
Has quite a Bİt of weight on its shoulders…
hem çılgın, hem yetenekli,
If you say, i have no limits, i am crazy and talented,
both creative and patient…
We wish you a wonderful day, wrapped up as a gift with arms full of love!

Has quite a Bİt of weight on its shoulders…
hem çılgın, hem yetenekli,
If you say, i have no limits, i am crazy and talented,
both creative and patient…
We wish you a wonderful day, wrapped up as a gift with arms full of love!
56 sanatçı tarafından ünlü ressamların en sevilen 42 tablosunun canlandırıldığı sergi CKM ‘ de. Bu çok güzel sergiyi CKM de başladığı gün gördüm, çok beğendim ama şimdi anlıyorum ki sizlerle paylaşmak da çok gecikmişim. Bu hafta son günleri. Zaman çok çabuk geçiyor.İnşallah uzatırlar.
“Sanat Objesi Olarak Sanatçı” sergisinde ünlü sanatçı Müşfik Kenter de 2012’deki vefatından kısa bir süre önce projede melek olarak yer almış. Yapı Kredi Private Banking sponsorluğun daki projenin küratörlüğü Nilgün Yüksel, fotoğraf çekimleri ise Niko Guido ve konuk sanatçı Hakan Çağlav tarafından yapılmış.
Yapı Kredi Bankasının bu değerli projesinde; amaç da çok önemli.Sanatın özellikle çocuk ve gençlerin hayatlarında çok önemli bir yer aldığını düşüncesiyle yola çıkılmış. Fotoğraflara Türk Eğitim Vakfı’na bağış yaparak sahip olabiliyorsunuz.. Vakıfta biriken bağışlarla, sanat eğitimi almak isteyen öğrencilere destek sağlanmış olacak.”
Projenin aynı zamanda fikir sahibi olan küratör Nilgün Yüksel dört yıl önce planlamaya başladığı projeyi hayal ederken nasıl düşündüyse, Yapı Kredi’nin desteğiyle projenin hayalindeki gibi gerçekleştiğini ifade ediyor.
Çağrı yapılan tüm sanatçıların davete gönüllü olarak olumlu yanıt verdiğini anlatan Yüksel, projeye katılan sanatçıların, benzedikleri ve Macide Tanır ile Leyla Erbil örneklerinde olduğu gibi, yaşça benzemedikleri resimleri canlandırmaya da çalıştıklarını belirtiyor. Toplam 150 kişinin katkı sağladığı projede; Hülya Koçyiğit, Kurzwell’in “Sarı Elbiseli Kadın”, Yasemin Mori, Vermeer’in “İnci Küpeli Kız”, Macide Tanır, El Greco’nun “Tövbekar Magdalene”, Edip ve Ayten Akbayram çifti de Grant Wood’un “Amerikan Gotik” isimli eserlerini canlandırmış.Projeye Destek veren diğer sanatçılar ise, Mustafa Alabora Şenay Gürler, Haldun Dormen, Ahu Türkpençe gibi çok değerli isimler. Günseli Kato ise Metisse’nin “Kırmızı Madam” adlı tablolarını canlandırmışlar.
Sargent’in “Okuyan Adamı” olarak Cem Davran, Goya’nın “Satürn”ü kompozisyonunda Hayko Çepkin, Kees von Dongen’in “Gelincik”i olarak Pelin Batu, Max Becmann’ın tablosundaki karakterler olarak Gripin grubu, Paolo Veronesse’in “Salome”u kılığında Serra Yılmaz objektiflerin karşısına geçmiş. Kadıköy Belediyesi Caddebostan Sanat Galerisi’nde 17 Ocak’ta açılmış olan sergi, 14 Şubat’a kadar ziyaret edilebilecek. Sergideki fotoğrafların her biri, Türk Eğitim Vakfı’na yapılacak 5 bin liralık bağış karşılığı satışa sunulmuş. 
Canlandırmaları fotoğraflayanlar, ağırlıklı olarak Niko Guido ve konuk fotoğraf sanatçısı olarak Hakan Çağlav olmuş. Çağlav, 14 fotoğrafın çekiminde görev almış.Fotoğraf sanatçısı Hakan Çağlav da çekimlerde kendisini en etkileyen fotoğrafın sorulması üzerine, sanatçı Müşfik Kenter ile yaptığı çekimden etkilendiğini söyleyerek; “Edward Burne Jones’in bir resmini canlandıran Kenter için “Ölümünden 3-4 ay önce çalışma imkanı yakaladık. Fotoğrafı çok enteresandı. Eşi ile beraber çekmiştim. Melek figürünü canlandırmıştı. O fotoğrafı unutamıyorum” diyor..
Nico Guido ise siz Fridalaştırabildiklerimizden misiniz diyor.? Frida’yı canlandıran ise gazeteci, yazar Mine Söğüt
“Sanat Objesi Olarak Sanatçı” projesi kapsamında her alandan sanatçı ve yazarlara çağrı yapıldığı projeye destek veren sanatçıların ünlü tabloları canlandırdığı çekimler, Bodrum ve İstanbul’daki özel stüdyolarda, profesyonel bir ekip tarafından gerçekleştirilmiş. Toplam 150 kişinin katkı sağladığı projede, eserlerin ve reprodüksiyonlarının anlatıldığı bir de katalog hazırlanmış.Bu değerli serginin fotoğraflarını paylaşırken sizlerle fotoğraf sanatçıları Niko Guido, Hakan Çağlav’ı kürotör ve Nigün Yüksel’i de karelerin içine almaya çalıştım.Sevgiler…
TÜBİTAK ve BİDEB, üniversite öğrencilerine yönelik 3 farklı yarışma düzenliyor. Öncelikli olarak girişimcilik kültürünün gençler arasında yaygınlaşması amacıyla Üniversite Girişimcilik ve Yenilikçilik Yarışması düzenliyor. Yarışmanın başvuruları 28 Şubat’a kadar devam ediyor.
TÜBİTAK Bilim İnsanı Destekleme Daire Başkanlığı (BİDEB), 2014 yılında üniversite öğrencilerine yönelik 3 ayrı yarışma düzenliyor. Girişimcilik & yenilikçilik, yazılım projeleri ve sanayi odaklı bitirme projeleri baz alınıyor.
Yarışmaların başvuru tarihleri 2 Ocak 2014 itibari ile başladı. Üç yarışmanın da final sergisi ve ödül töreni 23-25 Haziran 2014 tarihleri arasında yapılacak. Her bir yarışma sonunda tabii ki ödüller de var.
| Dereceler | Öğrenci ödülleri | Danışman ödülleri |
| Birincilik | 10.000 TL | 5.000 TL |
| İkincilik | 7.500 TL | 3.750 TL |
| Üçüncülük | 5.000 TL | 2.500 TL |
Projelerinizin yarışmaya katılmak için değer olduğunu düşünüyorsanız aşağıdaki linklerden yarışmaları inceleyebilirsiniz.
Bu gün çok özel bir arkadaşımı, çevre dostu mimarlık ofisi sahibi Özgül Öztürk‘ü sizlere tanıtmak istiyorum.Çevreci iş kadınlarımıza her geçen gün yenileri eklenirken Özgül uzun süredir bu konuda aktif çalışyor, gönlünü sevgisini koyuyor.
Doğa ve hayvan dostu, özüne ailesine ilkelerine bağlılığı, müzik tutkusu ile Özgül’ün girişim ve hayat hikayesi bize çok farklı çerçevelerden mesajlar veriyor. İlk tanıştığımız gündü, bana mimar olduğunu iki sene önce de ” Ses getiren bir şeyler yapmak istedim, onun için perküyson çalmaya başladım.” dedi. Bu kendini ifade ediş kısmı hiç aklımdan çıkmadı tabi. Bize çok yakın ofisi vardı, onun için zaman zaman ofislerimizde buluştuk. Kagider’e yeni üye olmuştu. O zamanlarda daha üyeler birbirlerini evlerinde, ofislerinde büyük gruplar halinde ağarlamıyorlardı. Kagider’li arkadaşlarını kahvaltıya ofisine çağıran ilk arkadaşımız bence.Özgül sıcak kanlı, hep cıvıl cıvıl, hep renkli, sevgi dolu yüreği ile hemen farkediliyor. Özellikle çevre dostu olması, bu konuda emek verip farkındalık yaratmaktan öte ona başka misyonlar da yüklemiş. İşinde, evinde ofisinde, doğada çalışmalar yapıyor.Çok tatlı arkadaşım Özgül yazdı ben de paylaşıyorum,önce çevre dostu çalışmalarla başladım;sonra feng-shui ve köklere gidiş, hayat hikayesi ve girişimcilik öyküsü ile de sonlandırdık, fotoğraflarla da sizlere daha anlamlı aktarmaya çalıştık. İyi okumalar sevgiler.
“Uzun yıllar şehrin göbeğinde olup da doğanın içindeki ofisimizde Mimarlık ve Dekorasyon hizmeti verirken, 2008 senesinde arkadaşlarımız tanıdık çevremizle birlikte tamamen kendi enerjisini üreten, doğaya saygılı, doğal malzemelerden yapılmış yaşama alanı tasarlayıp uygulamak hayalimi gerçekleştirmek için Kaz dağlarında yer arayışına gittik, araştırdık, bulduk. Tek başına tamamını maddi anlamda üstlenebilecek güce sahip değildim.
Projeler çalışılmaya başlandı. Grup içerisinde aynı yaşam alanını 2 katlı ev yapmaktansa çok daha yüksek katlı binalar yaparak çok daha fazla gelir elde edebileceğimiz sesleri gelince proje hayata geçemedi, kaldı. İşbirliği yapılması düşünülen işlerde ortak bilinç aynı yerden bakmıyorsa, henüz o işbirliği için doğru zaman olmadığını gördüm.
Krishnamurti’nin sözü tam da bu duruma en uygun sözdü : “Eğer bir amaç için bir araya gelmişseniz orada gerçek bir işbirliği yoktur. Eğer bir aradayken mutluysanız işte o zaman gerçek bir işbirliğinden söz edilebilir. Çünkü eğer bir fikir sizi birleştirebiliyorsa bir başka fikir de bölebilir”
2010 senesinde Antalya’ya taşınmamızla Ekolojik Mimari, Doğal Yapılar konusunda çalışmalar içinde bulundum. Kaz dağları’nda Ekomimari ve Doğal Yapılar Atölyesinde 2 Amerikalı 1 Fransız öğretmenden kerpiç ev, saman balyasından ev, dekoratif kil sıva yapma konusunda çalışmalara katıldım. İçtiğimiz şarap şişeleri dönüşerek tohum ambarının camları oldu. Yörenin kendi toprağından çıkan kil, duvar ve sıva malzemesi olarak kullanıldı. Doğanın kendi içindeki bütünlük, döngü ve muhteşem düzen harika. Şehirden uzakta dağ, orman ve birkaç köyde bulunma, çalışmalara katılma mutluluğunu yaşadım.
Gönüllü çalışmalarda bulundum. Kolektif çalışma ve ortak akıl ile ortaya çıkan işlerin tadı bambaşka. Antalya Beycik’te Flora Akdeniz Bahçesinde Moğol Çadırı YURT yapımında yer aldım. “Başka bir dünya mümkün” Malzemeleri geri dönüştürerek mekanlarda kullanmayı, tüketimi azaltırken, yaşama değer katmayı, doğal kaynakları kullanarak enerji verimliliğini dikkate almayı önemsiyorum. Hong Kong’da yaşayan Çin’li Feng Shui, Çin Astrolojisi ve İ Ching Ustası Grand Master Raymond Lo’dan Uluslararası standartlarda kabul gören, IFSA (Uluslararası Feng Shui Derneği) tarafından onaylı, 2. Sene sonunda toplam 5 modülden oluşan Feng Shui eğitimi aldım. Feng Shui, yaşadığınız çevre ile ilgili hislerinize bilimsel bir yaklaşım sunar. Nasıl, neden soruları binlerce yılın birikimi içinde yanıtlarını bulur.
Çinliler 3500 senedir mekanların insanlar üzerindeki etkisini araştırmışlar ve bu, bir bilim, bir yaşama sanatı haline gelmiş. Feng Shui, insanları her bakımdan besleyecek, mutlu edecek mekanları yaratmanın yollarını gösteren kadim bir metafizik bilimidir. Çinliler bu kadim bilgileri kullanırken referans olarak insan ve doğayı inceler, önemli olan insanın kendi doğasını tanımasıdır.
14- 16 Haziran 2013 tarihlerinde İstanbul’da Al Gore’un verdiği Climate Reality Leaders eğitimine katılıp sertifika aldım. Kurumlarda veya etkinliklerde iklim değişikliğinin boyutlarını gösteren sunumlar yapmaya yetkiliyim.
2013 son çeyreğinde Eko Yapı Dergisi – Erke Tasarım işbirliğinde LEED (Leadership in Energy and Environmental Design /Enerji ve Çevre Dostu Tasarımda Liderlik) GREEN ASSOCIATE EĞİTİMİ aldım. Amerikan kaynaklı olması etkisiyle de dünyada tanınırlığı ve kabul edilebilirliği en yüksek yeşil bina sertifikasyonudur.
Bu sene 22.yılı tamamlayacağım mesleğimde Mimarlık ve Dekorasyon tasarım, proje ve uygulama deneyimimi, son yıllarda sürdürülebilirlik, ekoloji ve feng shui üzerine yaptığım çalışmalar ve araştırmalarla, bilgi ve tecrübelerimi paylaşmak ; doğaya ve insana saygılı, havayı, suyu, toprağı kirletmeden, mekanların ve o mekanın enerjilerinin de insanlar üzerindeki etkisini dikkate alarak, gelecek nesillere temiz yapılı yaşam alanları bırakmak, yaşama değer katarak, farkındalık yaratmayı hedeflemekteyim. 2010-2013 arası Antalya’da geçen zaman akabinde 2013 ikinci yarısı itibariyle tekrar İstanbul’dayız.
2012 yılında ise, kardeşlerim, kuzenlerim, amcalarım, ailem ve tanıdıklar ile 200 kişiye yakın bir topluluk olarak, uzun yıllar önce dedelerim ve babalarının İstanbul’a göç etmesiyle hiç yaşamadığım ama köklerimin Elazığ’da olduğunu bildiğim hiç gitmediğim köyümüze Nimri’ye gittim. Ben çok değerli yabancı öğretmenlerden doğal yapılar konusunda eğitim alırken atalarımın yaşadığı kendi köyümün eski yapılarının ne kadar güzel kerpiç sıvalı, ardıç ağaç iskeletli, taş yapılar olduğunu gördüm. Köy ile aramda kurulan ilk bağ o zamandır. Yıllar öncesinde büyük şehirlere başlayan göç ile köyde sürekli yaşayan insan sayısı yok denecek kadar az kalmış. Deprem sonrası 60 yaş üzeri kesimin köyde ev yaptırma isteği ile tatil amaçlı gidenlerin başlaması akabinde yeni yapılaşma çok kötü olmuş, eski ise değeri bilinmeden kenarda kaderine bırakılmış halde idi. Köyün uzun yıllardır devam eden ve bugünlere kadar büyüklerimizin kuruculuğu sayesinde gelen, ama pek aktif olmayan derneğinin yönetimini, İstanbul’da yaşamış eğitimini almış, gençlerden oluşan ve büyük destek alan yeni bir liste ile yeni yönetimi oluşturduk. Üstelik Doğu Anadolu’da bulunan köy derneğinin daha önce bir adet kadın üyesi yokken , derneğin yeni başkanı kadın olup, 9 kadın 9 erkek ile yeni yönetimi kurarak, pek çok kadını da derneğe üye yaptık. Mimari, köy ve civarında doğal hayatın korunması, geliştirilmesi, çevre bilinci ve duyarlılığının arttırılması yönünde çalışmalar, kültürel,dayanışma, imece, değerler, türküler, hikayeler, anılar , şifalı otları, kadim bilgilerini derleme çalışmaları ile hedefler koyduk. Bu çalışmaların bir kısmı son birkaç yıl içinde sosyal medya ve internet sitesi aracılığıyla başlamıştı zaten, biz ivmeyi artırarak herkesin katılımını hedefleyen, eşitlikten yana, ayrım gözetmeden, kadının varlığını ve dinamiğini önemseyen taze kan getirdik aslında. Köklerimizle buluştuğumuz, daha büyük bir çemberde bağların kuvvetlenmeye başladığı ata topraklarında, kendi adıma – bugüne kadar aldığım mimarlık eğitimi-doğa sevgisi-ekolojik mimari deneyimimin buluşmasına, yol bulup önemsediğim değerlere ufak da olsa katkım olmasına niyet ediyorum, önemsiyorum.
1972 Ankara doğumluyum. Ankara’lılığım babamın mimarlık öğrenciliği son sınıf bitirme projesi teslimi ile 33 gün kadar sürmüş… Başkentte Deniz Gezmiş’in arandığı, sıkıyönetim halleri, gece sokağa çıkma yasağı ve annemin sancısı tutmasıyla Jandarma aracı eşliğinde 20 Mart gecesi hastaneye gidilir, 20 yaşındaki gencecik annem ürker, beklerler gece boyu, ben de ürkmüşüm belki kim bilir ve baharın ilk günü olan 21 Mart’ta gelmeyi seçmişim. Ne güzel bir gündür gece gündüzün eşit olduğu, orman haftası, dünya şiir günü, uluslararası ırk ayrımı ile mücadele günü, doğanın uyanışı, nevruz … Her sene kendime özgü ritüellerle kutlar ve kutsarken kıpır kıpır olur içim yeniden tazelenirim sanki, doğum dakikamı yıllardır aksatmadan arayan anneme ve gelmeme vesile olan babama şükran duygularımla … Babam çocukluğumda mimarlığı bırakmış ticaretle uğraşmaktadır, bununla birlikte doğduğum zaman kız meslek lisesi mezunu olan el becerisi kuvvetli annem, babamın bitirme proje maketini yapar ve paftalarca şablon yazılarını yazarken, babam beni sallar uyutur diğer köşede. Kağıt kokusu, T cetveli, mimarlık sevgisi o günlerden kalmış gizli bir yerlerde herhalde. Balıkesir’de babamın askerliği ile 2 senelik Balıkesir dönemi, 30 ağustos ve 29 Ekim’de annemle beraber, halkça kutladığımız törenlerde babamı izlemeye gidişlerimiz, 4 yaşına (ta ki kardeşim doğana kadar) kadar anne ve babama Aytül ve Cemil diye hitap ederek törende birkaç karış boyumla “Cemiiiiiiil Cemiiillllll” diye el sallayışlarım, anne tarafından ilk torun olarak anneannemle aramızdaki özel sevgi bağı, birbirimize düşkünlüğümüz, onu çok özleyişlerim … Babamın askerlik sonrası müteahhit olarak Antalya’da çalıştığı şehrin mandalina, portakal, limon, narenciye, turunç koktuğu, şehrin henüz beton yüzünü sadece Konyaaltı, Bahçelievler civarında gördüğü zamanlar … 2010 da tekrar giderek 3 sene yaşadığım Antalya’da artık AVM li, sahili baştan sona bol otelli, yine de yeşili ve temiz havası olan bir Antalya buldum karşımda. 1976’da 19 yaşındaki dayımı ani bir vefat ile kaybedince, anneannemin üzüntüden felç geçirmesi, ailede ani şok ve İstanbul’a geri dönüşümüz…
Gözlemleyici, anne ve babamın tabiriyle cin gibi bıcırık bir çocukmuşum. 9 aylıkken konuşup yürümeye başlamışım. 3 yaşında okuyup yazıyordum. Aytül(anne) ve Cemil(babam) ın maskotuymuşum evde minicik komik hallerde. Okumaya devam et