkete de ortak oldu. Meşhur Bulgari Hotel‘de de hisse sahibi olan Mera, İspanya’da genç caz şarkıcılarını keşfeden bir yarışmanın da kurucusu oldu.

Rosalia Mera’nın girişimcilik fikri ile başlayan Zara öyküsü, kocası ile büyüyor, ikisinin katkılarıyla devleşiyor.Daha sonra da halka açılan bir şirket oluyor.Karı koca anlaşamayıp ayrılsalar da şirket başarıları devam etmekte.

Zara’nın hedef kitlesi B ve C grubu kadar A grubunu da kapsıyor. Fiyatların ucuz olması, A grubu müşterilerin Zara’dan alışveriş etmeleri için bir engel değil, çünkü tanınmış İtalyan markalarının ürünlerinin benzerlerini -kalite olarak olmasa da- 1/10 fiyatına Zara’dan alabiliyorlar. Zara’nın tasarım ile ilgili hamleleri proaktif olmaktan ziyade reaktif. Esinlendikleri model başka bir markanın modeli olabileceği gibi mağazalarına gelen müşterinin kıyafeti de olabilir. Bu yüzden Zara tanınmış tasarımcılardan ziyade 250 civarında genç tasarımcıyla çalışıyor. Ve bu tasarımcılar dünyadaki bütün Zara mağaza müdürleriyle irtibat halinde. Bu şekilde en çok satan modelleri anında görebiliyorlar.

Zara, Londra’da, Regent Street’te ilk açıldığında mağazaya akın eden İngilizler, bir hafta sonra tekrar mağazaya uğradıklarında beğendikleri modelleri bulamamışlardı. Zara mağazalarında ürünler raflarda en fazla 2-3 hafta duruyor. Zara’nın sahibi Amancio Ortega, “Kıyafet de ekmek gibidir, durdukça bayatlar. O yüzden tasarımlarımızı mağazalarda uzun süre tutmuyoruz” diyor.

Zara korkunç büyüklüğüne rağmen (1000’in üzerinde mağaza ve 5 milyar euro ciro) çok hızlı davranıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde beğendikleri bir tasarımı maksimum 4 hafta içerisinde üretip, bütün mağazalarına sokabiliyorlar. İspanya turnesinde Madonna’nın ilk konserde giydiği kıyafetler son Madonna konserinde Madonna hayranı genç kızların üzerindeydi. Ve bu kıyafetlerin etiketi tabii ki Zara’ydı.

Zara’yı Zara yapan felsefe çok basit: Sürekli yeni tasarım (yılda 12.000, en büyük rakibi H&M’de bu sayı 4.000), az stok ve biten modellerin yerine -çok satsa bile- yeni modeller. Bu anlayış, üniforma gibi herkesin sırtında aynı Zara modellerini görmemizi engelliyor. Her iki haftada bir mağazalara yeni ürün gelmesi de Zara mağazalarının düzenli ve sık olarak tüketiciler tarafından ziyaret edilmesini sağlıyor. Bu da tabii ki satışa yansıyor. Her modelden az sayıda üretildiği için  ürünlerle ilgili “yok satıyor” imajı oluşmuş tüketiciler arasında. Ve beğendikleri bir model oldu mu, bu indirime kalmaz, biter korkusuyla hemen satın alıyorlar. Bu da Zara ürünlerinin büyük bir bölümünün -yüzde 82- normal etiket fiyatından satılmasını sağlıyor. İndirimde satılan ürünlerin oranı yüzde 18. Zara’nın en büyük rakibi H&M de dahil olmak üzere, sektör ortalaması yüzde 35. Bu durum haliyle Zara’nın kârlılığına da yansıyor. Zara az stok taşıdığı için Zara’nın stok maliyeti de çok düşük.

Zara’nın başarısının sırrı, karı kocanın başlattıkları, hızlılık, devamlı yeni tasarım, iyi perakendecilik, fikirlerinin, stratejilerinin  doğru uygulanmasında…Ben de sizlere çok iyi tanıdığımız bu markanın hikayesini özetlemek istedim.Herkese neşeli hafta sonları diliyorum, bir ara da Zara’lara uğrasam fena olmaz ne dersiniz…

Yeni Yılda Eğlenceli, Neşeli Umutlar…

2015 Girerken gönlüm yeni, tatlı huzurlu,  umutlarla dolu, daha iyi sosyal ve ekonomik şartlar içinde, daha huzurlu, daha adil, ülkemizde ve tüm dünyada barış içinde  bir yıl geçireceğimize inanıyorum, inşallah yanılmam…Yüzlerimiz gülsün, neşemiz,daim olsun, benim minik prensim gibi, eğlencemiz bol olsun.Özellikle onlardan, onlarla geleceğin güzel olacağından umutluyum.Herkese sevgiler, mutlu, sağlıklı, neşeli, huzurlu bir yeni yıl diliyorum…

10701933_10154597173865323_7909903426611643609_nMinik prensim  hızla büyüyor, artık beş yaşında.11 Eylül’de yeni yaşına  bastı. Seneye okula başlayacak. Sakin  ve huzurlu bir çocuk. Yaramaz değil, kıskanç, hırçın, hiç değil.

1174528_10154772687930323_5214749689707858703_nArkadaşları ile uyumlu. Müzik ile arası çok iyi. Mırıl mırıl şarkılara eşlik ediyor.

945762_10153104643090323_414842603_n

Önceleri Latin Müzik meraklısı idi, sonra Türk Pop, şimdide Yabancı Pop müziği daha çok seviyor.DSC_0019Okulunu seviyor, arkadaşlarını seviyor, evini seviyor.İnsanları seviyor, hayvanları seviyor.

10711051_10154658876465323_8563489215137631991_nGeçen ay hocası bir mesaj yollamış.Aslan’ı anlatan bir mesaj. Mesajda en hoşuma giden Aslan ile ilgili; hocasının  “eğlenceli ve neşeli bir çocuk “ tanımı yapmış olması.

1 (44)

Evet Aslan neşeli ve eğlenceli bir çocuk.Harika; hep neşeli olsun, hep güler yüzlü olsun.Hep iyi huylu olsun.Hep mütevazi,onurlu, gurur duyulacak olsun.

559725_10153261361070323_2081951182_n

Çocuklarımızın neşesi bizim neşemiz, mutluluğumuz. Gelecek onlarla güzelleşecek.

IMG_1838Onunla her buluştuğumuz da  farklı bir program yapmaya çalışıyoruz.

1794730_10153017793369311_2979506931880062350_n

Kidzmanya çok eğlendiği güzel vakit geçirdiği yerlerden biri. Müzik de en büyük tutkusu. Kendi kendine de, müzik dinleyerek şarkılara eşlik ederek, hem kendini hem çevresini çok iyi eğlendirebiliyor.Bazen çalmayı da denemiyor değil!!!!! Bu yıl programımızda  çocuk korosu çalışmaları var.

942709_10152833076840323_1357279573_n

Sizler nasıl düşünüyorsunuz bilmiyorum ama, ben hemen büyümelerini hiç istemiyorum, hatta hiç istemiyorum. fotograf (127)Hep böyle, saf, temiz, çocuk beyinleri ve narin minik bedenleri ile kalsalar.O minicik, tatlı muzip yüzleri, elleri,her şeyleri küçükken çok güzel.

1743688_10153876134435323_1787571493_n

Ama büyüyorlar, büyüyecekler,  mutlulukları, neşeleri,iyi yürekli gönülleri de onlarla büyüsün. Hep iyi, dürüst, sevgi dolu eğlenceli kalsınlar.Biz de onlarla gelecek güzel günlerin hayalini yaşayalım.Yeni yılda yeni umutlarla, sevgilerle…