Julie&Julia ile Yemek’te…

Dün akşam; harika bir film seyrettim, hem de bir yandan balıklarımı hazırladım ve fırında pişirdim, salatamı özenerek yaptım,ve bu güzel yemek eşliğinde de Merly Streep’in  filmini seyrettim. Benim için mükemmeldi.Nasıl atlamışım bu çok güzel filmi bayıldım.D-Smart kanallarından birinde  oynadığını görünce hemen takıldım.Ve güzel sofralara, sevgi dolu mutfaklara, dostlarla kutlanan yemekli davetlere daldım. Hem de çok sevdiğim oyuncularla birlikte; Julie ve Julia’nın yaşanmış gerçek hikayesi içinde…

Meryl Streep as "Julia Child" in Columbia Pictures' JULIE & JULIA.

İki gerçek hikayeden yola çıkan film, farklı zaman dilimlerinde yaşayan ve kendi zaman dilimlerinde benzer mücadeler vermiş olan iki kadının hikayesini merkez alıyor. Zaman ve mekan olarak ayrı olsalarda hayatları iç içe geçen bu iki kadın, bizlere tutku ve cesaretle herşeyin başarılabileceğini gösteriyor. Başrollerinde sinemanın yaşayan efsanelerinden Meryl Streep ve başarılı oyuncu Amy Adams’ın yer aldığı filmde komedi, dram, romantizm gibi farklı türler bir arada kullanılmış…

Nora Ephron yönetmenliğinde; 2009 yılında çekilmiş filmde ,diğer rollerde, Stanley Tucci ve Jane Lynch oynuyor.

Julie-Julia

Hikaye gerçek olunca ben de hemen araştırıp daha fazla öğrenip keşfetmek istedim, o zaman da gerçek Julie’yi ve Julia’yı tanıdım, onları tanırken de yine çok başarılı güzel blogların içinde kayboldum. Hem de  yemek , seyahat bir arada, sadece güzel değil, sağlıklı az kalorili  yemekler anlatan  blogların içinde, filmi seyrederken de   sonrası da çok keyifli idi, paylaşıyorum, sevgilerle, güzel sofralarla, iyi hafta sonları diliyorum.

Önce Hafif Tarif blogundaki yazıyı aşağıda paylaştım. Cafefernando da çıkan hem içinde filmi konusu yemeklerden biri olan tarifin linkini koydum, okursanız seveceğinize eminim.

Hafif Tarif > Filmler > Julie & Julia

Julie & Julia

20.Kasım.2009, GIA

Julie & Julia, başrollerinde Meryl Streep ve Amy Adams olan sıcacık bir film. Konu itibariyle, beni ve diğer yemek blogu arkadaşlarımı çok çok yakından ilgilendiriyor. Filmde Meryl Streep’in canlandırdığı,Julia Child karakteri gerçekten de bir yemek kitabı olan ve televizyonlarda yemek programları yapmış bir yemek yazarı. Kendisi 1912-2004 yılları arasında yaşamış ve 60lı,70li yıllarda Amerikalılar’a Fransız mutfağını tanıtmış. Yaptığı yemek programları gerçekten çok tutmuş ve beğenilmiş. Öyle ki 1963’te Emmy ödülü kazanmış. Birçok kitabı ve yemek eğitim kaseti var.

Julia Child, kocasının işi dolayısıyla gittiği Paris’te, Cordon Bleu adlı ünlü yemek okulunda eğitim almış. Sonra iki arkadaşıyla beraber, bir yemek kitabı macerasına atılmışlar. 1961’de kitapları basılmış. Kitap, bugün bile Amazon’da en çok satılan kitaplar listesinde 60. sırada. Bunların hepsi filmde yer buluyor. (Julia Child’ın daha ayrıntılı hayat hikayesini okumak isterseniz, buradan buyurun. Mesela boyunun 1.88 olduğunu bile öğrenebilirsiniz!)

julie_julia04

Julie ise, New York’ta yaşayan, kocasını seven ama işinden baymış bir kadın. Ayrıca iyi de yemek yapıyor, meraklı yani. Hayatında bir renk olsun diye, blog yazma fikrini çok beğeniyor; tabii konusu da yemek oluyor. Julie, Julia’nın çok sıkı bir hayranı. “Mastering the Art of French Cooking” kitabındaki toplam 524 yemek tarifini, tam 1 senede yapmayı hedefliyor. İşte bundan sonrası çok zevkli. Son derece iştah açıcı ve yemek yapma istediği uyandıran bir film. Ayrıca kızın bir blog yazarı olarak yaşadığı duyguları, eminim blog yazarı arkadaşlarım da tanıdık bulacaklardır:)

Bu arada, Julie Powell da gerçek hayattan bir kahraman. 1973 doğumlu Julie de iki tane yemek kitabı çıkarmış.

Julie_and_julia

Julia Child, filmde  çok abartılı bir tip olarak karşımıza çıkıyor; ama şöyle bir incelediğimde gerçek Julia Child’ın konuşma ve davranış tarzının aynen bu şekilde olduğunu gördüm. Abartılı rollerden çok hoşlanan benim için, Meryl Streep’in harika oyunculuğuyla birleşen Julia karakteri son derece eğlenceliydi.

Bu siteden biraz hoşlanan herkesin seyretmesini şiddetle tavsiye ediyorum. İşte gerçek Julia Child:

gercek julia child

Ve işte gerçek Julie Powell:

julie powell

2014 Türkiye’nin Kadın Girişimcileri

Bir Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması daha neticelendi.Sekizinci kez, yarışmanın neticelerinin belirleneceği geceye katıldığımda yine her sefer ki gibi çok heyacanlıydım. Katılanlar arasında her zamankinden daha çok;  iyi tanıdığım, arkadaşlarım, dostlarım,ve de çok sevdiğim  pırıl pırıl genç girişimciler vardı. Onların heyecanını ben de onlar gibi hissettim, diyorum, ama tabii onların ki çok daha yoğun duygular, heyecanlar içinde olduğu kesin.

10653857_10152948509494311_6341577360840557061_n

Ödül gecesine katılanlar içinde;  benim gibi heyecanla bekleyen Kagiderli arkadaşlarım, önümüzdeki senelerde girmeyi hedefleyenler, bu sene girip ama kazanana kadar girmeye devam edeceklerini söyleyenler, henüz girişimci olmamış ama girişimci olup bu yarışmayı da şimdiden hedef koyanlar, yarışmaya katılıp neticesini bekleyenler ve onların yakınları vardı. Herkesin birbirinden farklı yoğun heyecan içinde olduğu dün gece neticeler açıklandı. 17 firma finale kalmıştı, ve 6 firma ödül aldı.Kazananların hepsi birbirinden değerli iş fikirlerini,  çalışmalarını,  bizlerle paylaştılar.Dört firmayı temsil eden kadınları tanıyordum, girişimcilik hikayelerini ve çalışmalarını çok iyi biliyordum.Onlara çok çok sevindim, ilk kez tanıdığım ve hikayelerini de dün öğrendiğim iki kadına da, çalışmalarına, işlerine duydukları aşka da hayran oldum. Ne mutlu sizlere…  Sizden sonrakilere, bütün girişimci kadınlara harika örnek oldunuz, defalarca kutluyorum.Çok gurur verdiniz, mutluluk kattınız, sevgiler..

10702055_10152948503559311_8892205066237357427_n

 

  1. Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması Ödülleri Sahiplerini Buldu
    26.09.2014 13:27:05

KAGİDER, Garanti Bankası ve Ekonomist Dergisi işbirliği ile 2007 yılında hayata geçirilen Türkiye’nin Kadın Girişimci Yarışması 25 Eylül günü Conrad İstanbul Otel’de 8. kez gerçekleştirildi.

Birbirinden başarılı kadın girişimcileri buluşturan ödül töreninde dört kategoriden altı birinci seçildi. Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Nafiz Karadere, KAGİDER Başkanı Gülden Türktan ve Ekonomist dergisi Yayın Direktörü Rauf Ateş’in açılış konuşmalarının ardından kadın girişimciler ödüllerini aldılar.

Türkiye’deki kadın ve erkek işgücü oranlarına konuşmasında yer veren Karadere kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğe değindi ve “biz Garanti olarak, toplumu oluşturan iki yarımın ancak el ele verip yürüdüğünde bir tam edeceğine, eşitsizliği yok ederek “gerçekten” gelişebileceğine inandık ve bu yola baş koyduk. Bu çabayla hayata geçirdiğimiz yarışmada, bu yıl da inanılmaz başarı hikayeleriyle karşılaştık. Tüm katılımcılara gösterdikleri cesaret nedeniyle sonsuz teşekkürler” dedi.

Türktan konuşmasında kadın girişimciliğinin önemine vurgu yaparak “kadının “ben başardım” demesi bizler için çok anlamlı. Girişimcilikte kadın sayısının artması için çalışan bir sivil toplum kuruluşu olarak, kadının enerjisine inanıyor ve güç birliği içinde hareket ettiğimizde aşılamayacak engel yok diyoruz” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Konuşmasında dünyadan ve Türkiye’den istatistikler paylaşan Ateş Türkiye’de kadın girişimci oranının yüzde 7,5 olduğunu belirtti. Ateş konuşmasına “Türkiye’nin Kadın Girişimcisi Yarışması ve benzer başka girişimlerle, bu oranı birkaç yıl içinde yüzde 10’un üzerine taşımamız gerekiyor” diyerek devam etti.

KAGİDER ailesi olarak birinci seçilen tüm kadın girişimcileri ve finalistleri tebrik ederiz ve başarılarının daim olmasını temenni ederiz.

İşte 2014’ün birincileri:

Türkiye’nin Kadın Girişimcisi: Göknur Atalay

Türkiye’nin Kadın Sosyal Girişimcisi: Bedriye Hülya

Türkiye’nin Yöresinde Fark Yaratan Kadın Girişimcisi: İksir Sema Aydın ile Pınar Kaftancıoğlu

Türkiye’nin Gelecek Vaat Eden Kadın Girişimcisi: Başak Taşpınar Değim ile Rahşan Tan ve Leslie Kandiyoti Mori

Tutkuyla Okuduklarım;…Zeynep Oral

Ben biraz gazete, dergi bağımlısıyım. Hayatımda hep tutkuyla izlediğim, dergiler, köşe yazarları,  var. Bunlar ekonomi, seyahat, sanat, hayata dair yazılar yazan değişik yazarlar; bana  düşündürdükleri,  merak ettirdikleri, etkileri çok olan güzel insanlar; artık onları sırayla sizlere de anlatmalıyım. 5030-4-8-833a2Mutlaka sizler de tanıyorsunuz, belki takip de ediyorsunuz, ama ben yine de gönlümdekileri yazmak istiyorum.Bir zamanlar, yani yayınlanmaya başladığı 1972′ den itibaren, Milliyet Sanat Dergisi tutkunuydum ve sabırsızlıkla her ay dergiyi ve derginin yayın yönetmeni, kurucusu, Zeynep Oral‘ın yazılarını beklerdim, çok keyifle defalarca okurdum.Benim gençliğimin olmazsa olmazıydı, dünya penceremdi. Hayallerim, umutlarım, hedeflerim, tutkularım hep o günlerde gelişti.  Yıllarca dergilerimi taşıdım, sakladım. Sonra Zeynep Oral’ın kitaplarını da çok severek okudum. Tutkunun Romanı – Leyla Gencer , Esintiler, Uzakdoğu’m çok severek okuduğum romanlarından …Leyla Gencer’i çok beğendiğim, hayran olduğum sanatçıyı Zeynep Oral’dan okumak keyiflerin en güzeli oldu.Uzakdoğu’m da herkese tavsiye ettiğim, harika bir gezi ve serüven kitabı. Uzakdoğuyu Zeynep Oral’la keşfetmek müthiş, çok farklı, çok ilginç anılar, dolu. phpThumb_generated_thumbnail (1)Zeynep Oral’ın sanat olaylarına ilgisi, tiyatro aşkı,seyahat tutkusu,kadın  özgürlüğü için çabaları, ülkesine sosyal katkıları, çok zarif bir kadın, anne eş oluşu çok beğendiğim, yazıları, kitapları, sanat, kültür, tiyatro bilgisi, anıları, seyahatleri, röpörtajları, sanat eleştirileri, benim ona hayranlığımı hep artıran nedenler.Kitaplarını zaman zaman tekrar çıkarır, bazı bölümlerini yeniden okurum. phpThumb_generated_thumbnailSeneler önce, Ulus’daki evimizde otururken, elimde çantam ve Zeynep Oral’ın Uzakdoğum kitabı ile daire kapımı kapayıp, dışarı çıkmaya çalıştığım anda, karşı komşum ile karşılaştım.Çok sevdiğimiz Fransız anne, minik ikiz kızlar ve mimar babanın oturduğu karşı dairemizde; baba, kızlarını tutmaya çalışırken elimdeki kitabı görmüş,”aaa annemin kitabını almışsınız ” dedi. O an da aklıma ilk gelen bu benim kitabım ama; demek oldu. Sonra anladık ki Zeynep Oral benim çok tatlı komşularım ikizlerin babaannesi, mimar komşumuzun da annesi  imiş. Senelerce sıkı takipçisi olduğum, sadece , bazen sanat galerilerin de rastlaşıp merhabalaştığım sevgili Zeynep Oral bana bir o kadar yakınmış, malesef apartmanlarda insanlar birbirlerini bu kadar az tanıyorlar, işte. Sonraki günlerde bir kere apartmanda karşılaştık, konuştuk ama kısa süre sonra biz de taşınınca o şansımı da kaybettim. Şimdilerde  Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından takip ediyorum. indir (1)Ama henüz okumadıysanız  mutlaka bir ucundan yakalayın, okuyun takip edin derim.Ben de henüz okuyamadığım, Meslek Yarası‘nı ve O güzel İnsanlar kitabını mutlaka  okunacaklar listeme koydum.Hemen alıp okumak istiyorum.Size veda etmeden, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın  sevgili Zeynep Oral’ı çok güzel anlattığı “Sarı Ağıt”  şiirinin de içinde bulunduğu   bir röpörtajı da aşağıya ekledim. Sevgiler, sevgiler…

http://www.zeyneporal.com/kitaplar/kitaplar.htm

284757

Zeynep Oral’la yapılan bu söyleşi, Tetra İletişim tarafından, Sağlık ve Eğitim Vakfı (SEV) için üretilen “Buluşma” dergisinin 7. sayısında (Ocak 2011) yer aldı. Tülay Güngen tarafından gerçekleştirilen söyleşinin fotoğraflarını Cihan Aldık çekti. Sayfa tasarımı ve uygulaması Erdem Özkan tarafından yapıldı.

Zeynep Oral: Çok derin bir uzunluktur o

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Zeynep Oral (ACI ’64) için yazdığı ‘Sarı Ağıt’ şiirinde onu “Çok derin bir uzunluk” diyerek tanımlıyor. Zeynep Oral, yazdıklarıyla hepimize farklı bir derinlik katıyor.

Fazıl Hüsnü, ‘Sarı Ağıt’ın bir bölümünde Zeynep Oral’ı şu dizelerle tanımlıyor: “Uzakdoğu onun / Paris tiyatroları onun / Venedik’teki sandallar onun / Almanya’da / Rusya’da / En güzel filmler onun / Sanat uzun yaşamak kısa derler ya / Hepsinin ötesindeki yazılar onun / Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun / …” Zeynep Oral’la İzmir Amerikan Kız Koleji günlerinden Milliyet Sanat’a, Mrs. Blake’den Leyla Gencer’e, yazdığı kitaplardan gelecekteki projelerine kadar birçok şeyi konuştuk:

İzmir Amerikan Kız Koleji, size neler kattı, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

Toplumsal sorumluluk duygumun bu denli bilinmesinin en önemli nedenlerinden biri sanıyorum ki İzmir Amerikan Kız Koleji’nde okumuş olmamdır. Okulu bitirinceye kadar birçok toplumsal etkinliğe katıldık. Örneğin sağır dilsiz okulunda resim, cimnastik derslerine girip engelli çocukların yaşamına renk katmaya çalışırdık. Gecekondu bölgelerinde çöp toplamaya ve darülacezedeki yaşlılarla vakit geçirmeye kadar birçok toplumsal sorumluluk faaliyetinin içinde oldum. Bu tür duyarlılıkların gelişmesinde okulun payı çok yüksektir. Burada  dostluğu, arkadaşlığı, insan olmayı öğrendik. Bunda Mrs. Blake’in büyük emek ve katkısı vardır. Hiç unutmuyorum: Bir keresinde sınıf yüzüğü istiyorduk. Çok konuşkan biri olduğum için sözcülük görevi bana düştü. Mrs. Blake “Niye sınıf yüzüğü istiyorsunuz?” dedi. Ben de “Bütün sınıfların var, bizde neden olmasın?” dedim. O da bana “Bir şey başkasında var diye istenmez” dedi. Bu, bana hiç unutamayacağım bir hayat dersi oldu. Okulumuz, bu ülkenin her köşesini görme ve tanıma zorunluluğu ve sorumluluğunu da aşıladı bize. Daha ortaokuldayken Ankara, Antalya, Diyarbakır, Mardin gibi birçok şehre gittik. Yurdumuzu ve yurdumuzun gerçeklerini o yaşlarda tanımaya başladık. Okul yılları dendiğinde derslere ilişkin bilgilerin gelip geçtiğini ama hayata ilişkin verilen bilgilerinse kalıcı olduğunu görüyorum. Örneğin tarih öğretmenimiz Kemal Bey (Şeker Kemal) Karlofça Antlaşması’nın tarihini unutmamızda hiçbir sakınca olmadığını ama annelik üzerine okulda öğrendiğimiz bilgilerin kalıcı olması gerektiğini söylerdi. Bir de çok korku duyduğumuz biyoloji öğretmenimiz Samiye Hanım ve tarih öğretmenimiz Fikret Hanım vardı. Ben onlar sayesinde korku duyduğum hiçbir şeye saygı duymamayı öğrendim. Saygı duymak için sevginin gerekli olduğunu da yine o yıllarda öğrendim. Okul yılları deyince derslerden çok drama kulübü, tiyatro kulübü, okul temsilleri, gazete kulübü, okul gazetesi çıkartmak, edebiyat kulübü, modern dans kulübü, müzik kulübü, voleybol-basket takımı, atletizm yarışmaları, kahramanlık günleri geliyor aklıma. Onlar hayatımın en unutulmaz anlarıdır. Tiyatro kulübünde sürekli sahneye çıkardım ve bizim ayarımızda İngilizce konuşan okul olmadığı ve uzun boylu olduğumiçin hep erkek rollerini ben oynardım, çok keyifliydi.

Kolej sonrası Fransa’ya gittiniz. Biraz da o yıllardan söz eder misiniz?

ACI’dan sonra Paris’te Yüksek Gazetecilik Okulu’nu bitirdim ve aynı zamanda Sorbonne’da Tiyatro Araştırmaları Bölümü’ne devam ettim. Her iki okulda da çok değerli hocalar vardı ve bana büyük katkıları oldu. Yedi-sekiz yıldır Paris’te olup da tek kelime Fransızca konuşamayan Türk öğrencileri görünce çok şaşırdım. O yüzden kendimi Fransızca öğrenmeye ve okuldaki derslere verdim. Okuldaki sınıf arkadaşlarım çok donanımlıydı ve benden kat kat daha iyi eğitim almışlardı. Müthiş bir komplekse kapıldım ve onlara yetişebilmek için sadece okudum ve çalıştım. Oysa hayattan çok keyif alan, dans etmesini seven bir insanım. Ama Paris’te geçirdiğim üç yıl boyunca ne bir diskoya ne de bir gece kulübüne gittim. En büyük eğlencem konferans, konser, tiyatro, sinemaydı. O yıllarda Paris, 68’e hazırlanıyordu. Paris’teki bu politik iklim de beni çok etkiledi. Özgürlük, eşitlik ve dayanışma, vazgeçemediğim ilkeler oldu…

Yazmaya ne zaman başladınız?

Paris’te başladım. Paris kahvelerinde vakit geçirmeyip sürekli ders çalıştığımdan dolayı çok yalnızdım. O yüzden yazmaya başladım. Kendimi, yazarak daha iyi ifade edebildiğimi böylelikle keşfettim.

Kadınların bağımsızlığına özel bir önem veriyorsunuz. Ülkemizdeki kadın hareketinin de önemli isimlerinden birisiniz. Bu duyarlılık ne zaman ve nasıl oluştu?

Bu duyarlılık çok genç yaşlarda oluştu. Birbirine deli gibi aşık annem ve babam vardı. Gelin görün ki, babam işe giderken, annem onu geçirirken “Semih, eve para bırakır mısın?” derdi ve ben çocuk halimle buna bozulurdum. Ortada bir haksızlık vardı. Kararımı o zaman verdim. Ben kimseden para istemeyecek, kendim para kazanacaktım…. Babamı 17 yaşındayken kaybettim. Annem, hem annem hem babam hem de hayattaki en yakın arkadaşımdı. Milliyet’ten kovulma sürecinin hemen ardından annemi kaybettim. Bazen “Acaba benim üzüntüm mü onu bu kadar çok üzdü de hastalandı?” derim.

Sizce Türkiye’nin kültür–sanat alanında dünyadaki yeri nedir?

Türkiye’nin dünyada sinemadan müziğe, tiyatrodan modern dansa, plastik sanatlara kadar birçok alanda önemli yeri var. Bence bu durumun en farkında olmayan ülke ise Türkiye. Bugün Almanya’da Fazıl Say’a ilişkin Türkiye’den çok daha fazla yayın yapılıyor. Aynı şey Orhan Pamuk ve diğer birçok sanatçımız için de geçerli.

Peki, ülkemizin bu değerlerine neden bu kadar uzak duruyor, onları yeteri kadar sahiplenemiyoruz?

Ben medyamızın bu konuda görevini yeteri kadar yaptığına ve sorumluluklarını yerine getirdiğine inanmıyorum. Sanat eleştirisi bence çok yetersiz. Popüler ve magazinsel sanat olayları ön plana çıkartılıyor. Daha doğrusu ucuz, kolay ve yoz olan yüceltiliyor. Her olay sansasyon ve magazin haberlerine alet ediliyor… Ancak sanatçılar dünyasında da yanlışlar yok değil! Birçok sanatçı, şan-şöhret uğruna gereksiz medyatik ilişkilere giriyor; yaptıkları işten ve ürettiklerinden çok kendilerini ön plana çıkarıyorlar. Birçok sanatçı, kültür-sanat yayınlarını kendileriyle ilgili bir haber ya da yazı çıktıysa takip ediyor. Her şey reyting uğruna yapılır oldu!

Bu magazin ortamından kurtulmanın ve gerçek değerlerimizi tanımanın bir yolu yok mu?

Elbette var. Özellikle internet siteleri bu anlamda çok değerli. İnternet ciddi bir olanak. Birçok internet sitesinde gerçek sanatçı ve sanatseverler, klasik müzikten plastik sanatlara birçok alanda çok düzeyli paylaşımlarda bulunuyor, tartışmalar yapıyorlar. Buralardaki tartışmalar, gazetelerde okuduklarımızdan çok daha değerli ve verimli. Bu alandaki kaliteyi daha da artırabilmek için sanatçıların ve kurumların sağlam bir duruşu olmalı: “Benden söz edilsin de nasıl olursa olsun anlayışı”na artık son verilmeli. Türkiye’de kimse kimseye hak ettiği değeri vermiyor. Ben Leyla Gencer’in ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu Türkiye’deyken değil Paris’teyken öğrendim. Türkiye’de başarılı bir insanı ve yaratıcılığı yok etmek için her şey yapılıyor.

Nasıl bu döngüden çıkacağız?

Bu döngüden çıkmak için ciddi kültür politikaları ve eğitim gerekli. Maalesef bizde ikisi de yok. İstanbul kültür başkenti ama opera ve bale sergileyebilecek bir mekanı bile yok. Bence bu durum biraz da iktidarlardan kaynaklanıyor. Onların böyle bir gereksinimi yok.

Çok uzun süre Milliyet Sanat gibi hepimizi büyüten, besleyen bir kurumun başındaydınız. Yeniden öyle bir şey yapacak olsanız nasıl yaparsınız?

Milliyet Sanat, çok yaygın ve derinliği olan bir dergiydi. Bugün belki daha az yaygın ama çok daha fazla derinliği olan bir yayın daha etkili olur sanırım. Milliyet Sanat’ın ilgi alanı çok genişti ve yenilikçiydi. Unutmuyorum ilk sibernetikten söz ettiğimiz vakit Kars’tan “Sibernetik üzerine daha çok yazı yazın” diye mektup almıştık. Yurdun her köşesinden mektuplar geliyordu… Bugün ben nereye gidersem “Ben şu kasabada şu köyde öğretmendim. Gençleri sizin dergilerinizle yetiştirdik, sizin derginizle büyüdük” lafını duyarım hâlâ. Sanat ve kültür, insana yapılan yatırımdır. Bugün makinelere yatırım yapılıyor; insan, o kadar önemsenmiyor. Bu zihniyet, “köşeyi dönme” zihniyetidir. Böyle giderse yakın bir süre sonra demokrasiye de gerek olmadığı söylenebilir. Ama ben yine de çok umutluyum. Kendi yaşıtlarımla görüştüğümde çoğu zaman “eyvah” diyorum ama gençlerle görüştüğümde içim umut doluyor. Bireysel özellikleri gelişkin ama asla bencil olmayan toplumsal duyarlılığı yüksek gençler yetişiyor. Gençlerimizden yana çok umutluyum.

Çok değişik tarzlarda ve çok değişik konularda ürünler veriyorsunuz. Konu ve tarz seçimini neye göre yapıyorsunuz. Yazdıklarınızı daha sonra okuduğunuzda neler düşünüyorsunuz?

Yazdıklarımı eksik ve yetersiz görüyorum. Her seferinde “Hay Allah! Bunu daha iyi   yazabilirdim” diyorum. Türler arasında da belli bir seçimim yok. İçimde duymadan, yüreğimde hissetmeden hiçbir şey yazamıyorum. Konu, beni adeta midemden kavrıyor ve kendini yazdırıyor. “Şimdi ne yazayım?” diye hiçbir zaman oturmadım masanın başına. Konu, karşıma geldiğinde ve beni kavradığında yazmak zorunda kalıyorum: “Yazmazsam öleceğim” duygusunu yaşıyorum. Mesela Leyla Gencer’in hayatı ve Reha İsvan’ın hapishane anıları beni çok etkiledi. Bunlardan herkesin haberdar olabilmesi için oturup yazdım. Her şeyi ben yazmak istemiyorum, ama yazılmadığını görünce de o işi kendime görev ediniyor ve yazıyorum. Kadın Olmak kitabında tam da bunu yaşadım: Kadın konusunda dünyada neler olduğuna dair birçok bilgi, belge ve iki bavul malzemeyle Türkiye’ye döndüğümde Tüm bu malzemeleri birilerine vermeyi ve onların böylesi bir kitap ortaya çıkarmalarını çok istedim. Ama olmadı, oturup kendim yazdım. Tiyatro eleştirilerimi de çok önemsiyorum. Çünkü tiyatro eleştiriyle gelişen bir sanat.

Yeni projeleriniz neler?

Cumhuriyet Yayınları’ndan O Güzel İnsanlar adlı son kitabımı okurlar çok sevdi. O kitapta bu ülkede yaşamış ve benim yakın dostlarım olan sonsuz sevgi ve saygı duyduğum 30 insanı anlatıyordum. Şimdi onun devamını yazıyorum. Anlatmak istediğim birçok “güzel insan” daha var. Onları başka bir kitapta bir araya getirmeyi düşünüyorum. Diğeriyse torunlarıma bırakmak istediğim bir kültür kitabı. “Bu ülke benim” diyebilmeleri, bu ülkeye karşı sorumluluk duyabilmeleri için bu ülkenin kültürünü A’dan Z’ye çok iyi bilmeleri gerekir. İşte onlara böyle bir kitap hazırlamaya çalışıyorum.

Fazıl Hüsnü’den Zeynep Oral’a

Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Ben ölünce Zeynep Oral benim için çok güzel bir şey yazar. Ben onun ölümünü göremem, en iyisi ben şimdiden yazayım” diyerek Zeynep Oral için ‘Sarı Ağıt’ı yazmış:

 Sarı Ağıt

Çok büyük bir kuş vardır

Uçar yeryüzü ile güneş arasında

Çok büyük sarıdır o

Sarı bir evren yaratır o

Yaşamakla yaşamamak arasında

İpekten bir gövde

Uzakdoğu onun

Paris tiyatroları onun

Venedik’teki sandallar onun

Almanya’da

Rusya’da

En güzel filmler onun

Sanat uzun yaşamak kısa derler ya

Hepsinin ötesindeki yazılar onun

Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun

Çok büyük bir ablam vardır

Dudaklarımızla ellerimiz arasında

Çok derin bir uzunluktur o

Kımıldar topraktaki yeşille o

Sarı sözcüklerimiz sarı güller arasında

Zeynep Oral’la Zeynep Oral arasında

Sarı saçlarından geçerdi ölmek

Hayır ölmezdi ki o geçerdi.

Okumaya devam et

Sonbahar Hüznüne Eklenenler

Ayrılalı sadece iki saat oldu, henüz sabah olmadan biriciğimi, canımı,uçağa yolcu etmek için yola çıktık.Arabada yan yana güzel kokusunu tatlı sıcaklığını hissederek gittik. Hem hiç gitmesin, hem uçağı kaçırmasın duyguları ile. Ama gitti, tarifsiz  bir sızı, hüzün, boşluk bırakarak.Her seferinde olduğu gibi gözden kaybolana kadar, bakmaktan başka hiçbir seçeneğimin olmadığı anlar yine yaşandı. Sonra  hala hissedebildiğim, sıcaklığını,  burnumdaki kokusunu saklamaya çalıştım. Onları biraz daha üstümde tutayım istedim. Uzun süre de sıkı sıkıya tuttum, başardım. Ama bir müddet sonra ısısını da kaybettim. Bütün vücudum, soğudu, hüznümle baş başa kaldım. Sanki şehir boştu, yollar boştu. Ama kokusu hala benimle, onu uzun süre tutacağım, evde onun kokusu, parfümü, allığı benimle bir daha sefere görüşene kadar idare etmeye çalışacağım.

DSC_0329

Çocukları,  uzakta olanlar beni çok daha iyi anlıyordur, her gelişlerinde büyük heyecan, dönüşlerinde kocaman bir boşluk, ve hüzün, bir de geçirdiğimiz çok güzel günlerin, saatlerin anıları, durduk yerde beni kocaman gülümseten, sonra da hemen arkasından, gözlerimi yaşartan anılar…

Sağlıkla gitsinler, mutlu oldukları yerde olsunlar,diyecek yapacak başka hiç bir şey yok.

 

Ottamania By Deniz Alp-Dibeklihan

Bazen biri ile karşılarsınız, bambaşka bir dünyadan gelmiş gibidir, söyledikleri ile davranışları ile   sizi şaşırtır,farklı etkiler, düşündürür…

270720141013522996113

Dibeklihan Bodrum’da mağazaları, galerileri, tasarım atölyelerini gezerken tanıştım, Deniz Alp ile. Deniz bir hayal prensesi gibi, mağazasıda onun hayallerinin sarayı…Çok sıcak,çok  zarif, çok farklı bir tasarımcı girişimci ve çok genç, 1988 doğumlu, ama aynı zamanda söylemlerinde çok olgun…Cemil İpekçi ve daha bir çok değerli sanatçı ile çalışmış.Anadolu kültürünün değerli parçalarını buluyor, değerlendiriyor, yeniden güncel kullanılır yapıyor.

Sandıktaki danteller  ile  eski kıyafetleri  harmanlayarak Heidi tarzı kıyafetler yaratmış.Yine dantellerle yaptığı harika şapkalar var, kaftanlar, cepkenler, yelekler, takılar inanılmaz güzel. Osmanlı dönemine ait ipek kumaşları ve çok uzun yıllardan beri sandıkta duran değerli  yazmaları kendi özel tasarımları ile yeniden kullanıma sunmuş.

tasarimci-deniz-alp-eskileri-yenilerle-harmanladi-DHA-caea37ba57eafcc7bd318db148662ad7-3-t

Deniz Alp, Bodrum Yakaköy’de Dibeklihan Sanat Köyü’ndeki Ottomania By Deniz Alp satış mağazasında, kendi tasarladığı ürünlere ve konusunda uzman sanatçıların eserlerine yer vermiş. indirKendi tasarladığı, atölyesinde yaptığı el işi takıların ve  kıyafetleri mağazasında satıyor.Mağazanın her köşesinden ayrı güzellikler, şaşırtan tasarımlar çıkıyor.İçeri girince saatlerin nasıl geçtiğini farketmiyorsunuz. Dibeklihan’ı gezmek ve arkadaşlarımla yemek yemek için gittiğim gün; Deniz’in anlattıkları ve tasarımlarıyla  önce kendim saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.Sonra arkadaşlarım geldiğinde de; onlar da çok  beğendiler, hepimiz ne alacağımızı neye bakacağımızı şaşırdık. Her tasarımın hikayesi var, tarihi değeri var.Sevgili Deniz alışveriş ve sohbet sırasında bizi çok özel hediyeleri ile de şaşırttı, hayran bıraktı. Hepimiz elimiz de paketler ve Deniz’in hediyeleri Gümüşlük’teki evinin bahçesinden toplayıp getirdiği lavantalarla masamıza gitmekte zorlandık dersem şaşırmayın. Yemekte bekleyen eşler olmasaydı, biraz zor ayrılacaktık. Deniz ile Gümüşlük’ü keşfetmek, onun gözü anlattıkları ile dolaşmak sözü le ayrıldık. En kısa zamanda sözümüzü tutarız umut ederim.

lavenderDeniz’cim lavantaların Bodrum’daki evin banyosunda çok hoş oldular, her gördüğümde seni hatırlatıyorlar. Tekrar Bodrum’da olduğum da inşallah denk gelir daha uzun buluşuruz.Şaşırtan, güzel  haberlerini her zaman alacağımdan da eminim.Başarılar sevgiler.

Deniz’in mağaza kartlarındaki iki güzel ünlü deyişi sizler için paylaştım, ve arkasından röportaj var.

tasarimci_deniz_alp_eskileri_yenilerle_harmanladi

Love’m

“Aşk’a uçarsan  kanatların yanar. Aşk’a uçmazsan kanat neye yarar?”Mevlana

Bird’s

“No Love without Freedom , No Freedom without Love.

Muğla Şehir Haber Portalında çıkan röportajı ile Deniz Alp aşağıda…

Henüz 1988 doğumlu olmasına rağmen politikadan sanata, yaşamın pek çok alanında adından söz ettirmeyi başaran genç ve güzel bir girişimci Deniz Alp…
27 Temmuz 2013 Cumartesi 15:58

 ‘Ottomania By DNZ ALP’ markasının sahibi, tasarımcı Deniz Alp ile Dibeklihan Sanat Köyü’ndeki İncik-Boncuk isimli dükkanında sohbet ettik. Genç tasarımcının Osmanlı kültürüne duyduğu ilgi, sanata verdiği emek ve sahip olduğu olağanüstü donanıma hayran kalmamak elde değil. İşte o keyifli ve bir o kadar hayranlık verici sohbetten kalemimize bulaşanlar…Bugüne dek pek çok alanda isminizi başarıyla duyurdunuz. Yaptığınız her işte başarıyı yakalamanızın ve bu genç yaşta sahip olduğunuz özgüvenin sırrı nedir?Teşekkür ediyorum. Başarılı olmak ne istediğinizi bilmekten geçer. Öncelikle hangi alanda yetenekli olduğunuzu keşfetmeniz gerekir. Ardından o alanda yeterli eforu sarf etmeniz ve fedakarlık. İste o zaman harikalar yaratabiliyorsunuz ve bunun verdiği keyif başarıyı da beraberinde getiriyor. Özgüvene gelince… Tek basına özgüven hiçbir şeydir. Dik durabilmek için bilgi, kültür, edep gibi pek çok donanım gereklidir. Ben her zaman bu daimi yolculuğun, öğrenmenin devam ettiğinin bilincinde olmaya çalışıyorum. Başarılı olabiliyorsak ne âlâ…Yarattığın ‘Ottomania’ markasından söz edelim biraz da… Nedir Ottomania? Açıkçası benim gelenekçi bir yapım var. Osmanlı döneminden Osmanlı kültüründen çok etkileniyorum. “Ottomania” bu açıdan beğenilerimi ve çalışmalarımı ifade ediyor. Ayrıca, buıaı Dibeklihan İncik Boncuk’a çok yakıştığını düşünüyorum. Çünkü aynı fikirdeler. Burası benim için bir ‘wonderland’… Her dokunuşun, gelen ziyaretçiler tarafından hissedilmesi müthiş keyif. Sanırım beni peşinden sürükleyen tarafı da bu.Peki bu yılki “Ottomania” markanıza ait koleksiyonlarınızdan biraz bahseder misiniz?Bu yıl “OTTOMANİA 2013 Summer Collections” olarak üç farklı çalışmamız mevcut. İlki aşktan ilham alarak hazırladığım “Love’M” isimli koleksiyonum. Hatay’da Süryani ustalarımızın el işçiliği ile bezenmiş özel bir çalışma. Tasarımları bana ait. Bize aşkı, aşka yolculuğu, kaçışı ifade eden bir koleksiyon. Hani çok severiz ancak korkularımız bizi frenler ya… İşte o akıl ve kalp arasında savaştığımız ikilemi ifade ediyor. Zaten “Love’M” koleksiyonumuzun sloganında bulunan İranlı şair Sadi Şirazi ve Mevlana’ya ait “Aşka uçarsan kanatların yanar/Aşka uçmazsan kanat neye yarar”…Ne de güzel anlattınız aşkı… Peki sizde durumlar nasıl?Bitecektir korkusuyla aşktan kaçtığımızda, iyi kötü yaşayabileceklerimizden de mahrum kalırız. Oysa ki Romeo ölmeli, Titanic batmalı ancak aşk her şeye rağmen yaşanmalıdır. Tabii bunu yapabildiğimi söyleyemem. Benim önceliklerim biraz daha farklı.Ne gibi?Ailem yıllardır burada esnaflık yapıyor. Ben her zaman daha dikkatli yaşamam gerektiğinin bilincinde oldum. Çünkü yaşım ve yapım gereği aşktan evvel ayaklarımın yere basması gerektiğinin kanaatindeyim. O çok bildik “kariyer” kavramı kelime olarak hedefimi ifade etmese de “Toplumda saygınlık” öncelikli hedefim olmuştur.Yanılmıyorsak, ikinci koleksiyonunuzun adı “Bird’s”tü değil mi?Evet. Daha önceki çalışmalarımdan bilindiği üzere kuşlar benim favori anahtarım. Pek çoğumuzda olduğu gibi benim için de özgürlüğü, masumiyeti ve barışı ifade ediyor. Bu açıdan aşkı ve özgürlüğü sentezlediğim bir koleksiyon hazırladım. Yine tasarımı bana ait olan bu çalışma, Mardin Midyat’da Ermeni ustalarımızın özenle işlediği parçalardan oluşuyor. Üçüncü ve son olarak “We Are Handymania” isimli koleksiyonumu hazırladım. Bu koleksiyonum Ankara Nallıhan’da ev hanımlarımızın, sandıktan çıkma eski dantel ve iğne oyalarımıza Hindistan’dan getirdiğimiz doğal taşların nakşedilmesiyle oluşuyor.Bu güzel çalışmada, ev hanımlarına da destek vererek bir istihdam yaratmışsınız anladığımız kadarıyla.

Hemcinslerimin her zaman yanındayım. Bu çalışma beni de çok memnun etti açıkçası. El yapımı, Doğal ve de geleneksel zafiyetimizin özeti olan bu koleksiyondan “We Are Handymania”ismi ile çalışmalarımdaki perspektife bir vurgu da bulunuyor.

Dikkat çeken farklı koleksiyon ve çalışmalarınız var mı?

Gümüş çalışmalarımın dışında, 14,18 ve 24 ayar Altın ve Pırlanta takı koleksiyonumuz görülmeye değer. Tamamen el işçiliği bulunan bu özel koleksiyonumuz su sıralar yüzde 70’e varan indirimde. Meraklılarına duyurmak isterim.

Bu dükkanın içinde insanın kaybolası geliyor. Ne tarafa baksak bir sanat eseri var. İmzalar kime ait?

Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Dibeklihan içerisindeki İncik-Boncuk Dükkanımız küçük bir galeri konseptinde dekore edildi. Sanata ve Sanatçıya “Ottamania” olarak desteğimiz devam ediyor.Bu sezon her biri birbirinden kıymetli 8 ayrı sanatçı ile çalışıyoruz. Örneğin Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı sanatçılarımızdan Sabri Nuray Gencer’in el yazmaları, heykel ve cam altı boyamaları, Gulperi Panha Angin’in seramik çalışmaları, Eser Batbay’a ait Osmanlı döneminde padişahların kullandığı Şifa gömleğinden esinlenerek hazırladığı “Kaside-i Bürde” isimli muhteşem çalışması, Yağlı boya tablo çalışmaları ile Oğuz Kaynar ve Mine Arasan, Ebrû Sanatçımız Ayber Altunkaya’nın Dubai’den getirdiği ipek kumaşlara 9 işlemden geçirerek nakşettiği sallarımız ve Seydi Çelik’e ait bronz çelik tozu gibi karışımlardan oluşan heykellerimiz var. Hepsi elbette birbirinden değerli sanat eserleri…

Sanata ve sanatçıya verdiğiniz destek çok güzel. Peki bu işin zorluğu yok mu?

Sanat ve sanatçıya destek olmak büyük bir özveri istiyor. Bu konuda elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Çünkü sanatın bilgi kültür gibi insana kattığı pek çok şey dışında, kendimizde saklı kalmış o küçücük yanımızı bulup ortaya çıkarmasından müthiş keyif alıyorum.

Bir de dikkatimizi çeken ve şu sıralar çok konuşulan “Altın tabaklar” dan bahseder misiniz?

Açıkçası biz de bu koleksiyondan olumlu tepkiler alıyoruz. Tamamen el işçiliği ile hazırlanmış Osmanlı Hanedanının ziyafet sofralarını yansıtan bu görkemli seri, Anadolu’nun bin yıllık kültürünü yansıtan Rumi desenleriyle bezenmiştir. Yapımında 24 ayar altın kullanıldı.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederiz. Emeğinize sağlık…

Dibeklihan Sanat Köyü’ndeki Ottomania By DNZ ALP, haftanın 7 günü sabah 09.00’dan akşam 01.00’e kadar gün boyu ziyaretçilerini ağırlıyor. Gözlerinize bayram ettirmek ve mistik bir yolculuğa çıkmak için bundan güzel bir fırsat bulamazsınız…