Erkekleri Kıskandıracak Başarı Öyküsü

http://www.youtube.com/watch?v=h2AECOlqcXc&feature=player_embedded

Yine çok genç, yine çok başarılı, yine çok şaşırtan bir girişimcilik hikayesi,                  Begüm Özdoğularlı‘nın hikayesinde, Kanaltürk Haberini de  seyretmenizi istedim.          Ben okurken, dinlerken, çok gururlandım.Begüm’le her konuştuğumuzda çok güzel, çok başarılı, çok yönlü aktivitelerin içinde müthiş bir enerjiyle koştuğunu gördüm.Kendisini ilk tanımam Kagider Garanti Bankası İşbirliği 5 İl 5 Zirve Kütahya Girişimcilik Seminerlerinde oldu. Orada sevgili Sevim Güral, hemşehrisini bize tanıttığında, yaptığı çok sıcak, çok duygulu konuşmayla Begüm hepimizin kalbini fethetti. Sonra yine başka aktivitelerde biraraya geldiğimizde, kabına sığmayan enerjisi, güzelliği,başarıları, çok iddialı kıyafetleri ile de herkese kendini, farklı yönleriyle sevdirdi.

Begüm çok aktif, çok çalışkan , aynı zamanda yorulmak nedir bilmiyor. Çalıştıkça mutlu oluyor, daha enerji doluyor, daha çok çalışıyor.İşindeki mücadelesini, başarısını sivil toplum örgütlerindeki çalışmalarıyla pekiştiriyor. En zor, en tehlikeli mesleklerin eğitimlerini veriyor.Erkekleri kıskandıracak işler yapıyor. Bu ara,  3 Nisan’da Amerika ‘da Brandeis Üniversitesine  konuşmacı olarak katılacağı davet,onu çok heyacanlandırıyor.Bu hafta sonu  Antalya’daki Türkiyedeki Tüm Girişimci Kadın STK ları toplantısında zaman zaman biraraya gelebilsek de o Antalya’da kendi sektörünün çok önemli toplantılarına da koştu durdu. Bütün bu koşturmacaların içinde beni kırmadı, çok ilgi çekici girişimcilik öyküsünün, hiç bilinmeyen, bölümleriyle, yazdı gönderdi. Bende yine bu çok özel  hikayeyi aşağıda sizlerle paylaştım.

“Bu da Benim Hikayem… Geleneksel bir şehirde, bir Osmanlı erkeğinin kızı olmak kim için kolaydır ki benim için kolay olsun. Üçüncü de mi bir kız çocuğu?  Osmanlı erkeği bir baba için çok da iyi bir haber sayılmaz… Ama bunu değiştirmek biraz da babanın elinde.  Beş yaşından itibaren erkek pantolonları, ayakkabıları giydirip saçlarını kısacık kestirdiği küçük kızını bir erkek gibi görmek geçici bir tatmindi baba için sanırım. Bir benzin istasyonu işletmecisi olan baba, kızını  İlk okula başladığı  yaz tatilinden,  on sekiz yaşına kadar her yaz, pompacı, market satış elemanı, çaycı, bozulan makinelerin tamiratı gibi alanlarda çalıştırarak büyütürse,  bu kız şehrin gelenekselliği içinde normal bir aile kızı olabilir mi, iyi bir aile tarafından gelin alınmayı bekleyen?….. Baba hiç kıskanç değil, kızı erkek kıyafetleriyle gezdiği sürece. Bu arada on iki yaşında farklı bir ilde iyi bir okulu kazanarak, aynı zamanda iyi bir eğitim alabilmesi kız için başka bir şehirde okuması  ne büyük bir avantaj, baba için de… sonuçta bu bilgiler nasıl olsa yaz tatillerinde firmaya  katkı sağlıyor, üstelik bir patron kızı gibi çalışmıyor kızımız, asgari ücretin yarı parasına, sabah 08:00 akşam 08:00….Ne zor bir hayat! Ama çok güzel, inanın…Çalışmak kadar ne güzel olabilir ki!… On sekiz yaş, sırada üniversite var, ancak baba Osmanlı erkeği, üniversite için tek koşul aynı şehirdeki okul olması ….. başka türlü müsaade yok. Diyelim ki bu kız babanın dizinin dibinde kalmaya devam ediyor , babanın istediği okul ve işyerinde varlığına devam ettirerek. Babanın bir diğer hesap edemediği konu, bu kız artık genç bir kız ve çoktan bıraktı bile erkek kıyafetlerini… Hadi ona da razı baba, ama bu kız giyimi, çok yönlülüğü , girişkenliğiyle artık tam bir dişi. Nerede o kısacık saçlı erkek çocuğu…Ne güzeldi makineleri tamir eden, pompada çalışan çalışkan çocuk. Neredeyse ilk ismini Ahmet koyacaktı  kızımızın babası… Kız aslında ruhuyla gerçek bir erkek… hiç pas vermez şehrin en hoş delikanlılarına bile… İşi gücü başarmak arzusu. Babadan gelen genler de muhakkak etken. Genlerde girişimcilik var, aldığı baba eğitimi de bu genleri tamamlayınca bu kız durur mu yerinde?  Üniversitede okuduğu bölüm İngilizce Öğretmenliği….İngilizce ‘yi de çok güzel konuşuyor on üç yaşından beri çok gezen, çok insanla tanışan bir girişimci olarak. Peki, hem İngilizce öğretmeni olup hem girişimci nasıl olunur?’ Tabiî ki bir dershane açarak.’ diyor ve babasının yanına sevimliliğinin en üst noktasında giderek; ‘Hadi baba kurs açalım!’ diyor. İstediği kadar sevimlilik yapsın , artık hiç de sevimli değil, çünkü kocaman oldu, ve erkek gibi görünmeyi de reddediyor, sarıya boyadığı uzun saçları, boynundan, kulağından eksik etmediği incileri, fularlarıyla,  küçücük yaşına rağmen…sanki yıllarca erkek gibi dolaştırılmanın isyanını eder gibi…Baba sinirlenince gerçek bir Osmanlı erkeği. Her an her şeyi yapabilir. Ve kocaman bir Osmanlı tokatıyla; ’Otur oturduğun yerde, burası kocaman bir işletme, bana yardım edeceksin. Altında araban var, istediğini alıyorsun!…’ gibi sözlerle kızını  susturuyor. Kız çok ama çok üzülüyor. Tokat değil gerçekte onu üzen, güvenilmemek, inanılmamak, yalnız bırakılmak, en acısı; anlaşılamamak…Çok ama çok kırılıyor. Babasının işyerinden istifa ediyor. Üç sene hiç ama hiç görüşmüyor , konuşmuyorlar.

O kırgınlıkla kız araştırmaya başlıyor. Bu şehirde dershane açılırsa bir ilk olacak ve çok başarılı olacak. Buna çok ama çok inanıyor. On sekiz yaşında olması neyi değiştirir ki!  O kafaya koymuş bir kere. Bir sabah gazetede Halk bankasının kadın girişimci kredileri ile ilgili bir haber okuyor. Yıllık yüzde otuz faizli çok avantajlı bir kredi. Hemen bankanın şubesine gidiyor. Müdürü babası kanalıyla tanımanın verdiği rahatlıkla arsızca talebinden bahsediyor. O da ne! burada belki bedenine tokat yemiyor ama kalbinin tam ortasına kocaman bir yumruk yiyor. ‘Senin baban bu şehrin en varlıklı ailelerinden, ne işin var senin burada, dalga geçme bankayla!….’. Kız çok üzgün. Bu iş kurulmalı!….Nasıl olmalı? Kimle olmalı? derken bir sabah saat 5:00’te bindiği bir Ankara otobüsüyle farkında olmadan bütün kaderini yazıyor. Halk bankası genel müdürünün kapısında. Yaşını büyük göstermek için giydiği kalın vatkalı ceket ve eteği, yüzüne bir tomar makyaj…ve yine bir tokat yeme korkusu….hem de çok…. Sekreter görüşmeyi ertelemeye uğraşırken kapıda karşılaşıveriyor Genel Müdür Yenal bey ile. Hala görüşürler,kızımız  hiç bir iyiliği unutmaz…Hele böyle bir iyiliği, asla!… Çok babaç bir kişilik Yenal bey. Onu hemen oturtuyor makamında. Güzel bir kahve içiriyor genç kıza…Kızın bütün yaşadıklarını sanki gözleriyle okumuş gibi dikkatle süzüyor kızı. Birkaç babaç cümleden sonra konuya geliyor’ Evet kızım nedir talebin?’ ‘Sayın Genel Müdürüm; ‘ Kütahya’da bir İngilizce kursu açmak istiyorum. İlk ben olacağım açarsam. Şu an üniversite öğrencisiyim ama aynı anda okulumu da bu işi de yürütebilirim.

Bana girişimci kredisi verir misiniz?’ ‘Kızım kefilin var mı?’ ‘Yok’ ‘Peki herhangi bir teminatın, ev, dükkan gibi mesela?’ ‘O da yok.’ ‘Ama böyle olamaz ki!’ ‘Olur genel müdürüm, siz bana güvenirseniz olur…’ Diyor ve bu diyalogdan  beş gün sonra 13.12 1997 tarihinde kredi onaylanmış bile…. Ve arkası….iş adamı derneklerine üyelikler, okul saatlerinde teneffüslerde bütün bölümlerin kantinlerini gezerek broşür dağıtmalar, Kütahya’ nın bütün esnafını, sanayicilerini gezerek kapı kapı kurs pazarlamalar, Ve en önemlisi,  Güral ailesine ait olan BTV televizyon kanalında Türkiye ‘de başka bir örneği olmayan ‘İngilizce konuşma kulübü’ adlı bir programı sunarak, konuğu olan üniversite ve lise talebelerini İngilizce konuşturarak çok önemli bir pazarlama yöntemine imza atmak. İlk yıl 35 öğrenci, ikinci yıl 80, üçüncü yıl 220 öğrenci. Üç yılda bitmesi gereken kredi borcu ikinci yılın ortasında çoktan bitmiş bile…

Hele bir de kursun açılış günü İlin Valisi gelip bütün basında arkasından gelince, işler yürümüş gitmiş bile…. Bu arada baba nasılmış? Üç senelik küslüğün ardından tam babayla buzla erimek üzereyken, hanımefendi bu sefer İstanbul rüyası görmeye başlar. Kütahya ‘da yapabileceklerinin son sınırına ulaşmış olduğu, yaşı yirmi ikiye girerken iyice yerleştirir kafasına  göç kararını , yine bir gecede …Yabancı dil kursunun bir şubesini İstanbul ‘da açar ve üç  hafta İstanbul,  bir  hafta Kütahya, derken tamamen İstanbul ve yine babayla uzun süreli bir kırgınlık. Kız mı fazla asi, baba mı fazla geleneksel?  Ama bu kızı zaten bu baba yetiştirmedi mi? O öğretmedi mi on bir yaşında tek başına il il gezmeyi ?  Bu kadar erken hayata alıştırılan bir çocuğun mümkün mü yerinde durması?  Allah’tan İstanbul beş sene sonra yerini New york’ a ya da Tokyo’ ya bırakmadı. Babanın artık tek duası buydu; ’Bari dünyanın bir ucunda yaşamasın!’ ama galiba ona bile hazır.Merak etmesin, kızının İstanbul’u terk etmeye hiç niyeti yok on iki senedir. Aşık çünkü bu şehre…. Peki sonrası …son  yedi yılda yabancı dil kursundan Türkiye’de ilk ve tek olan Teknik Mesleki Eğitim kursuna dönüşmesi…bu da ayrı bir hikaye… Türkiye’de kaynak yapan tek kadın olarak tanınmaya başlaması, firmasının büyümesinde önemli bir pazarlama stratejisi olduğu için mi yoksa on yaşından beri sanayi kokusunun içinde yaşamasından kaynaklı bir alışkanlıklar dönüşümümü? 22 yaşında Ekonomist dergisinde iki sayfa röportajının çıkması, 24 yaşında Capital dergisi tarafından yılın girişimcisi ödülüne layık görülmesi, 26 yaşında Endaouvar Girişimciler derneği tarafından yılın en başarılı ilk 8 girişimcisi arasında yer alması, genlerden mi, aile eğitiminden mi, yoksa asilikten mi geliyor?…Bence hepsinden bir parça var…Tabii kaderi de eklemek gerekli…Her şeyde olduğu gibi…”

Ben, Focus Eğitim  Merkezi’nin başarılı  çalışmalarını da aşağıda ayrıca özetledim. Tüm girişimcilere yararlı olabilicek bilgiler var.Eğitim alanında faaliyet göstermeye başlayan  kurum, 2005 yılına kadar İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça ve Çince dillerinde KOBİ’ler ağırlıklı olmak üzere şirket içi eğitimler vermiştir. Şirketler bünyesinde düzenlenen eğitim programları şirket yöneticileri ve çalışan personeller için ayrı ayrı olarak düzenlenerek kişilerin en kısa sürede kendilerini ve yaptıkları işlerini tanıtabilmelerini sağlamak amaçlı hazırlanmıştır. Özellikle İngilizce eğitimi üzerine yoğun çalışmalar düzenleyen kurum az gramer ve kelime bilgisiyle kişilerin kendilerini ifade etmelerini sağlayan eğitim programını İngiltere Bournemouth ilinde bulunan ITTC Dil Kursu ile işbirliği yaparak öğrencilerinin çok daha kaliteli bir eğitim almalarını sağlamıştır. Ağırlıklı olarak KOBİ’lere verilen yabancı dil eğitimlerini aynı zamanda Yurt Dışı Eğitim Danışmanlığı ve bütün dillerde tercüme hizmetiyle de birleştirerek, firmalara paket bir hizmet sağlamıştır. KOSGEB tedarikçi havuzunda var olan firmadan  eğitim hizmeti alan KOBİ’ler kuruma  ödedikleri ücretlerin oldukça yüksek bir oranını KOSGEB’ten geri almaları sayesinde bir çok firma tarafından tercih edilen bir kurum haline gelmiştir. KOBİ’lere yönelik hazırlanan paket Yabancı Dil Kursu, Tercüme Hizmetleri ve Yurt Dışı Eğitim ve Danışmanlık hizmetlerimiz Capital Dergisi tarafından basında konu edilmiş, 2004 yılında Tempo Dergisi tarafından Yılın Girişimcisi Ödülünü almışlar.

2005 yılında Teknik Mesleki Eğitimlerle ilgili yoğun bir araştırmaya giren kurum Almanya, Hollanda ve İspanya gibi ülkelerde Teknik Meslek Eğitim programlarının düzenlendiği eğitim kurumları arasında yaptığı derinlemesine incelemeler sonunda Türkiye’de yine bir ilk olan Dudulu Organize Sanayi Bölgesi merkezli Focus Mesleki Eğitim Kursu’nu faaliyete sokmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından akredite edilerek Makine Teknolojisinden Plastik Teknolojisine, Kimya Teknolojisinden Metal Teknolojisine kadar 35 farklı alanda eğitim verebilen bir teknik mesleki eğitim kursu olarak faaliyetlerine başlamıştır. Kurum işsiz gençleri İŞKUR ve Avrupa Birliği Projeleri kapsamında eğitmenin yanı sıra KOBİ’ler ve Büyük işletmeler içerisinde çalışan personellere de şirketlerden gelen talepler doğrultusunda eğitimler düzenlemektedir. Türkiye’de bir ilk olan Özel Teknik Mesleki Eğitim Kurumu, Yabancı Dil Eğitimleri ile beraber hizmete devam etmektedir. Teknik Mesleki Eğitim kursu olarak bir ilk olması sebebiyle bir çok basın organına konu olan kurum 35 kişilik kadrosuyla Türkiye’nin bir çok Organize Sanayi Bölgesi içerisinde eğitim programları düzenlemektedir.

Farklı dönemlerde Merkezi Finans İhale Birimi tarafından duyurusu yapılan eğitim konularında Türkiye’nin Doğusundan Batısına, Kuzeyinden Güneyine kadar bir çok İl, İlçe ve Köyde Avrupa Birliği Projeleri hazırlayan ve bu projelerin özellikle eğitim programlarında aktif rol alan kurum 2011 yılı içerisinde Mardin’in Mazıdağı İlçesine bağlı Bilgeköy’de çocuklara yönelik rehberlik eğitimi ve kadınlara yönelik Güzel Sanatlar Eğitimiyle bir çok kurum ve kuruluş tarafından olumlu eleştiriler almıştır.

Kagider ve Türkiye Genç İşadamları Derneği üyesi olan Begüm, bu kadar genç olmasına rağmen sivil toplum örgütü çalışmalarına da getirdiği farklı perspektif ve yaklaşımla  Dudulu Organize Sanayi Bölgesi Kadın Girişimciler Komisyonu da Başkanıdır. Başarılı gençler gelecek günlerimiz için çok değerli ümit kaynaklarımız,  onlarla çok gururluyuz, hep yanlarındayız.

Begüm Kagider  31.12.2011 Yılbaşı yemeğinde tüm enerjisi ve farklılığıyla

Miyase Bülbül’ün İnanılmaz Hikayesi

Çok zarif, çok hassas, arkadaşımı  Kagidere ilk geldiği  yıllarda tanıdım. Hep çok şık, ona çok yakışan renklerde,  birbirini bütünleyen kıyafetleri,aksesuarları ile, incecik fiziği , çok bakımlı hali ile hemen farkedilen arkadaşım,  işleri, girişimciliği, azmi başarıları, hayat tarzı ile herkesi şaşırtıyor, büyülüyor.           Hepimiz bazen yaptıklarına inanmakta zorluk çekiyoruz. Özellikle  hiç denenmemiş işleri,hobbyleri, seçmekten çekinmeyen, aklına koyduğu her şeyi, büyük mücadelelerle, sonuçlandıran , sevgili Miyase, günlük yaşamında da ,işlerinde olduğu gibi, yine hep zoru denemekten çekinmiyor.Onu çekenler, hep çok iddialı işler, çok zor mücadeleler,hayatında sıradan hiç bir şey yok.Okul yıllarında çok başarılı, profesyonel deneyiminde, çalışmalarında çok başarılı. Sonra muhteşem bir girişimcilik öyküsü var, ama hiç biri yetmiyor. Elli yaş sonrası tekrar mutfak aşkı için sıfırdan başlıyor. Otellerde, restorantlarda,  çalışarak eğitimini, stajını tamamlıyor, yetmiyor, Amerikaya gidiyor…………… Arkadaşlar, yine müthiş, inanılmaz bir öykü.                                                                 Belki şimdiye kadar yazdıklarımın  en farklısı. Miyase  bize, Kagiderli arkadaşlarına hep yazan, bildiğini, yaptığını paylaşan, sürekli bizi sağlıklı yaşam reçeteleri, yemekleri yollayan arkadaşım, hikayesini de  o kadar güzel, esprili anatmış ki. Gerçi hikayesi, hayatı zaten şaka gibi, bütün bunların dışında otuzundan sonra spor adına yaptıkları,hayat felsefesini de oluşturuyor, hepsi olağanüstü,  gerçek değil gibi. Allahtan resimler, belgeler var. Beraber olduğu, onu çok seven dostları arkadaşları var.                                                              Miyase, yeni işi raw food da  da hepimizin sevgilisi, sağlıklı beslenme konusunda yol göstericimiz, onu takip etmek, dinlemek, yazdıklarını okumak, kuruttuklarını yemek, hepimiz için büyük zenginlik. Sayesinde öğreniyoruz, tadıyoruz, onunla heyacanlanıyoruz, merak ediyoruz. Her işini büyük bir aşkla sevgiyle yapıyor.Biz sevenlerine, dostlarına da, bu aşkı sevgiyi yansıtıyor, paylaşıyor.                Onunla , yaptıklarınla, farklı serüvenleri, başarıları ile çok gururluyuz, bizi hep şaşırtacak, hep ilgi odağımız, hep çok sevdiğimiz olacak. Sevgili  Miyase hep takipçiniz, seninle mutluyuz.

Miyase kendini  esprili bir dille çok güzel anlatıyor, “Ben 1970 kuşağı çocuklarındanım, 1980 ler genç kadınlığım, feminizmin yavaş, yavaş ses vermeye başladığı, kadınların yerlerinde kıpırdandıkları, ekonomik özgürlük, sosyal hak diye onu konuşmaya başladıkları dönemler hayata atılışım. Önümde bana örnek olabilecek bir model yoktu, en büyük modelim annemdi, o da evinin kadını, mutfağın efendisiydi. Ben ise mutfağa değil ofislere baş olmak istiyordum, evde değil evin duvarları dışında var olmayı hayal ediyordum. Nerde o zaman girişimcilik, yeni bir iş kurmak delilik. Fikirlerim yegane sermayedarım olan babam tarafından geri çevriliyor ve hadi canım kışın dondurmamı yenir, pide varken kim pizza yesin, herkes kendi çocuğuna kendi bakar, kendi pasaportunun peşinde kendi koşar diyerek püskürtülüyor, hizmet sektörüne ilişkin zihni sihir projelerim hayat bulmuyordu. Kaderime razı gelip, memurluğa ikna oldum, okulu birincilikle bitiren ben birincilikle hava yollarının yer hostesliği kadrosuna katıldım. O senelerde Ankara için iyi işti. üniversite mezunlarına bir hava yolları, bir İş bankası bir de Türk petrollerinde kadro açıktı. 6 yıl Almanya’ ya giden Türk işçilerine bilet sattım, bilet satış işini yeni girenlere öğrettim,satış işinde, en iyilerden biriydim. Bilet satmakla yetinmedim, olanakları zorlayarak Kanada’ya gittim. Dünya Ticaret Merkezinde Türkiye- Kanada arasında ki ticari yapı üzerine çalışma yapıp, döndüm yurduma,  ITT Altın rehber teklifi çıktı karşıma. Hiç düşünmeden evet dedim, ben satışı kaynağından, yerinde, satış ve pazarlama dehaları Amerikalılardan öğrendim. Öğrenmek yetmedi çok çalıştım ve sonunda İç Anadolu Tele Satış Bölge Müdürlüğüne yükseldim. Telefonla satışta çok iyiydim, çok çalışkandım.Sonunda İstanbul Sabah Gazetesinden  teklif geldi. Aktüel Dergisi Reklam Müdürü oldum. İstanbul’a gelmem , ataerkil bir babayı ikna edebilmem, zor oldu. Ancak bir kez niyet ettimi insan,  elinden hiçbir şey kurtulmuyor, ta ki gerçekleşene kadar.  İstanbul’da dergi müdürlüğü, gazete, televizyon genel müdürlüğü derken, sürekli ilerledim. Başarı, bazen  yalnızlıktır, farklısındır, hızlısındır, aykırısındır ve diğerlerinin arasından sıyrılansındır. Sonunda kendi işimi kurmak istedim. Bir taşra kızı  olarak İstanbul’da, ne yaparım diye düşündüm, ve yerel medyada karar kıldım. Ne de olsa Anadolu kan çeker, huy benzerdi, bana yakışanda bir sektörü yoktan var etmekti. Düştüm yollara, herkes şaşırdı, yaptıklarıma inanmadı. 1997 lerde Anadolu da iş için gezen bir  kadından, başarı beklemiyorlardı.Ama ben, bir hayalden yola çıkıp yeni bir sektör yarattım. 15 yıl,içinde  herbiri ulusal boyutta üç şirket kurdum. 2008 de  kuralları anlatmaktan, kendi doğrumdan şaşmaktan, bir de güçlü ortakla savaşmaktan  bezdim ve işimi kapattım. Sadece çok çalışmanın yetmediğini, tüccar olmanın, ticaretin sırlarını kapmanın da önemli olduğunu bana kimse söylememişti.  Medyayı bırakıp,  kendimi mutfağa, annemin kokusunu barındıran sığınağa atmak istedim.  Aşçı olacağım dedim, mutfak sihirbazı olacağım, medya da yazdığım destanı hatta daha iyisini sofralarda yazacağım, ikinci kariyerimi mideden kalbe, kalpten akla giden yolda yapacağım dedim. Kararımı verdim, hemen MSA mutfak sanatları akademisine kaydımı yaptırdım. Yaş 50 ve de en büyük öğrenci, üstelik de kadın  olmak  zordu, yer sil, yağlı ocak temizle, bir de genç beyinlerle sınavda terle, ama azmettim, sabrettim,kurtulmazdı sonunda mezun oldum. 50 yaşından sonra diplomalı aşçı oldum. Diplomayı almak yetmedi, İngiliz City&Guide dan alacağım ikinci diploma için staj yapmam gerekti. Birkaç ay bekledim, ama sonunda çıktığım yolda, koyduğum hedefte bu da varsa olur deyip staj için bana düşen Les Ottaman da 4 ayı tamamladım. Aynı dernekte üye olan otelin sahibinin bile haberi olmadan mutfağında yemek yapıp, bulaşık yıkayıp, servis yaptım, birçok farklı dost kazandım. Ancak ben soslu yemeklerin, ağır etli yemeklerin, şekerli tatlıların şefi olamayacak kadar sağlıklı beslenen biriydim, evet yapıyor ama keyif almıyordum, doğru olanı bulmalıydım. Benim doğrum sağlıklı hafif ve lezzetli beslenmenin sırrındaydı, bu sırda California‘daydı, öyleyse oraya gitmliydim. Yeniden öğrenci olmak, yeni insanlar tanımak, sınıfta hatta okulda tek Türk olmak, kadın girişimci olmak, farklı dünyaları tanımak ve yepyeni ve heyecan verici sağlık bilgileri öğrenmek yorucu ancak süperdi. Dünyanın yeni mutfağı raw food ( canlı ve pişirmeden beslenme) benim yeni dünyam oldu, sadece yeni dünyam olsa iyi aynı zamanda yeni işim oldu. Türkiye nin dünya mutfaklarında geçerli diploması olan ilk raw food gurme şefi ve beslenme uzmanı olarak bilgimi ihtiyacı olanlarla paylaşma sözü verdim ve sevgiyle, aşkla yaptığım sağlıklı ürünlerle sevdiklerimi, ihtiyacı olanları tanıştırmak için çoğuna yabancı gelen, anlaşılmayan tatlarla ve bilgiyle yola çıktım. Cooking Brawo yolun açık olsun)))”

Miyasenin sporla ilgisi ve uğraşları onun hayat felsefesininde de, hayat tecrübelerinde de önemli değişikliklere neden oluyor.Bunları da aşağıda kendi anlatımından aktardım.

“İş yaşamımdan belli, ben meraklı kediyim, merakım sadece işe de değildir, adrenalin olunca bütün planlar değişir.  Nedendir bilinmez kendimle yarışım hiç bitmez. En tehlikeli ne varsa yapmak, kendime kendimi ispatlamak peşinde koşar dururum. Önceleri hiç böyle değildim, spor olsun diye parmağımı bile bükmezdim, sonra açıldım birden, 30 yaşından sonra sporcu oldum. Önce kayak tutkum oldu, karlı dağların zirvesindeki özgürlük, tanrıya yakın olmak, doğanın beyaz elbisesi üzerinde dans etmek, inilmeyecek yerden indim demek, büyük bir keyifti, üstelik son derece zevkliydi. Kayak bana özgürlüğün değerini, kendini frenlemeyi, sadece kendini değil etrafını kollamayı öğretti. Sonra tenis sürükledi peşinden, yazın sıcağında, kışın buzları kırarak yıllarca sürdü, ayrılmadım raketimden. Tenis aklımı ve bilgimi doğru kullanmayı, en son oyun oynanıncaya kadar vazgeçmemeyi, kaybettiğinde dahi saygılı olabilmeyi öğretti. Motosiklete gelince, 40 yaşında girdi kanıma, az yer dolaşmadık motorumla, kız gibi baktım ona, gıcır, gıcırdı sattığımda. Motor basınca uçar gider, bilmek gerek gaza nerede basılır, nerede fren yapılıp yavaşlanır. Yavaşlamak kolay değildir, elinin altında küçücük bir harekete bağlıysa hızlanmak, üstelik ustalık ister yavaş motor kullanmak. Hayatı yavaşlatmakta zor, kendini yavaşlatmakta, ben bunu çok geç anladım motor sürerken kavradım. Motora binmek bana profesyonelde olsam, amatör ruhu kaybetmememi, herkes hızlı gidebilmeyi ustalık sayarken aslında düşmeden yavaş gidebilmenin kıymetini gösterdi. Ben gaza basıp giden bir tempoyu severdim, motor sayesinde yavaşlayıp, herkesin önünde olmayı değil herkesle beraber giderek dost olmayı öğrendim. Motora her bindiğimde korktum, korkunun faydası oldu tedbiri elden bırakmadım. Motor ehliyeti alan tek tük kadından biriydim, ancak ben bununda farkında değildim. Dedim ya ben kendimle uğraşan bir tatlı deliydim. Ağrı dağının zirvesine bayrak dikmek, Alaska da buz tırmanışı ile eğlenmek, en tehlikeli sayılan vala kanyonunu geçmeyi denemek,  Kaçkarları karda, çığlar düşerken bitirmek bunları yapmak için gerçekten sevmek gerek. Bulduğum her kayaya tırmanma arzusu, doğada olmanın bitmeyen tutkusu, buzda kurulan kamplar, fırtınada kaybolup yol aramalar, deli nehirlerde rafting turları, praglayding paraşüt uçuşları, benim için yaşanılır kıldı hayatı. Dağlardan denizlere, yelken çekti kendine, atladım tekneye, kucak açtım sevgilere. Ben yelkeni çok sevdim, yelkende farklı bir dünya edindim. Deniz beni sakinleştirdi, rüzgar düşüncelerimiz değiştirdi, dalgalar gülümsemeyi öğretti, güneş yeniden doğabilmeyi. Yelken hayat deneyimi, iş bilgisi, aile sevgisi, dostluk, arkadaşlıkların bir bütünüydü. Yarışlar sert, kıran, kırana, kazanmakta kaybetmekte 1 dakika, hatta bazen 1 saniye, nedir ki denir ama yarışta önemliydi, saniyeler değerini anlamak aldığın her nefesin değerini anlamak gibi, kaybettiğinde asaletini korumak, kazanınca ekibine yaslanmak iste yelkene bakarak hayatı anlamak.” Bu inanılmaz hikayeyi aşağıda tekrar özetlemek istedim, sevgili Miyase , yaşam aşkın, sevgi dolu yaşamın hep böyle devam etsin.Bizlere de  enerjin, yansısın, örnek olsun. Miyase Bülbül, ilk ve orta eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra 1976 yılında Gazi Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandı. 1980 yılında lisans eğitimini tamamlayan Miyase Bülbül, 1981 yılında Türk hava yolları bilet satış memuru olarak başladığı iş yaşamını 1987 yılında I.T.T. Yellow Pages’ de Tele Marketing Müdürü olarak devam ettirmiş, 1991 yılına kadar I.T.T. Yellow Pages’ de batı Karadeniz, iç Anadolu ve güney Anadolu tele marketing satış müdürü görevlerinde bulunmuştur. 1991 yılında  Sabah Medya Grubu’nda Reklam Yöneticisi olarak çalışmaya başlayan Bülbül 1997 yılına kadar Sabah Medya Grubu’nda sabah gazetesi reklam müdürlüğü, ATV televizyonu genel müdürlüğü, Medi Grup genel müdürlüğü gibi çeşitli üst düzey yönetici pozisyonlarında görev aldıktan sonra  Türkiye’ de ilk yerel medya ajansı olarak anılan ve bir sektör yaratan YEPAS yerel medya pazarlama şirketini kurarak dokuz yıl boyunca yönetim kurulu başkanlığını üstlenmiştir.

Yepaş çalışmalarına devam ederken Ulusal Radyo planlama ve satın alma ajansı olan Radyo Evi’ni kuruş ve Yönetim Kurulu başkanlığını yapmıştır. 2005 yılında ise KAGİDER’ e üye olan Bülbül iletişim, halkla ilişkiler, dış ilişkiler komisyonlarında görev almış bu görevler sırasında bölge ekonomisini canlandırmak için AB fonları ile desteklenen ve kadın girişimciler yetiştirmeyi amaçlayan projenin takibine katılmıştır. Miyase Bülbül aynı zamanda, Avrupa Birliği projelerini yürüten KAGİDER’in 12 üyesinden biridir. 2005 yılında  Açık radyoda ‘Dördüncü boyut’ adlı radyo programının yapımcılığı ve sunuculuğu üstlenerek kısa bir süre radyo dünyasında yer almıştır. Miyase Bülbül 2008 yılı başlarında reklam sektöründeki deneyimlerinden sonra kariyerinde yepyeni bir dönem başlatma kararı alarak, kurmuş olduğu Depar A.Ş’yi kapatarak 2009 – 2010 Mutfak Sanatları Akademisi  Executive Chef eğitimlerine katılmış ve gerek Milli Eğitim Bakanlığından gerekse City & Guied Academia dan Executive Chef diploması alarak  Les Ottamans otelin mutfağında İtalyan şef Givanni ile staj ve çalışma dönemi geçirmiş ve 2010 yılında 6 aya yakın bir süre Kaliforniya’daki “Living Light Academia”da raw food konusunda uygulamalı ve geniş kapsamlı, sertifikalı eğitim almıştır. Bugün Miyase Bülbül raw food gurme şef,  raw food eğitmeni, raw food beslenme uzmanı eğitmeni ve raw food tatlı şefi sertifikalarına sahiptir.

Çok Genç ,Çok Başarılı

Bugün çok genç bir iş kadınının müthiş başarısını  yazmaya, anlatmaya çalışacağım.Sevgili arkadaşım Kagider üyesi Özlem’i (Özlem Açıkel Turhan) Özlem  yaşı, itibari ile bir Y kuşağı kadını,ama, iş kadınlığı, arkadaşlıkları, yaşamı, aile hayatı düşünüldüğünde iki kuşağı da temsil edebilecek özelliklere sahip.Her gruptan dostluklarında, paylaşımlarında, çok başarılı. Özlem Aralık  ayında,   Bu sene   İkinci Küresel Girişimcilik Zirvesi’nde Türkiye’nin en hızlı büyüyen ilk 100 şirketi arasında 63.sırada yer aldı.  Kagiderin ilk günlerinden beri  tanıdığım bu çok genç ve çok başarılı sevgili arkadaşımda yazmaya meraklı, hatta uzun süre kendi dergisini çıkardı ve orada yazı yazdı. Şimdi de paylaşmasa da yazmayı seviyor, yazdıklarını notlar halinde biriktiriyor. Özlem’in en önemli özelliklerinden biri, işi, ailesi ve çocukları ile harika bir denge kurması .Özlem’i uzun süredir tanıyorum, çok güzel Kagider paylaşımlarımız seyahatlerimiz oldu. Hepsinde çok güzel anılarımız var. İşindeki çok hızlı ilerleyişi ve Türkiye’de rakibi olmayan yazılım programının minik sunumunu ofisimizde yaptıklarında,hayranlıkla izledim. Bütün bu başarılarının yanında,   iki kızını da çok saygıdeğer, bir özveriyle o genç yaşına rağmen, tüm dengelerini kurarak yetiştirdi. Şimdi bomba bir haberi var. Üçüncü çocuğunu doğurmaya karar verdi. Girişimcilik hikayesini yazmak isteyince, kendisinden biraz bilgi ve resim istedim. Önce yolladıklarını yeterli bulmadım, tekrar rica edince, beni kırmadı, kendi söylemi ile  ilk kez hikayesini düşünmüş ve yazmış. Yazmak konusunda tecrübeli arkadaşımın yazdıklarını çok beğendim.Her satırını ilgiyle okudum. Onun içinde, değiştirmeden koymak istedim. Çünkü her satırı önemli mücadeleler, ve başarılar ile dolu. Okunsun , örnek alınsın istedim. Olduğu gibi ekledim, ben güzel, ve müthiş hikayeyi soluksuz okudum, siz de çok beğeneceksiniz sanırım, sevgiler,

Özlem Açıkel Turhan’ın Sıradan ama Sanırım Enteresan Girişimcilik Hikayesi

Ben hep hırslı bir çocuk oldum. Yazları sürekli kitap okuduğum için annem arada sırada kızım çık biraz dışarıda arkadaşlarınla oyna derdi bana çoğu zaman. Öğrenmeyi çok sevdim oldum olası. Akrep burcunun da en önemli özelliği aslında merak ve hırs. İlkokulda bir türlü geçemediğim bir kız arkadaş vardı ve ben hep ikinci oldum. Onu geçmeyi bir türlü başaramadım. Hiç unutmam adı Defne’ydi. Bu bana çok koydu. Ortaokula kaydolduğumda kapısından ilk girdiğim gün ben bu okulun birincisi olacağım dedim o yaşta ve bunu 3 yıl boyunca başardım. İlk yıl birinci olduktan sonra da aslında birinci olmak benim için tamamen önemini yitirdi. Yani hırslıydım ama istediğimi elde ettim mi artık başka limanlara, başka hırslara yelken açma zamanı gelirdi benim için. Örneğin o yaşta sonraki hedefim fen lisesinin birinci basamak sınavında İzmir’in ilk ellisinde yer almaktı. Onu da başardım. Orta halli bir işçi babanın çocuğu olarak doğal olarak özel okul vesaire değildi gittiğimiz okullar. Ne yaparsak kendi bileğimizin hakkıyla yapıyorduk. Özel hocalar vesaire yoktu hayatımızda. Masrafları ağır diye Fen lisesine gidip aileme yük olmak istemedim ve ikinci sınava hocalarımın tüm ısrarlarına rağmen hiç çalışmadım. (bir garip kararlılık bu da işte)

Ortaokulda Dilek Onur diye bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Sağ olsun sürekli bize her konuda kompozisyon yazdırırdı.  O yıllarda çok şikayet ederdik bundan hocam yine mi kompozisyon diye şikayet ederdik ama sonradan anladım ki ben yazılı ve sözlü olarak kendimi ifade etmeyi Dilek Onur hocam ve okuduğum kitaplar sayesinde öğrenmiştim.

Liseyi bir zamanların ekol okulu olan  ama sonradan kapatılan ve esas görevi Maliye Bakanlığı’na memur yetiştirmek olan İzmir Maliye Okulu’nda yatılı okudum. Eğitim öğretim hayatımın en güzel 3 yılını orada geçirdim. İzmirliydim ama okulda yatılı olmak mecburiydi. Okula ağlaya ağlaya gittim ama daha çok ağlayarak okulumu bitirdim. Arkadaşlarımdan okulumdan ayrılmak çok zordu. Lise arkadaşlarımın hepsiyle halen sürekli görüşürüm. Hatta diyebilirim ki o arkadaşlıklarımın üstüne daha derinini daha kıymetlisini koyamadım sonrasında.

Liseye gittiğim ilk gece annemden ayrı yattığım ilk geceydi. İlk gece gerçekten zor geçti.  Ama sanırım benim hayatım için önemli bir milattı. Sonra da zaten üniversiteyi  istanbul’da kazanıp gelince artık eve temelli olarak dönmedim bir daha. Yani ayaklarımın üzerinde durmayı 13-14 yaşlarında çok özel ve güzel yatılı okulu deneyimimle öğrenmeye başladım.  Ben genellikle kararlı biriyimdir. Bir şeyi iyi araştırırım planlarım ve kafama koyduğumu yaparım.  En azından yapmak için çok çalışırım. Lisede üniversite tercihlerimde çok nettim, mesela sadece iktisat ve işletme tercih ettim. Ama gel gör ki anneme işletme bölümünün ne olduğunu, mezun olunca bana ne denileceğini bir türlü anlatamamıştım. Annemin zoruyla en son tercihime 9 Eylul Hukuk’u koydum. Allahtan ondan önceki bir tercihe girdim ki orayı kazanmadım yoksa puanım onu da tutuyordu. Ancak benim üniversite hedefim ODTU’ydu. Sınav sorularını kontrol ettiğimde dersane hocalarım kesin ODTU’yu kazanıyorsun 14 puan üzerindesin dediler. İstanbul aklımın ucundan bile geçmiyordu. Istanbul İzmirden bakınca çok ürkütücü beni yutacak bir canavar gibiydi, benim ve ailemin gözünde. Maalesef o sene ODTU’nun puanları hiç olmadığı şekilde inanılmaz arttı ve ODTU’yu kıl payı kaçırdım. İstanbul Üniversitesi İngilizce işletme Bölümünü kazandım. Bu bölümü kazandığımı duyunca neden ODTU olmadı diye saatlerce kendimi odaya kapatıp ağladım. Hatta kapıdan kızım çık dışarı diyen anneme de lütfen git bütün komşularına söyle kimse yarın beni tebrik etmesin diyordum. Ama sonraları çok defa iyi ki İstanbul’a glemişim dedim kendi kendime. O yuzden şimdi hayata bakışım hep olumsuz bir şey her zamana bir hayıra vesile olur yönünde.

17 yaşımda istanbul’a geldim.

Bölümümü çok net seçmiştim. Okurken de işletmenin içerisinde en çok ilgimi hep Pazarlama çekti. Ben asla bir finansçı, muhasebeci, üretimci v.s. olamam diye düşünüyordum. Benim işim reklam, tanıtım ve pazarlamayla ilgili olmalıydı. Philip Kotler benim idolümdü. Kitaplarını hatim ediyordum. Reklam ve pazarlama işinde ilerlemeyi kafama koymuştum bir kere.  Ama İstanbul’da hiçbir tanıdığı hatta akrabası olmayan birisinin hayallerini gerçekleştirmesi için daha çok çalışması gerekiyordu. Aslında bizim gibiler 100 metre koşusuna sıfırdan bile değil eksi 100 den başlayanlar oluyor. Dolayısıyla biz İstanbul’da yaşayan, kolejlerde okuyan, babasının çevresi çok geniş  v.b. arkadaşlarımıza göre iki kat hızlı koşmalıydık. Ve ne şanslıyım ki ben bunun çok bilincinde olan bir gençtim. Okumaya devam et

Sevgili Korsan Yazarımız

Kagiderde yönetimde çalışan, komitelerde görev alan, özel projeleri yürüten arkadaşlarımız hep çok katkı koyuyorlar, çok zaman ayırıyorlar,çok özveride bulunuyorlar. Özellikle Yönetim Kurulunda görev alanlar, kendilerini adete Kagidere  adıyorlar. Böyle bir sorumluluk aidiyet duygusu ve de gönüllülükle yapılan çalışmaların da neticesi mükemmel oluyor. Yıllar  geçtikçe de yapılan işlerin değeri, kalitesi,  bilinirliği çok artıyor.Kurumsal yapı daha da kuvvetleniyor. Toplumsal katkı da çok daha etkin oluyor.                              Yönetim de çalışan arkadaşlarımın hepsi benim için, Kagider için, çok değerli. Zaman içinde hepsini yazmaya, anlatmaya, onlara bu vesile ile de tekrar tekrar teşekkür etmeye  çalışacağım. Bugün kuruluşdan beri Kagiderin değerli üyesi, iki dönemdir YK üyesi, Kagidere herzaman çok katkıları olan sevgili korsan yazarımız, Aydan’ı (Aydan Baktır ) sizlere anlatarak, paylaşmaya çalışacağım.

Aydan, Kagiderde çok renkli, çok farklı, çok özel arkadaşlarımızdan. Bazen duygusal, bazen romantik, bazen sofistike, bazen eğlenceli, bazen tam bir İstanbul hanımefendisi, bazen  gizli çılgın, bazen idealleri için amansız mücadele eden bir savaşçı.

Bütün bu özelliklerini taşıyan yazılarıyla, her zaman bizi her olaydan haberdar ediyor, yaşatıyor, hayal ettiriyor, uzun uzun anlatarak hepimizi peşine takıp hissettiriyor, düşündürüyor.

Aydan’ın bütün bu farklılıkları onun sanatçı yapısından da kaynaklıyor.Ya da bu özellikleri onu daha da yaratıcı yapıyor. Aydan ressam,yazar, şair,  grafiker, çok iyi bir iletişimci, ajans sahibi iş kadını.

Aydan, doğum günlerimizde, özel durumlarda hepimiz için özel şiirler yazarak,  bizleri kutluyor, şaşırtıyor, mutluluk nedenimiz oluyor.  Her zaman çok şık ve ruh haline uygun farklı giyiniyor.Tüllerle, broşlarla, incilerle bambaşka bir havada geldiği gibi, zaman zaman da son derece minimal ve formal olabiliyor. Hep mükemmel, hep ince, zarif, ölçülü olduğu gibi, bazen de şaşırtıcı ve sıradışı olabiliyor.Ama her zaman neşeli ve eğlenceli, sevgi dolu, hayat dolu.

İşinde çok başarılı, tüm yaratıcılığını Kagider için de kullanmaktan da mutluluk duyuyor, hepimizi de mutlu ediyor. Kagider etkinliklerinde,çok başarılı, moderatör, eğitimci, sunucu, konuşmacı olarak görevler üstleniyor.Çok önemli projelerde yurt içinde ve yurt dışında kagideri temsil ediyor.

Her zaman  arkadaşlarıyla işbirliği içinde. Paylaşmayı çok seviyor,  çok duygu yüklü. Aydan’ı kısaca  anlatmak,  satırlara sığdırmak mümkün değil.  Kendisiyle bu arzumu, paylaştım, çok iyi yazan, ressam, şair, çok değerli arkadaşımdan da yardım almak istedim. Bana yaşam hikayenle ilgili gönderebileceğin birşeyler var mı dedim. Çok güzel, içten, sıcak, samimi kendi duyguları ve kalemi ile yazdığı yaşam, kariyer, başarı, hayat öyküsünü, istediğin gibi kullan notu ile hemen gönderdi. Ben de hiç ellemeden dokunmadan yazıma eklemenin en uygun olacağını düşündüm.. Bu güzel hikayeyi,   hayata dair düşünceleriyle,hayalleri, idealleri, tutkuları, mutlulukları ile ,sahibinden dinleyin istedim.

Aydan Binnaz Hn ile (Toprak) ve Brükselde AB ve Kagider çalışmalarında

Dünyayla tanışma, çocukluk, büyüme, rüyalar, boyalar…

İçinde yıllar…                                        

Öyle bir geçer zaman ki…

Annem bana hamileyken, aileye yeniden bir çocuk müjdesi pek de müjde olarak gelmemiş.  Hatta annem hep “yaşamanı doktor Alaaddin Yavaşça’ya borçlusun” derdi. Beni sevmediğinden değil 1958’li yıllarda 14 yaşında büyümüş bir kızı, 10 yaşında bir oğlu olduğu için… Yine de en çok doğduğumda babam sevinmiş… Babam, kuantumu o yıllardan keşfetmiş, doğduğu toprakların Hacı Bektaşi Veli felsefesini içinde taşıyan, sakin, dingin, tamahkar bir insan… Girişimciliğe inansa da, Pazartesi işe başlanmaz, Salı sallanır, Çarşamba çarşafa dolanır, Perşembe Cuma’ya yakın deyip iş hayatında çok başarılı olmamış ama ilkeli, dürüst, içten, harika bir insan ve de dindar bir ailenin ateist olarak vefat eden oğlu…Binlerce öğüdü arasından bana ilham vereni “kızım yaşam hiçbir zaman kötüye gitmez. Ben 2. Dünya savaşında altı sene askerlik yaptım, şimdi en azından o yok…” Okumaya devam et

Çizgi Dışı Bir Girişimcilik Hikayesi:Silk&Casmere

Sevgili Ayşen Zamanpur’un  müthiş başarılı girişimcilik öyküsünün, söyleşilerinden birini kendi anlatımıyla Özlem Mercan’ın röportajından  aktardım. Sevgiyle, gururla, mutlulukla 

Çizgi Dışı Bir Girişimcilik Hikayesi: Silk & Cashmere

Yazan ozlemercan

Fotoğraf howardignatius

Geçen yazıda bahsettiğim toplantılardan ikincisi JCI İstanbul şubesi tarafından düzenlenen “Çizgi Dışı Kariyer Hikayeleri” konulu toplantıydı. Konuk konuşmacı ise Silk&Cashmere markasının yaratıcısı Ayşen Zamanpur’du. Ayşen Hanım anlatırken ben de hızla not aldım. İşte oldukça ilham verici bir girişimcilik hikayesi:

TEMELLER

Ayşen Hanım konuşmasına şöyle başladı: “Bu toplantıda benden tek bir cümle söylemem istense “Risk almadan başarı olmaz” derdim. Ortada sağlam bir hedef, plan varsa yolunuza kimse çıkamaz. Kimseyi kafaya takmayın. Sağlık dışında hiç bir neden sizi yapacağınız işten alı koyamaz.”

“Başarılı insanlara karşı diğer insanların bir mesafesi oluşur. Sanki başarılı olmak için belli bir özellik gerekir gibi bir düşünce olur. Ama hiç de öyle değil. Ben normal bir aileden gelen, üniversiteyi bitirmiş bir insanım. Başarılı insanlar, özel yeteneklere sahip değiller, sadece doğru bir fikir bulup bunu geliştirmeyi bilmişlerdir. ”

Ayşen Zamanpur, üniversiteyi bitirdikten sonra Şişecam’da işe girmiş ve 5,5 yıl burada çalışmış. Planlama bölümünde fizibilite çalışmaları ve ekonomik araştırmalar yapmış. İşe girdiği zaman 21,5 yaşındaymış ve şirketin en genci, en çömeziymiş. İş hayatının tüm yönlerini Şişecam’da öğrenmiş. Fotokopi çekmekten, toplantı kültürüne, çalışanlar arası çatışmalardan yöneticiyle konuşmaya kadar tüm bilgileri burada almış.

Ayşen Hanım “Gerçek hayatta olmak için üniversite bilgisi işe yaramıyor, insan çalışarak öğreniyor.”diyor.

Bu 5,5 yıldan sonra artık aynı işleri tekrar tekrar yapma olayını bitirmeye karar vermiş. Bir ofiste çalışmanın kendisine uygun olmadığın anlamış ve kendi yapabileceği işleri düşünmeye başlamış. (Bir yerden tanıdık geliyor mu? ☺ )

KENDİ İŞİNE BAŞLAMA ZAMANI

Avrupa’da ve Amerika’daki alışveriş merkezlerini düşünmüş. Daha o zamanlar Türkiye’de bu tip merkezler yaygın değildi. Ayşen Hanım’a bir çok markanın bir arada olduğu, hem eğlenceli hem de yemek yenebilen bu merkezler çok mantıklı geliyormuş, ancak bir alışveriş merkezi açmak – soyadınız Koç veya Sabancı değilse – hiç kolay değil tabii.

Bu arada arka plan olarak Ayşen Hanım’ın ailesi normal orta halli bir aile. Yani yeni bir iş kurmak için büyük sermayeler vs. sağlayabilecek durumları yok. Ne yaparsa kendi çabasıyla olacak.

O da alışveriş merkezi açamayacağı için, alışveriş merkezinin içinde bir dükkan açmakla işe başlamaya karar vermiş. Ve o zamanlar daha çok yeni olan Galleria’da bir Benetton mağazası açmış. (Benim yaşımda olanlar Galleria’nın ilk zamanlarını hatırlarlar. İstanbul’un tek alışveriş merkeziydi, içinde Fame City de vardı, oynadığımız oyunlardan küçük kartlar biriktirirdik ve bunlarla oyuncak vs. alırdık ☺ )

Bu mağazaya tüm enerjisini verince, mağaza tüm dünyadaki 7.500 şubeleri içinde 1. sıraya yükselmiş. Bundan sonra da 8 tane daha Benetton açmış. Bu işe de 5,5 yılını vermiş. O zaman kendi deyimiyle “Girişimci bir ruha sahip olduğunun henüz farkında değil.”.

Benetton’la geçen 5,5 yıl sonunda, bir eksiklik hissediyor Ayşen Hanım. Evet çok başarılı mağazaları var, iyi de kazanıyor ama işin içine kendinden bir şeyler katamıyor. Sadece alma – satma var, yaratıcılık veya iş geliştirme adına pek bir şey yapamıyor. Bu “benim kattığım bir şey olmalı” düşüncesinin sonradan“girişimcilik ruhu” olduğunu öğreniyor ☺.

YENİ FİKİR ÜRETMEK

Ve yine değişik bir fikir arayışına giriyor. “Fikir çok önemli. Doğru fikrin önünde hiç bir şey durmuyor. Ama projelendirmek çok önemli.” diyor Ayşen Hanım ve şunu da ekliyor: “Bir şeyi çok yürekten isteyince, evrendeki birşeyler, belki ‘kozmos’ yardım ediyor insana.”

Yapabileceği yeni bir iş ararken şunları düşünüyor:

  • Annesine küçükken Almanya’dan gelen kaşmir bir kazak varmış. Ayşen Hanım bu kazağa dokunmayı çok severmiş.
  • Eşi o zaman Çin’le iş yapıyormuş.
  • Kaşmir ile ilgili düşünürken, anavatanının Çin olduğunu öğrenmiş ve eşinin de orayla olan bağlantıları sayesinde “Bir kaşmir markası yapabilir miyiz?” diye sormuş kendine.
  • Eşiyle birlikte Çin’e gitmeye karar vermiş. “Herkes halı – kilim peşindeyken, ben ağıllarda koyun peşindeydim.” diye anlatıyor Ayşen Hanım. Kaşmir sadece Çin’in bazı bölgelerinde yetişen keçilerden elde edilen bir tür özel yün. Bu keçiler Avrupa’da veya dünyanın başka bir yerinde aynı kalitede kaşmir üretmiyorlar, yani kaşmir tamamen Çin’e özgü bir yün cinsi ve oradan almak zorunlu.
  • Kışın kaşmir, yazın da ipek satarız diye planlamaya başlamış. İpeğin de anavatanı Çin olduğu için oradan getirip satmayı düşünmüş.
  • Bu fikirden sonra arkadaşlarıyla Çin’de gitmediği yer, görmediği keçi kalmamış. “O zamanlarda Çin dünyaya açık değildi. Hatta ben, oradaki halkın gördüğü ilk yuvarlak gözlü – çekik gözlü olmayan – insandım. Sürekli benimle fotoğraf çektirmek isterlerdi.” diyor ☺.
  • Bu arada evde 1 ve 4 yaşlarında iki çocuğu var. Şu anda baktığında o arada 3. çocuğu yapmadığına üzülüyor ☺. Özel hayatını sorduğumuzda eşinin kendisini çok desteklediğini söylüyor. Hatta “Onun desteği olmasaydı, yaptıklarım mümkün olmazdı.” diyor. Kendisi sürekli Çin’e gidip gelirken çocuklarla eşi ve yakın akrabaları ilgileniyor. Burada olduğu zamanlar da, tüm dikkatini onlara veriyor. Bir hafta Çin’de kaldıysa, döndüğünde 5 gününü çocuklarıyla geçiriyor, böylece herkese gerekli zamanı ayırmış oluyor.
  • Bu sıralarda Çin de ticari anlamda açılmaya başlıyor ve Çinlilerin paraya ihtiyaçları var. Kaşmiri nasıl alırız diye düşünürken, bakıyorlar ki Çinlilere para vermek gerekecek. Ancak bu şekilde istedikleri miktarda kaşmiri ürettirebilecekler.

RİSK ALMAK

Ayşen Hanım hemen kararını verip Türkiye’ye dönüyor 8 tane Benetton mağazasını elden çıkartıyor. Hem de hiç pazarlık etmeden, kim ne fiyat verirse devrediyor. Bu kendi söylediğine ve herkesin de anlayabileceğine göre çok büyük bir RİSK aslında, çünkü geri dönebilecek başka bir sermayesi yok.

O zaman 8 mağaza 2,5 milyon dolar ediyor. Fizibilite çalışması yapıyor, Çin’dekilere işin nasıl olacağını anlatıyor.

Ve elindeki parayla Çin’de yatırımını yapıyor. Kendisi için kaşmir ürettirmeye başlıyor.

GELİŞME DÖNEMİ

Tabii fikir bulununca ve iş kurulunca hikaye bitmiyor. Asıl çalışma bundan sonra başlıyor. Çekirdek kadro 3 kişiyken, 6 kişiye çıkıyor.

Henüz satış yok, sadece kuruluş aşamasındalar.

  • Marka nasıl yaratılır diye yurtdışında araştırma yapıyorlar, seminerlere toplantılara katılıyorlar.
  • Marka üzerinde çok çalıştıktan sonra nihayet ilk denemeyi İsviçre – Zürih’te yapıyorlar. Henüz fikrin tutup tumayacağına bakıyorlar.
  • Bu ilk mağaza çok başarılı oluyor ve fikrin doğru olduğu ispatlanıyor. Fiyatıyla, kalitesiyle ve mağazanın yeri ile herşeyi doğru yaptıklarını anlıyorlar.
  • Şu anda Berlin, New York ve dünyanın bir çok şehrinde 101 adet mağazaları var.
  • Dünya üzerinde bu fikir çok az uygulamaya konmuş. Sadece kaşmir üretip satan şirket sayısı 40′ı geçmiyor. Türkiye’de ise başka bir marka yok. Ayşen Hanım hala ikinci bir markanın çıkmamış olmasını çok ilginç buluyor.
  • Mağazalarda kışın kaşmir, yazın ipek satılıyor. Bu iki ürün dışında bir de bahar aylarında satılacak bir ürün çeşidi oluşturmak istiyorlar. Ar – Ge çalışmaları yaparken, – kendisinin deyimiyle ‘kozmos’un da yardımıyla ortaya “Kaşipek” çıkıyor. Bu ürünü de Çin’de geliştiriyorlar.

Ayşen Hanım ‘kozmos’ yardımını şöyle açıklıyor: “Yalan söylemediğin zaman, proje iyiyse, ekip sağlamsa, inanıyorsan insanlar e fırsatlar sana geliyor.”

ŞU ANDA…

Silk&Cashmere bugün kalite ile birlikte anılan bir marka. Ayşen Hanım sürekli işin başında, mağazalara gidiyor, personel ile konuşuyor, daha fazla ne yapılabilir diye düşünüyor.

  • Kaliteye çok önem veriyorlar. Tüm Silk&Cashmere mağazalarında çalışan elemanlar haftada 3 saat eğitim alıyorlar. Gizli müşteri programları uygulanıyor. Bu konuda çok titiz davranıyorlar.
  • KKM “Kaşmir Kalitesinde Mağazacılık” adını verdikleri ve 18 maddeden oluşan kurallar listesi var. Bunu tüm dünyada uyguluyorlar.
  • Kurumsallaşma konusundaki çalışmaları da devam ediyor.

ALINACAK DERSLER

Ayşen Hanım kendi hikayesini bitirince bir çok soru soruldu. Genel olarak verdiği mesajlar şunlardı:

  • Hiç bir zaman “Neden ben?” demeyin. “Neden ben değil?” deyin.
  • Herkesin başkalarından farklı bir yönü var. Diğer insanların bizi eleştirdikleri yönlerimiz aslında bizi farklılaştırır ve bu yönlerimiz fark edip geliştirirsek, başarı hikayeleri yaratabiliriz. Başarı hikayelerine baktığımızda aslında kişilerin en fazla öne çıkan özellikleri herkesin eleştirdiği özelliklerdir.
  • Hiç bir şekilde hiç kimsenin diğerlerinden üstün olduğunu düşünmeyin.
  • Herkesin başarısız olduğu bazı şeyler vardır. Bunları düzeltmek yerine, farklılıklarınızı ortaya çıkartmaya çalışın.

EKLEMEK İSTEDİKLERİM

Ayşen Hanım’ın hikayesi beni çok etkiledi. Normal bir çalışanken, kendi işini yapmaya başlaması, bunun da yetmeyip kendi yaratıcılığını ortaya koyması ve bir dünya markası haline gelmesi, hepimizin hayallerini süsleyen şeyler.

Buradan alabileceğimiz en önemli şey bence şu: Kendine inanmak, projeye inanmak, planlı olmak, sağlam adımlarla ilerlemek küçük büyük her girişimcinin ortak özelliği.

Bunların yanı sıra iş hayatında maaşlı bir eleman olarak çalışırken öğrenilenler, daha sonra çok işe yarıyor.Yeni mezunlara sürekli “önce bir işte çalışın, yol yordam öğrenin” diye tavsiyeler vermemin nedeni de bu aslında. Önce temeli yapıp, sonra üzerinde kendimizden bir şeyler koymak, yapacağımız işi garanti altına alıyor.

Yine Ayşen Hanım’ın ilk söylediği cümle ile yazıyı bitirmek istiyorum:

“RİSK ALMADAN BAŞARI OLMAZ”