Bu yaz kış aylarından program yapıp, uzun zaman dilimi içinde Mikanos da kalmayı planladık. Seneler önce Mikanos’a gelmiştik, ama bir bütün gün ve gece geçirip; gemimize dönmüştük, kalmamıştık. Bu yaz uzun kalıp Mikanosu yaşayalım istedik. Telaşsız koşmadan turist gibi değil Mikanoslu gibi yaşamak istedik. İlk geldiğimizden bu yana 9 sene olmuş.. Tabi ki hiç bir şey değişmemiş.. İlk gördüğümüz günkü gibi…Daracık labirent misali sokaklar, her yerde kafeler, tavernalar, restoranlar,şık mağazalar,sanat galerileri. Her boyutta kiliseler şapeller.. Mikanos ve çevresinde 500 civarı kilise ve şapel varmış..
Sokakların ucundan gözüken harika turkuaz bir deniz, her yer pırıl, pırıl…Sıcak değil, her daim keyifli bir esinti var…. Çok kolay ulaşılan harika plajlar…Sokaklarda hep hoş, abartısız şık insanlar.. Özel bir Mikanos şıklığı tarzı var. Rahat ama farklı, kendine özel…Kalabalık ama rahatsız edici değil, esnaf güler yüzlü, her yer dolu.. ama yer bulmak da mümkün…
Yeme içme konusunda herkese uygun seçenekler mevcut.. Çok ünlü şeflerin olduğu restoranlar da var, samimi, iyi yunan mutfağı yapan tavernalarda..5-10 euro’ya da 50-100 euro’ya da yemek seçeneğiniz mevcut..Hepsi temiz şık, aynı güzel sokaklar’da..

Bol bol galeriler var, her yerde karşınıza çıkıyor…Hem yerel sanatçılar, hem yabancı sanatçıların eserleri var…Bol bol fotoğraf galerileri var. Çoğu çağdaş, modern sanat eserlerin bulunduğu galeriler de çok ünlü günümüz sanatçılarına rastlıyorsunuz. Müzik sesi hiç bir yerde rahatsız etmiyor. Gürültü kirliliği yok.. Her yer inanılmaz temiz. Deniz pırıl, pırıl.. Liman bile..Pajlar çok güzel koylarda..farklı farklı tesisler var.. Bütün gün gidip çok keyifli vakit geçireceğiniz yerler.. Havlunu suyunu al, 10 dakika içinde bütün plajlara ulaşabileceğin otobüsler mevcut…Otobüsler de şehir merkezine 5 dakika yürüme mesafesinde…Gelenlerin içinde çocuklu aileler de çok, küçük çocuklu da çok.. Arabalarında, kucakta minicik bebekler var..Orta yaş, genç, ileri yaş da olanlar da çok. Her yaş insan görmek mümkün..
Mikanos çok ünlü bir eğlence merkezi, sabaha kadar açık çok ünlü klüpler barlar var. Çoğu yerde geç saatlere kadar süren yemek sonrası müziğin eğlencenin dansların devam ettiği tavernalar var. Gece yarısından sonra, açılan yerler var…Ama Mikanos’u sadece eğlence ve parti adası kabul etmek doğru değil…Ada, özgürce, ve sadece kendin için yaşa felsefesi için gerçekten çok doğru bir yer…Hayatı ertelemeden, koşturmadan, anı değerlendirerek yaşanacak çok özel bir yer… Eğer bizim gibi, gece hayatınızı yemek sonrası bir iki saat daha güzel, çok renkli, cıvıl cıvıl insanların mağazaların kafelerin galerilerin arasında dolaşıp sonlandırıyorsanız, her yer sakin huzurlu..

Trafik yok. Şehir merkezinde araba yok… Otobüslere her yere ulaşmak çok kolay… Ana duraklar beş dakika yürüyüş mesafesinde..Araba yolunda da trafik yok… Mikanos’un telaşsız hali, olursa olur, olmazsa zaman kısıtlaması olmayan özgür yapısı, benim kendimi ne yapsam kurtaramadığım aceleci ruhuma çok iyi geldi.Öğle yemeği saat 15:00 de akşam yemeği 23:00 de … düşünsenize günde en aşağı 3-4 saat fazladan vaktiniz var. Onun için koşturamıyorsunuz…Biz Mikanos’un en merkezi yerinde bir mini otelde kaldık. Araba da kiralamadık. Her yere ulaşmak en fazla 5-10 dakika mesafe…

Daracık sokakların ucundan hemen deniz gözüküyor. Sokakların bazıları iki kişi yan yana geçemeyecek kadar dar.. Hiç yeni bina yapı yok..Yaşam son derece kolay…Sokaklarda kaybolmak çok keyifli.. Özgür ve çok medeni bir yer de olmanın bütün keyfini yaşıyorsunuz. Rahatsız edici hiç kimse, hiç bir şey yok. Günün, gecenin her saati huzurlu ve telaşsız bir yaşam..İlk günlerimiz hep yeni yerler yeni keşifler ile heyecan dolu geçti, sonra beğendiğimiz sevdiğimiz yerlere tekrar gitmenin keyfini yaşadık…Koylar ve plajları çok sevdik… Her gün farklı bir koya, farklı bir plaja gittik. Akşamları yeni tavernalar, restoranlar kafeler, galeriler, atölyeler, mağazalar keşfettik.. Her yerde mini bakkal, manav ve fırın ürünleri satan yerler var. Tüm meyve ve sebzeler taze, fiyatı 1-2 euro/kg civarı, fırın ürünleri inanılmaz lezzetli ve bizim ağız tadımıza çok uygun..Düşündüğümüz gibi çok keyifli günler yaşadık. Dönüş yaklaştıkça üzülmeye başladık..Sevdiğimiz yerleri tekrar görmek istedik…

Ornos koyu Kuzima Plajı, Elia Koyu, Elia Plajı, Agenos İoannas koyu Hippie Fish Taverna ve plajı, Kalafatis‘de çok beğendiğimiz koylar ve plajlar oldu..Plajlarda iki şezlong bir şemsiye fiyatı 20 Euro civarı.. Little Venice, Değirmenler fotoğraf çekmek için çok güzel yerler… Özellikle Kastro’s da , Veranda’da, Semeli Bar da gün batımı keyfi yapmadan dönülmemeli…Kounelas gerçek Yunan mutfağını normal fiyata yiyebileceğiniz çok güzel bir yer. Her zaman Mikanos’da ilk tercihimiz olacak cinsten.. Hibuscus kafe Aroma kafe her zaman keyifle kahvemizi içtiğimiz bazen muhteşem pastalarını tattığımız mekanlar oldu..İkisinin de yeri tam merkezde gelip geçeni görebileceğiniz en güzel noktada..Mikanos’ta her türlü dünya mutfağı seçeneği mevcut. Hepsinin menüleri fiyatları kapı girişlerinde var, bakıp beğenip tercih edebiliyorsunuz, alternatifler çok…
M-eating Restaurant 10 Kalogera str., Mykonos (town) iyi bir akdeniz mutfağı, şık bir yer, tam karşısında Sakız da Mikanos’un döneri diyebileceğimiz “gyro” ve skovlani bizim şişlere benzer tarzı mutfağı ile çok lezzetli, salataları nefis çok uygun fiyatlı bir alternatif….Benzeri yerler çok var, ama biz en çok Sakız’ı beğendik..Mikanos seyahatimiz başlamadan önce kendi bilgilerimizin dışında; Yolculuk Terapisi’nin ve Saffet Emre Tonguç’un Mikanos yazılarını severek ilgiyle okudum… Onlar sayesinde her yeri gelmeden önce bile çok iyi biliyordum…Saffet Emre Tonguç top ve sosyetik yerleri, gece eğlencesini müzeleri çok güzel anlatmış…Yolculuk Terapisi de tüm detayları ile plajları restoranları yazmış. Tabii son yıllarda yazları Mikanos’da yaşıyan Eda Taşpınar’ı da okumayı ihmal etmedim. Sonra da Mikanos’ta bulunduğumuz sürece, tanıştığımız esnaf ve otel sahibimizle konuşarak, sadece ticari olmayan, yerel yerleri bulmaya keşfetmeye çalıştık. Bol bol da gönül sesimizi dinledik. Hepsi ayrı keyif, ayrı keşif, heyecan oldu…Ama listelerimiz de yapılacak, görülecek hala çok yer var…Biz Mikanos’a sık sık gelmeye talibiz. Mikanos bana Bodrum’u keşfettiğimiz ilk günleri anımsattı.İlk Bodrum aşkı yaşadığım günleri, o zaman çok içim burkuluyor.
70 li yıllarda Bodrum’a ilk geldiğimiz sene kızım 1.5 yaşında idi, minik katlanır arabasıyla gelmiştik…. O zaman Bodrum’un içinde minik bir Bodrum evinde kalmıştık. Bayramdı, önceden yer ayırtmamıştık. Gidelim mi? gidelim .. diye yola çıkmıştık. Akşam geç vakit Bodrum’a ulaştığımızda inanılmaz bir kalabalık ile karşılaştık. Restoranlarda yer değll, yemek bile kalmamıştı. Sonra küçük çocuğumuz var diye bize yardım eden bir esnaf sayesinde Bodrumlu bir aile bize bir oda vermişti. Daracık beyaz sokaklardan geçip minicik avlunun içindeki beyaz evi hiç unutamam. Tertemiz beyaz dantelli yatak ve camın önünde minik sedir. Gündüz meydanda yaptığımız kahvaltı… motorla gidilen Zeki Müren’in meşhur ettiği Bardakçı Koyu, Kleopatra adası, gündüz denize girilen Halkarnas’ın önü…Akşam rezervasyonsuz gidilemeyen dönemin Han gibi, Kortan gibi ünlü restoranları.. Her yerde şehir yaşamına göre çok farklı tarzda giyinmiş şık insanlar..Kalenin muhteşem duruşu..Harika temiz deniz… Ben de o günlerde aşık oldum Bodrum’a. O günden bu güne çok değişti, Bodrum.. Çirkin yapılaşma, ve kirletilen deniz ile özellkle Bodrum içi yaz sezonu, özelikle de Bayramlarda hiç gidilmeyecek hale geldi. Çok kalabalıklaştı…Allahtan Bodrum çok büyük, çok güzel farklı koylar bölgeler var. .Ama çok üzgünüm ki ilk günlerin büyülü Bodrum’u kesinlikle yok. Nasıl yapıyorsak, nasıl kıyıyorsak her yerde önce çirkin yapılaşma ile tüm güzellikleri yok edip, sıradanlaştırıyoruz. Sonra muhteşem koyları kirletip sıradanlıktan da da çıkararak yok ediyoruz. Sezonlar çok kısa oluyor, çünkü çirkin yapılaşma özelliğini kaybettirdiği için, gelenler sadece yaz sezonunu tercih ediyorlar… Yakında denizleri de iyice kirleterek o şansımızı da kaybedebiliriz. Çok kısa sezon olduğu için fahiş fiyatlarla da yerli turisti bile kaçırıyoruz. Türkiye’de her yeni gözde yerin başına bunlar geliyor. Biz Bodrum aşkımızı hiç kaybetmedik. Ama başına gelenler için üzülmemek mümkün değil..Sevgiler..
Anayoldan Nice’e girmeden Peillon’a giden yola saptığımız andan itibaren heyecanlıydık. Çünkü otelin, köyün fotoğraflarını görmüştük, ve tepeye çıkan yol muhteşemdi. Tek arabanın zorla döne döne çıkabildiği yol, üstelik çift yönlüydü. Zirvedeki köy yolunda aslında muhteşem manzaraya bakmak, şaşırtıcı olduğu kadar ürkütücü, ve yükseklik korkusu olanların bakamayacağı kadar da dikti…Yolumuzun üstünde muhteşem bir provance köyü, ve köyün gürme otelinde bir gün geçirmek gerçekten çok hoş bir programdı…Köy de 1600 yıllarından kalma evler, ve tepede bir kilise vardı.Hiç biri bozulmadan; günümüzde de kullanılır halde idi. Araba yolu ne kadar dik ve dar ise, köyün içinde yürüyerek çıkılan yollar da daha dik ve dardı…
Otelimiz köyün girişinde , köye bakan odaları ve restoranı ile çok güzeldi. Oradaki çoğu yer gibi bu güzel oteli işletenler, ve de aynı zamanda otelin ahçıları bir baba oğul olduğunu otele vardıktan sonra öğrendik. Oteli keşfedip, odalarımızda biraz istirahat ettikten sonra heyecanla akşam yemeği için restorana indik. Çok şık, sıcak samimi kendini bir evde konukmuş gibi hissettiren ve yöreye uygun döşenmiş odalar ve otel gibi restoranda çok sevimli ve güzel döşenmişti. Ortada sadece siparişlerimiz için bize bilgi veren, menüleri anlatan şef garson ve yardımcıları vardı. Usta ahçılarımızı henüz görmemiştik, ve oldukça merak ediyorduk…
Özellikle ben…Böyle sıcak samimi bir yerde sanki menüleri ahçılarımızdan dinlesek daha iyi olurdu diye içimden geçirdim, ama böyle de daha merak uyandırdıkları kesindi.
Provance mutfağının tüm özelliklerini yöresel ot, sebze ve av hayvanlarını kullanarak, mevsime göre değişen menüler ile nasıl hazırladıklarını şefimiz anlattı. Her gün, her hafta aynı menüyü bulmak mümkün olmuyormuş… Olması gerektiği gibi…Provance mutfağında hem İtalyan hem Fransız mutfaklarının etkisi var. Uzun yıllar Fransızlar ve İtalyanlar bu bölgede beraber yaşamışlar. Sonradan ayrılsalar da hala bu bölgede yaşayan İtalyan aileler mevcut.. Ayrıca provance kültüründe Fransızlar kadar etkileri var…Bölgede bol bol şarapçılık yapılıyor, üzüm kadar, elma ve erik şarapları da çok ünlü, lezzetli ve farklı..

Aslında tüm yediklerimiz içtiklerimiz ya kendi bahçelerinin ya da köyde yetiştirilen taze üretimlerdi…Bizim Polonez Köy otelleri de eskiden böyle menüler ile misafirlerini ağırlardı, son zamanlarda gitmediğim için bilmiyorum…İşte böyle güzel bir masada çok keyifli; seçimlerimizi tadalım diye başlayıp kendimizi alamayıp çok yedik tabii. Yemeğin sonunda yediğimiz tatlımız, annelerimizin çocukken yaptığı vişneli ekmeklere benziyordu… Hep bize ev gibi hissettiren otelimizin ve restoranımızın ahçıları ile tanışmayı bekledik, ama akşam yemeğinde değil ertesi sabah kahvaltıda buluşup sohbet etme fırsatımız oldu. Sabah da yine yöresel lezzetlerle donatılmış kahvaltımızı bahçede yapıp bu güzel köyü gezmeye çıktık…















New Orleans anlatılanlar gibi çok canlı, çok renkli, çok sesli bir şehir.Bütün yaşadıklarına rağmen çok güzel bir şehir…. Biz çok sevdik, zor ayrıldık… Çok güzel vakit geçirdik, çok güzel gezdik, eğlendik, çok farklı lezzetler tattık.
Bol ol fotoğraf çektik. Günün her saati her yerde çok farklı müzikler dinledik, enerjimiz hep iyi ve yüksekti… Hava da çok güzeldi, yani tümüyle çok iyi unutulmaz bir seyahat oldu. Los Angeles’dan sabah uçağı ile gitmemize rağmen oraya ulaştığımızda saat farkı da var… akşam üstü oluyordu. Otelimiz hemen French Quarter da idi. Günün ve gecenin her saati çok canlı yaşayan mahalle ve sokaklardaydık…Otele iner inmez hava kararmadan Canal Street’den Misissipi kenarına yürüdük… İlk durağımız Cafe Du Monde de Fransız tarzı Latte lerimizi içtik ve yanında Beignet (benye)lerimizi yedik…
Sonra French Quarter’ı adım adım, dolaşarak otelimize döndük, otel çok merkezi konumda çevresi gibi, çok renkli bir bina idi…Köşesinde çok hoş bir Starbucks Coffe vardı. Önünden New Orleans’ın simgesi güzel tranvaylar geçiyordu. Ünlü Bourbon Street’in de parelelindeki cadde de idi. Akşam yemeği için olmazsa olmazımız Bourbon Street de olmaktı. Binaların tipik mimarisi, hem sokakta, hem klüp ve barlarda çalan müzikler, hepimizi çoşkulu havaya sokmuş, yerinde duramaz yapmıştı. İşte New Orleans’ın büyüsü buydu…Hangi restoranı seçerseniz, seçin yemekler hep tatmak istediğimiz New Orleans mutfağı seçimleriydi. İlk gece tercihimiz, Pier 424 Sea Food Market’in restoranı oldu…Tabii yediklerimiz de deniz mahsulleri çeşitleri oldu..Crawfish ve Etouffee de siparişlerimizin içindeydi, çok beğendik…Sonra sokaklara dalmak, ya da kaybolmak çok eğlenceli idi. Enerjimiz bitene kadar, otele dönmek istemedik. Ertesi sabah da güneşli New Orleans sokaklarına çıkıp, salına salına geçen tranvayları da görünce, New Orleans’ı tranvayla dolaşmaya karar verdik, sağdan sola, soldan sağa, aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağı bütün şehri, farklı güzellikleri ile gezdik…
İstediğimiz yerde indik,bir şeyler yedik, bir şeyler içtik… gezdik, harika şehir gezisi, şehir turu oldu.Garden District, Mid City ve Uptown daki evlere bayıldık. Tabii bunları yapmadan önce de nerelere gitmek istediğimizi, nereleri görmek istediğimizi biliyorduk.Sonra yine akşam, French Quater’a dalıp çok farklı, tarihi bir mekan olan Napoleon House‘da Muffuletta ve yine New Orleans’a özgü yiyecekler ve içkilerle yemeğimizi yiyip, caz dünyasına daldık.
Üçüncü gün yağmurlu idi, sokaklarda dolaşma şansımız olmadı, Misissipi nehri kenarındaki “Riverside Mall’ da vakit geçirdik, ertesi gün yine çevrede dolaşarak, doyamadan veda edip döndük.Bu çok güzel seyahate çıkmadan yaptığım araştırmalardan bize çok iyi rehberlik yapan, hem şehri hem tarihini, kültürünü, hem de Mardi Gras’ı anlatan, City Shot’dan sevgili Zeynep’in yazısını da sizlerle paylaşmak istedim… sevgiler, sevgiler…






Henüz biz ona katılamadık.Ama çektiği fotoğraflar anlattıkları, anlatırken yüzünün ifadesi muhteşem. Her gittiği yere tekrar gitmek için de ayrıca programlar yapıyor.Farklı mevsimlerde, uygun günlerini ayarlayıp, hazırlanıp keyifle yola çıkıyor. Bu yılbaşı tatilin de de yine böyle bir geziyi çok önceden planlamıştı.
Defalarca gitmesine rağmen bu sefer de karlı halini görmek için tekrar Yosemite’ye ve sonra da harika kıyılara Big Sur’a gitti.
Biz de onunla beraber Big Sur ve Carmel bölgesini adım adım daha önce gitmiş ve çok beğenmiştik.Dün Yosemite ve Big Sur dönüşü, bu güzel yerleri bize de anlattı, çektiği fotoğrafları bir kısmını gösterebildi, çoğu raw çektiği için henüz hazır değildi… Bu muhteşem parklar için artık yavaş yavaş sıra bize geliyor. Ben de bu güzellikleri bana uygun olacak koşullarda görmeyi çok istiyorum. Yeni yıl isteklerime koydum,….Annem öyle derdi, canım, yor yora kızım Allah verir. Çok da güzel bir anne kız masalı anlatırdı, sonrasında… Ben de öyle yapıyorum, hem kendim için hem ilgilenirseniz sizler için…Başak gördüklerini yazarsa paylaşırım. Ben bu gün, sabah anlattıklarını araştırayım derken genç çift Çağrı ile Bilge’nin yazılarını keşfettim. Bilge o kadar güzel, içten anlatmış, fotoğraflamış ki çok beğendim. Yola çıkmadan önce öncelikle (böyle hazırlanıp yazdığıma göre demek ki kesin gideceğim,) Yosemite Milli Park yazısını paylaşayım, Başak’tan dinlediklerimi, sizlere de Bilge’den aktarayım istedim. Önce Başak’ın çektiği iki Yosemite ve bir Big Sur fotoğrafını koyarak başladım,..sevgiler, sevgiler… Sıra bize de gelsin, doğada olmayı seviyor, ilgileniyorsanız size de gelsin diyerek…


















