Kendimi bildim bileli sağlıklı beslenmeye, kilo almamaya özen gösteririm. Her sene kışdan yaza geçerken birkaç kilo fazlam olur, onu vermek için, bir yöntemi tercih eder uygularım, hepsin de de genellikle başarılı olurum.Ama tüm diyetlerin farklı zorlukları olduğu gibi, her sene çıkan; bir öncekini çürütüyor, ve kafalarımız karışıyor.İsveç Diyeti, Dukan Diyeti,Karatay Diyeti hep uygulayıp sonradan; yanlış mı yaptım diye düşündüğüm diyetler.Bu sene öncelikle sağlıklı yaşam için okumaya araştırmaya, sormaya, öğrenmeye başladığım Alkali Beslenme aynı zamanda bir zayıflama modeli. Aşağıda paylaşmaya çalıştım.
Hayatımda da özümleyip uygulamaya başladım. En kolay ve uygulanabilir şekilde. Nasıl olabildiğince çevreci olmaya çalışıyorsak olabildiğince alkali olmaya çalışıyorum. Faydalarını gördükçe, hayatıma daha kolay yerleşeceğine ve kolaylaşacağına inanıyorum. Çünkü zaten uzun zaman önce detoks yaparak, sebze meyvaya ağırlık vererek bu konuda oldukça yol katetmiştim ama şimdi tüm bunları daha bilinçli, sistemli ve de inanarak yapıyorum. Sizlere de inandığım için aktarıyorum. İşe önce çok kolay anlaşılır, kolay okunur bir dille yazılmış benim için de çok faydalı olan Dr Ayşegül Çoruhlu‘nun kitabı Alkali Diyet‘i okuyarak başladım.
Aşağıda önce kitabıı tanıtımını; sonra sistemi ve Ayşegül Çoruhlu ile yapılan söyleşideki soru cevapları yazdım.
Kitapta yazılanların özeti aşğıdaki satırlarda; İleri anti-aging yaklaşımlarını ülkemizde ilk uygulayan hekimlerden Dr.Ayşegül Çoruhlu diyetin biyokimyasını hücre düzeyinde bir denge ile açıklıyor. Diğer tüm diyet önerilerinin eksik bıraktığı parçayı yerine koyuyor: İşe en basit biçimde “iç” çevrenizi temiz tutarak başlamanızı öneriyor.
Ne kadar yağ, ne kadar vitamin, ne kadar protein? Genellikle bunlara odaklanıyoruz oysa dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha var:
Vücudun genel iyilik ve sağlık halini belirleyen ASİT- ALKALİ DENGESİ.
İnsan organizması hafif alkali olmak üzere programlanmıştır. Aşırı asitlenme farkında olmadığımız en büyük gizli tehlikedir.
Kanser, kolesterol, osteoporoz, aşırı kilo alımı, kilo verirken yağ yerine kas kaybetmek, kırışıklıklar, cilt sarkması gibi birbiriyle ilgisiz görünen rahatsızlıklar aynı sebepten kaynaklanırlar: Vücudun aşırı asitlenmesi, yani iç ortamımızın kirliliği.
Çözüm basittir:
Asit yapan yiyecekleri azaltıp, alkali yapan yiyecekleri artırmaktır. Gerçek evimiz olan vücudumuzu temiz tutmaktır. Et yiyorsak yanında yiyeceğimiz bol yeşillik günahlarımızı silecektir. İçeceğimiz suya yapacağımız küçük bir dokunuş onu kat kat daha faydalı hale getirecektir. Asit alkali dengemizi iyi kurarsak, hayatın tadı tuzu olan kaçamaklarımız için de ağır bir bedel ödemeyiz.
Daha önce kimsenin diyetin biyokimyasını böylesine mercek altına almadı, tek bir hücrenin sağlığının, genel ruhsal-bedensel iyiliği belirlediğini böylesine net ve akıcı bir dille ortaya koymadı. Kalori hesaplarını, karbonhidrat-protein oranlarını, kan grubu formüllerini bir kenara bırakıp Alkali bir diyeti seçmek insanın sağlığı için verebileceği en basit ama en büyük destektir.
Tabağınızı oranlamayı öğrenin
Yediklerinizin %20si asit yapan yiyeceklerden , %80i alkaili yapan yiyeceklerden oluşmalıdır. Alkali yiyecekler için verilen yüzdenin yarısının çiğ olması gerekiyor. Çiğ sebze veya çiğ sebze suyu tüketmek zorundasınız.
Hızlı kilo vermek için çiğ sebze yemeniz gerekiyor.
Salata deyince marul, salatalık, domatesten başka bir şey aklınıza gelmiyorsa, salatalara ıspanak, kabak, semizotu vs. tüm yeşilleri eklemelisiniz.
Patlıcan, brokoli gibi çiğ yenmeyen sebzeler için sebze suyu yapmak daha idealdir.
Haşlamalar, buharda pişirmeler sakıncasızdır. Kilo aldırmazlar, ayrıca doyurucudur.
Ama buharda sebze yemeği veya zeytin yağlı pişmiş yemekle kıyaslandığında, çiğ yemenin ve çiğ sebze suyu içmenin faydaları çok daha fazladır.
Konuyu On Adımda Alkali Beslenme başlığı ile ile özetleyen; Ayşegül Çoruhlu çok güzel anlatmış,size aşağıda videosu ile paylaşıyorum.
On Adımda Alkali Beslenme
.
Ayşegül Çoruhlu’dan merak edilen soruların cevapları;
Alkali diyetin temel prensipleri neler?
Öncelikle alkali ve asit kavramlarını açıklayayım. Basit lise kimya bilgisinden hatırlayacağımız üzere, asitler alkalilerle nötralize olurlar. Yani alkali, asidin zıddıdır. Bunları ölçme derecesi pH’tır. pH, 1-7 arasında ise sıvı asittir ve pH, 7-14 arasında ise sıvı alkalidir. Vücudumuzun içindeki sıvıların neredeyse hepsi alkalidir (yüzde 72’mizin su olduğunu hatırlayalım). Vücudumuzdan attığımız ter ve idrar sıvısıysa yüksek oranda asidik sıvılardır. Bu sıvılar her gün atılır çünkü vücut alkali olmak ister. Temel işleyiş bu kadar basit bir prensibe dayanır. Vücudun asit yükünü artıran besinlerin alkali besinlerle beraber alınması alkali diyetin temel prensibidir.
Asit ve alkali besinler hangileri?
Hazır gıdalar, işlenmiş etler, basit şekerli besinler, şekerli, kolalı içecekler, kızartmalar, cipsler, kömür ateşinde pişirilmiş yiyecekler, beyaz undan yapılmış besinler, tüm işlenmiş unlar, sağlıksız yağlar, katkı maddeleri, hormonlu ürünler… Asitli besinler listesi böyle uzayıp gidiyor. Alkali besinler olan taze sebzeler, çoğu taze meyve, tohumlar (badem vs.), tohum yağları, diğer sağlıklı yağlar (zeytinyağı, balık yağı, avokado yağı, keten tohumu yağı gibi), baharatlar, su. Bu besinler sağlıklı çünkü vücudu alkali yapıyorlar. Vücuttan asit atılım işini kolaylaştırıyorlar. Sağlıklı kalmanın ve kalıcı kilo vermenin en kestirme yoluysa her öğünde tüketilen alkali olan besinlerin miktarlarını asitlen-diren gıdalardan 3 kat fazla tutmak.
Alkali diyet uygulaması zor bir diyet mi?
Alkali diyet, aslında şimdiye kadar doğru bildiklerimizin toplamı olarak tanımlanabilir. Alkali diyet yeni bir kavram ya da trend değil. Zaten tüm hekimlerin bildiği vücudun normal çalışma süreçleriyle ilgili bilgilerin toplamı. Yeni olansa, vücudun istediği alkali seviyesini doğru besin seçimlerimizle yapabileceğimiz bilgisi. Ayrıca şunu özellikle vurgulamalıyım ki alkali diyet, diyet sözcüğünün çağrıştırdığı gibi bir kısıtlama değil. Aksine, vücuda alınan alkali oluşturan besinlerin miktarının asit oluşturanlardan daha fazla olmasını sağlayan bir “ekleme ve dengeleme” diyeti. Örneğin bir öğünde sadece et yiyen bir kişiyle, aynı öğünde et ve yanında et miktarının en az 3 katı sebze yiyen kişinin kalp-damar sağlığı aynı olamaz. Aynı şekilde sebze ekleyerek daha fazla yiyen kişide kilo problemleri (beklediğinizin aksine) daha az görünür. Çünkü sadece asitli gıdaları tüketerek asitlenen bir bünye daha kolay yağ depolar.
Neden asitli diyet içecekler de kilo yapıyor?
Aslında çoğu kişi fazla yemekten değil, öğünlerindeki özellikle de sadece akşam yemeğindeki yanlış seçimler yüzünden kilo alıyor. Çünkü mesele kalori veya protein hesapları değil; mesele modern yaşamdaki beslenme şeklimizde asitlendiren besinlerin alkali besinlere göre fazla tüketilmesidir. Ve tabii öte yandan asıl mesele kilo da değil; kilo maskesi altında yanlış besinlerin vücutta yarattığı asitlemenin tüm sağlığımızı olumsuz etkilemesi. Kabul etmek zorundayız: Ne yiyorsak oyuz!
Alkali diyeti takip edenler kısa ve uzun vadede sağlık durumlarında ne gibi değişiklikler gözlemleyecekler
Alkali beslenen kişiler, vücuttaki atılacak asit miktarını anında azaltacakları için idrarlarının rengi açılacak ve kokusu hafifleyecek. Alkali beslenen kişini deodorant kullanması gerekmeyecek çünkü ter kokusu azalacak. Yüksek protein diyetleri yapanlarda olan ağız kokusu olmayacaktır. Dışkılama daha düzenli ve sorunsuz olacak, gaz ve hazımsızlık problemleri azalacaktır. Mide yanması, reflü şikayetleri azalacak, kilo kayıpları bel bölgesinden olacaktır. Alkali beslenen bireyler daha dinlemiş uyanacaklar ve daha enerjik olacaklardır. Uzun vadedeyse: kan testlerinde olumlu değişiklikler görülecek, kolesterol, şeker, insülin değerleri düşecek, tiroit fonksiyonları daha düzgün çalışmaya başlayacak, azalan damar plakları ve azalan karaciğer yağlanması, yavaşlayan kemik erimesi gibi olumlu sağlık durumları yaşama ihtimalleri fazlalaşacaktır. Kısaca alkali beslenme kiloda kansere kadar her türlü sağlık sorunun azalmasına yardımcıdır.
Benim de yavaş yavaş anlamaya ve uygulamaya çalıştığım, sistemi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Kendi bulduğum pratik yolları da ekleyerek. Bugün bu kadarla bırakıyorum, sağlıkla kalın sevgiler, sevgiler…
Bu gün bu senenin favorisi tahıl salatalarımı anlatmak istiyorum.Buğday, Kuru Börülce, Meksika Fasulyesi çok yaptıklarım.Aşağıda benim denediklerimden bazılarını yazdım, ama sizde kendinize göre karışımlar yapabilirsiniz. Bir kaç tahılı biraraya getirebilirsiniz,içine peynirler ilave edebilirsiniz, alternatifi bol.
Buğday Salatası
Akşamdan ıslattığım buğdayı güzelce haşlıyorum. Sonra, bol kıyılmış dereotu maydanoz,kırılmış ceviz, hazırlıyorum. Bir kasede tuz, limon suyu ve zeytinyağını çırparak yaptığım sosu da üstüne ilave ediyorum. Üzerine nar taneleri ekliyorum.Şu ara narlar azaldı, onun yerine rendelenmiş ya da küçük küçük doğranmış elma veya ananas olabilir. Ben çok seviyorum.
Meksika Fasulyesi Salatası
Yine akşamdan ıslatılmış fasulyeler güzelce haşlanıyor. Sonra içine incecik kıyılmış pırasanın yeşil kısımları ve nane, fesleğen ekliyorum. Minik doğranmış, kırmızı, sarı biber ve kornişon turşu ilave ediyorum. Yine limon zeytinyağ sos yapıyorum.
Kuru Börülce Salatası
Yine akşamdan ıslanmış, iyice haşlanmış börülcelere bol dereotu maydanoz muhtelif yeşillik ve ve çok az sarımsak kıyarak ilave ediyorum. Zeytinyağlı limon suyu çırpıp ekliyorum.Hepsi için sizde farklı alternatifler deneyebilirsiniz.
Geçen hafta bir davette Meksika Fasulyesi Salatasını, ikiye bölünmüş cherry (kiraz) domates ve haşlanmış yumurtalarla servis ediyorlardı, çok da yakışmıştı.
Hem doyurucu, hem sağlıklı bu salatalar benim bu ara favorilerim,keyifle öneriyorum. Yine bu yılın favorisi birkaç çeşitle daha; hem sağlıklı hem kolay alternatiflerle devam edeceğim. Sevgiler, sevgiler
Bu aralar hem kendim için hem misafirlerim için severek yaptığım birkaç favorimi aşağıda paylaşacağim, çok lezzetli ve çok sağlıklılar seveceğinizden eminim.
YULAF KEPEKLİ KURABİYELER
Kek, poğaca, kurabiye yemesi yapması çok keyifli lezzetler. Ama un şeker yağ üçlüsünden uzaklaştıkça hepsinden kaçmaya başladık. Ne yapıyor, ne de yiyordum.Son zamanlarda kepek unlu meyvalı kekler yapmaya başlamıştım. Ama , poğaça, kurabiye kesinlikle yapmaz oldum. Halbuki ev de pişirilenin her zaman tadı keyfi başka olur. Çayın kahvenin yanında fırından sıcak sıcak çıkarıp ikram etmek, ya da kendi yaptığım kurabiyeleri şık kavanozlarda, her zaman ev de bulundurmak, hep hoşuma gitmiştir. Ama şimdilerde bir çözümüm var, artık son derece sağlıklı hem de yağsız, şekersiz, unsuz harika tatlı tuzlu kurabiye çeşitleri yapıyorum.
Dukan diyeti yaparken keşfettiğim yulaf kepeği ile (müsli gibi değil un gibi olan)çok kolay krepler dukan ekmekleri yapıyordum. Şimdi çok değişik tatlı tuzlu kurabiye çeşitlerini yapmaya başladım. Nasıl mı derseniz, çok kolay, geniş bir kaseye iki çaybardağı yulaf kepeği koyuyorum. Sonra tatlı istersem, elma havuç, zencefil, tarçın, kaysı, üzüm ceviz ne istersem onlardan bir veya birkaçını kaseye rendeleyip ya da minik parçalara bölüp koyuyorum.Bir tane yumurta kırıyorum, kabartma tozu ekliyorum.
Sonra malzemeleri iyice karıştırıp köfte yapar gibi yapıyorum. Fırın kağıdı serilmiş tepsiye minik toplar halinde dizip önceden ısıtılmış fırında pişiriyorum.Malzemelerin yumaşaklığına tadına göre ölçülerini ayarlıyorum. İsterseniz; yumurta beyazı, azıcık su, biraz yağ ekleyebirisiniz. Ben meyvaların tadı ile şekere gerek görmüyorum. Ama siz isterseniz, doğal tatlandırıcılar stevia ya da agave şurup ilave edebilirsiniz.
Tuzlu çeşitler için ise yine iki çay bardağı yulaf kepeği bir yumurta ve kabartma tozuna iki yemek kaşığı lor peyniri, biraz da ufalanmış keçi peyniri, ve kıyılmış dereotu koyuyorum.Yine aynı şekilde yuvarlaklar yapıp fırında pişiriyorum.Henüz denemedim ama zeytinli cevizli, patatesli kaşarlı da yapıp denemek istiyorum. Kurabiyelerin üstüne yumurta sürüp, çörek otu, keten tohumu da ya da benzeri farklı çeşitler de konabilir. Bu çeşitleri yemekte ve kahvaltıda ekmek çeşidi olarak da ikram edebilirim. Bu gün ise kahveli kurabiye yapmayı aklıma koydum. Çayda, kahvaltıda, yemekte, kahvenin yanında kavanozda değişik zamanlarda yenme şansı olacak kurabiyeler, beni yaparken de düşünürken de heyacanlandırıyor, eğlendiriyor. Sevgiler, sevgiler
Kagider, Garanti Bankası, ve Ekonomist Dergilerinin 2012 Yılı Kadın Girişimcisi Yarışması Finalistleri.Yasemin Kalya Künyeci,Gülay Öner Özgön ve Nurcan Özdemir‘in en heyacanlı, en mutlu anları. Ben de neticelerin açıklandığı an; onlar kadar heyacanlandım, duygulandım, mutlu oldum, hikayelerini dinlerken gözyaşlarımı tutamadığım oldu. İkisi de çok özeller.
Yasemin Kalya‘yı daha önce anlatmıştım. Sevgili Nurcan ile Gülay ise o günlerden beri hep yazılacaklar listemde. Bu çok özel üç kadın da birbirinden çok farklı, çok başarılı. Zorlukları avantaja çevirenlerden.2013 yılı Kadın Girişimcisi Yarışması’na son katılım tarihi 31 Mayıs. Katılıma az kaldı, katılım öncesi sevgili Gülay ile Nuray’ı da bu çok güzel röportajı ile Yaprak Özer’den paylaşmak istedim.
Hedefleri, hayata bakışları, gayretleri,çıktıkları yoldan vazgeçmemeleri, hepsini aşağıda hem okuyabilir, hem dinleyip izleyebilirsiniz. Artık ikisi de çok değerli üyemiz, ben de ilerde bu çok özel iki kadından haberler vermeye devam edeceğim.
İki kadın girişimci, birinin eğitimi yok diğerinin var… Ayrı coğrafyalarda doğmuş, büyümüş, yaşamışlar… Ayrı deneyimlere sahipler, farklı kulvarlarda yüzüyorlar… ikisini bir araya getiren görünürde hiç bir şey yok. Konuşmaları, esprileri farklı… Oysa ikisi birbirine kardeş kadar benziyor. Aynı dili konuşuyorlar… Anne olmalarını saymıyorum, kariyer de yaparım, iyi bir anne de olurum diyebiliyorlar… Her şeyden önemlisi sıfırdan başlayabilme dürtüleri, gördüklerini farklı tercüme etme ve tecrübe edebilme yetenekleri. Hayal kuruyorlar, macerayı seviyorlar, hedef koyuyorlar, korksalar da dönmüyorlar, başarılı olmak istiyorlar…
Ben değil, kendileri anlatsın ve siz de keyifle okuyun…
Yaprak Özer: Geceyle gündüz gibi birbirinizden farklı olmakla birlikte birbirinize çok benziyorsunuz. Ne iş yaparsınız sizden dinleyelim?
Nurcan Özdemir: Ben inşaat sektöründe mantolama dediğimiz malzemelerin üretimini yapıyorum. Bu dışarıda enerji verimliliği için kullanılan yalıtım malzemesi. Beyaz, mavi, siyah bizim ürünlerimiz. Bu ürünleri üretiyoruz. Bunların yapıştırıcı sıvısını ve sistemi üretiyoruz. Ambalajlarken de beyaz eşya ve otomotive malzeme üretiyoruz.
Gülay Öner Özgön: Ben aslında tıp doktoruyum ve genetik uzmanlığı yaptım ve bu yaptığım uzmanlık sonrasında da insanların genetikte yakalanabilecek hastalıkları veya var olan hastalıklarının teşhisi yönünde bir genetik tanı merkezim var. Bu merkez aynı zamanda da Türkiye’de daha iyi hizmet verebilmek için de bir şekilde de kullanılabilecek kitlerin üretimini yapmaya çalışıyorum.
Yaprak Özer: Kaç yılında kurdunuz?
Gülay Öner Özgön: 2009 Ocak ayı.
Nurcan Özdemir: 1999.
Yaprak Özer: Tıp doktorlarının muayenehane açması ya da herhangi kolektif olarak bir muayenehanede buluşması alışagelmiş bir şey ama tıp doktorlarının kendi şirketlerini kurmaları çok sık gördüğümüz bir şey değil.
Gülay Öner Özgön: Doğru, çok fazla sık görünen bir şey değil hatta birçok özel hastanelerin sahibi bile doktor değil diye genelleyebiliriz. Çok fazla bu şekilde şirketsel davranan doktor alışkanlığı yok.
Yaprak Özer: Siz nasıl cesaret ettiniz?
Gülay Öner Özgön: Yani doktoramı bitirdikten sonra gördüm ki gerçekten çok büyük bir açık, büyük bir ihtiyaç var bu alanda ve Türkiye’de yapılan bütün genetik tanılar çok pahalı. Yurtdışına çok fazla bağımlıyız ve Türkiye’de maalesef yapılan akraba evlilikleri veya aynı köyden evlenme filan gibi şeylerle çok fazla genetik hastalığımız var. Hem toplum sağlığı adına bir fırsat gördüm, hem de gerçekten bir iş olarak fırsat vardı.
Yaprak Özer: Bu tek başınıza mı aklınıza geldi yoksa çevrenizde sizi yönlendiren birileri oldu mu?
Gülay Öner Özgön: Yaklaşık bir yıl kadar bunun fizibilitesini yaptım. Nerede ne yapılabilir, nasıl yatırım yapılabilir gibi… Yola başlarken bana yardım edenler tabii ki oldu. Buradan da hepsine teşekkür ediyorum.
Yaprak Özer: Olmaz bu iş diyenler de oldu mu?
Gülay Öner Özgön: Evet. En başta babam oldu mesela. Bu iş olmaz dedi.
Yaprak Özer: Genetikte tam olarak hastalıklar üzerine mi yoksa genetik kodlarımız ya da olası hastalıklarımız üzerine mi çalışıyorsunuz, ne yapıyorsunuz?
Gülay Öner Özgön: Genetikte olası kodlar üzerine çalışılıyor. Zaten var olan mutasyonlar da hepsi kodlarımızdan ortaya çıkıyor fakat benim sonraki hedefim bir bio teknoloji şirketi kurmak. Bio teknoloji şirketiyle başka alanlara da, çevre bio teknolojisi gibi şeylere de yol almak, GDO’lu ürünler açısından onların tanısını yapabilmek, tarıma gidebilmek gibi bir takım başka hedeflerim var.
Yaprak Özer: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunusunuz. Arkasından da doktora yaptınız. O kadar uzundu ki CV’niz… Ödüller, tebliğler ve makaleler sayamayacağım… Yurtdışında da eğitim almışsınız, yayınlarınız var. Nurcan Hanım, 7 çocuklu bir ailenin kızısınız. Ortaokulu bitiriyor, eğitiminizi bırakıyorsunuz onun için geceyle gündüz kadar birbirinizden farklısınız, ama bir o kadar birbirinize çok benziyorsunuz dedim. Biraz anlatsanıza.
Nurcan Özdemir: Ardahan’da doğdum. Doğu’da doğdum, Batı’ya geldim, yatırım yaptım ve iş hayatına atıldım, girişimci oldum. İlkokulu Ardahan’da köyümde okudum. 50 haneli bir köyde… Ortaokul’u yatılı bölge okulunda okudum Ardahan’da. Lise hayatıma başlamadan Bursa’ya taşındık, iki ay liseye gittim iki aydan sonra devam edemedim. O günkü hayat şartları, ekonomik koşulları onu gerektiriyordu. Tekstil fabrikasında işe başlayarak orada vardiyalı işçi olarak işe başladım.
Yaprak Özer: Ne kadar sürdü bu?
Nurcan Özdemir: Yaklaşık 1 yıl. Ondan sonra bir avukatın yanında yardımcısı olarak çalıştım ve 1992 yılı geldiğinde, hayatımın kaderini değiştirecek yalıtım sektörüyle tanıştım. O dönem yalıtım sektörü çok fazla gündemde değildi biliyorsunuz, sekreter olarak başladım. Bu işi çok iyi öğrendim. Yani şu anda bakarsanız 20 yıldır bu işte okumuşluğum var desem doğru bir şey söylemiş olurum. Ve 1992-1998 sonuna kadar bu firmada çalıştım. Çalıştığım firmada sekreter olarak başladım, satış ve pazarlama müdürü olarak işten ayrıldım.
Yaprak Özer: Bu arada karar vererek ayrıldınız herhalde.
Nurcan Özdemir: Bu arada eşim Özden Özdemir’le evlendim. Eşim tekstil sektöründeydi ve yalıtım sektörünün geleceğini birlikte analiz ettik ve karar verdik. Destek oldu her konuda yani eşim, ailem hepsi destek oldu bu konuda. Ve 1999’da kendi işyerimizi kurduk. Bursa’da, İstanbul’da, İzmir’de çeşitli illerde satış ve uygulama yaptık ve 2007 yılı geldiğinde artık bu sektörde tepe noktaya gelmiştik, üretici olmamız gerektiğine karar verdik.
Yaprak Özer: Bursa’daki üretiminizin fiziki büyüklüğü nedir?
Nurcan Özdemir: 8 bin metrekare kapalı, toplam 14 bin metrekare alanım var. İki tane tesisimiz var. İki fabrikamızda yalıtım malzemeleri üretiyoruz.
Yaprak Özer: Gülay Hanıma dönüyorum. Karar verdiniz, fizibilite çalışması yaptınız, sermayeyi nasıl buldunuz, kredi mi aldınız?
Gülay Öner Özgön: Kredi almadım. Daha çok aile parasını biriktirdim diyelim. Kendi birikimlerim, arkadaşlarım, annem-babam şeklinde.
Yaprak Özer: Büyük bir sermaye gerekiyor muydu?
Gülay Öner Özgön: Evet, yaklaşık 550 bin lira koyduk yola başlarken.
Yaprak Özer: Nurcan Hanım siz ne kadar koydunuz?
Nurcan Özdemir: Benim hiç param yoktu o dönemde.
Yaprak Özer: Sizinki sanıyorum altyapıya ihtiyaç duyulan bir çalışma…
Gülay Öner Özgön: Altyapıya ihtiyaç var. Altyapı olmadan zaten hiçbir şekilde yol alamazsınız. O zaman yalnızca doktor olarak çalışmanız gerekir ki, ben onun ötesini istiyordum biraz.
Yaprak Özer: Genetikle ilgili bir şey yapmak istiyorum diyen biri şirket açabiliyor mu? Bu herhalde bir izne tabi diye düşünüyorum.
Gülay Öner Özgön: Evet, Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsat almanız gerekiyor. Daha çok ilk başta zorlanma sebebimiz o oldu. O dönemde Sağlık Bakanlığı’nın doktorlar üzerinde bazı yaptırımları vardı biliyorsunuz, 2009 yılında… O merkez açılsın, bu merkez açılmasın… İşte bazı hastanelerin, tıp merkezlerinin ruhsatları alınıyordu, birleştirmeler yapılıyordu. O dönem 10 ay boyunca ben hem kira ödeyip hem 3 kişinin maaşını ödeyip, işletme sermayesinden yiyerek bekledik.
Yaprak Özer: Kaç kişi çalışıyor şu anda?
Gülay Öner Özgön: Şu anda 6 kişi çalışıyor ama o zaman benle birlikte 4 kişi çalışıyordu. Bir laboratuvarda bir kişi 96 örnekle çalışabiliyor. Daha yüksek teknolojili bir sistem olduğu için bir kişi bir örnek çalışmıyor mesela. Nurcan Hanımlar da muhtemelen öyledir. Bir kişi bir malzemeyi baştan sona kadar takip ediyordur, bizde öyle değil. 100 hastanın örneğini de bir kişi aynı anda çalışabilir.
Yaprak Özer: Teknoloji ağırlıklı bir iş olduğu için mi daha az sayıda kişiyle çalışabiliyorsunuz? Nurcan Hanıma sorsam kaç kişi çalışıyor sizde?
Nurcan Özdemir: 65 kişi çalışıyor. Ama her geçen gün büyüyoruz. Herhalde 2013’te 120-130 kişi olacağız.
Yaprak Özer: Kaç tane böyle laboratuvar var? Sizin için bir sektör var diyebilir miyiz?
Gülay Öner Özgön: Evet, şu anda genetik tanı merkezleri için Türkiye’de bir sektör var. Çünkü genetik ve yeni gelişen bir bilim diyelim. Bu bilim sonucunda da hem prediktif hasta, yani daha önce hasta olmadan hangi mutasyonları taşıyorsak o konuda nasıl hasta olacağımız yeni yeni biliniyor. Ve bunun için de yeni gelişen bir bilim zaten. Son 10 senedir genetikte bir şeyler daha çok yapılabiliyor ve her sene bir ileri teknoloji ekleniyor sisteme. Şu anda belki ben 3 sene önce burayı kurduğumda o zamanki koşullarda en iyi teknolojiyle kurmuştum. Ama 3 senedir bir yandan hizmet verirken bir yandan da 6 ayda bir yeni çıkan teknolojileri takip edip bunları almak durumundayım.
Yaprak Özer: Hakikaten niye kurdunuz?
Gülay Öner Özgön: Başarılı olmak için.
Yaprak Özer: Siz niye kurdunuz?
Nurcan Özdemir: Para kazanmak için. Gerçeği bu ama yani.
Yaprak Özer: Sermayem yok demiştiniz yani emeğimle kurdum diyorsunuz, para kazanmak için kurdum diyorsunuz. İyi para kazanıyor musunuz?
Nurcan Özdemir: Çok şükür kazanıyorum.
Yaprak Özer: O zaman iyi ki kurdunuz?
Nurcan Özdemir: Tabii, iyi ki başlamışım ve iyi ki kurmuşum, iyi ki bugünlere gelmişim. İyi ki Ardahan’dan Bursa’ya yerleşmişiz.
Yaprak Özer: Peki Ardahan’a geri dönüş olacak mı?
Nurcan Özdemir: Ardahan’da o konuda araştırdım çok fazla yatırım yapacak yer yok. Ama biraz daha o bölgeye yakın Erzurum, Kars olabilir.
Yaprak Özer: Düşünüyor musunuz peki?
Nurcan Özdemir: Tabii. Şimdi biliyorsunuz yalıtım sektörü daha yüzde onu yapılan bir sektör, yüzde doksan daha yapılması gereken yalıtım var, binalar var. Bir de yaptığımız işin gerçekten en iyisini yapıyoruz. Yani yaptığımız malzemelerin kalitesi, güvenirliği, sistemi… Ben girişimcilikte başarıyla ilgili şunu söylemek istiyorum: Başarı hedef belirlemek, başarı inanmak, başarı en iyi şekilde yapmak demek.
Yaprak Özer: Hedefiniz neydi, çok para kazanmak?
Nurcan Özdemir: İlk etapta para kazanmak çünkü paramız yoktu, bu kadar net. Sonra zaman geçtikten sonra, “Şu anda hedefiniz ne?” derseniz tamamıyla kadın girişimcilerin çoğalması. Zaten dört tane dernekte görevim var, bir de Türkiye’nin yüzde yetmiş enerjisini dışarıdan alıyoruz. Bu enerjinin saçmış olduğu bir gaz var; sera gazı biliyorsunuz insan sağlığına zararlı. Benim burada tamamıyla hedefim kadın girişimcilerin, daha doğrusu girişimcilerin çoğalması. Yani Türkiye’de 1 milyon 200 bin girişimci var ve bunun sadece 83 bini kadın. Bu, çok az.
Yaprak Özer: Neden sizi seçtiler? Çünkü bu tür yarışmalarda siz ve sizin gibi pek çok başarılı kadın o ipi göğüslemeye çalışıyor, neden siz?
Nurcan Özdemir: Aslında ben ödül verilmeden son iki dakika kala Türkiye’nin kadın girişimcisi olduğumu öğrendim. Yani bir ödül belki verilir diye düşünmüştüm, ilk 15’te kaldığım için sevinmiştim ama birinci olduğumu bilmiyordum. Ama orada iki dakika kala bunu öğrenince gerçekten çok sevindim. 35 metrekarelik çıkmaz sokaktaki bir dükkanla, 12 yıl gibi kısa bir sürede fark yaratıp 14 bin metrekarelik tesislere gelmemden kaynaklanan bir hayat hikayem var. Yanımda çalıştırdığım kişi sayısı, cirolar, ne kadar bir cirodan başlandığı, şu anda nerelerde, bunlar hep kritermiş herhalde.
Yaprak Özer: Gelecek vaad eden girişimci kadın olarak ipi göğüslediniz, neden bu değişik bir sıfatla ipi göğüslediniz, sizin yorumunuz ne?
Gülay Öner Özgön: Çünkü Türkiye’de genetik bilimi gerçekten yeni ve de geleceğe atfedilen bir bilim. Aslında ben isterdim ki, artık gelecek de bugün olsun, çünkü yurtdışında Avrupa’da ve Amerika’da genetik günümüzün kendisi. Hangi hastalığı olursanız veya prediktivite testleri yaptığınızda bütün hepsi günümüzün içinde kalıyor yurtdışında Avrupa’da ve Amerika’da. Benim de amacım oydu, demek ki tam amacıma erişememişim, hala gelecek vaad edende kaldık diye düşünüyorum. Yurtdışına gözlerinizi diktiğinizde yurtdışındaki olaylar nasıl gelişiyor diye baktığınızda, orada artık gelecek değil genetik. Türkiye tıp alanında çok ileri. Çok iyi doktorlarımız, cerrahlarımız var, sürdürülebiliyor. Ben bunun genetikte de olmasını istiyorum.
Yaprak Özer: Şöyle bir şey sezinliyorum: sizin macera bitmemiş, devam edecek. Siz, bu ödülü alırım ben diyorsunuz, öyle mi?
Gülay Öner Özgön: İnşallah. Öyle olmalı diye düşünüyorum. Çünkü benim başarıydı birinci hedefim biliyorsunuz. Tabii ki ikide, üçte para geliyor, başka şeyler de geliyor ama başarı bitti dersem zaten şirketten çıkmam gerek o zaman. “Yapabileceklerim buraya kadardı” diyecek bir noktada değilim. 3 yılı öyle ya da böyle geçirdik. Altı ayda bir başka yatırımlar yapıyoruz. Bir de sağlık piyasasında var olabilmek ayrıca zor. Sağlık camiası çok kapalıdır, sağlıkta yeni bir şey yapmak çok zordur. Tüm doktorları da o konuda bilgilendirmeniz gerekir.
Yaprak Özer: İyi ki kurdum, iyi ki ben bu işi yaptım diyor musunuz?
Gülay Öner Özgön: Çok zorluk çekmeme rağmen evet.
Yaprak Özer: Korktuğunuz anlar oldu mu?
Gülay Öner Özgön: Çok… yani, bırakmak istediğim, yeter artık niye ben bunu çekiyorum dediğim anlar tabii ki oldu.
Yaprak Özer: Ne düşünüyorsunuz o zaman?
Gülay Öner Özgön: Farklı yönlerden işe bakmaya çalışıyorum. Bir de “Şöyle yapayım, kendimce alternatif geliştireyim…” diyorum. İşin nasıl yönetilir kısmını ben biraz da deneyerek öğrenmeye çalıştım.
Yaprak Özer: Nurcan Hanım ortaokul mezunu.
Nurcan Özdemir: Şu anda Lise sondayım. Akşam Lisesi’ne gidiyorum bu arada.
Yaprak Özer: Tebrik ediyorum sizi. Nasıl gidiyor dersler?
Nurcan Özdemir: İyi gidiyor. Tabii zor oluyor hala ekibin başındayım yani fabrikada ama firmamız şu anda kurumsallaşma yönünde bayağı bir yol kat etti. İstanbul’da da bölge müdürlüğümüzü açtık ileriki dönemde ofislerimizi de açacağız.
Yaprak Özer: Eğitimde hedef ne?
Nurcan Özdemir: Eğitimde Üniversite olabilir mi, inşallah olur. Biz kadınlar istersek yapabiliriz diye düşünürüm.
Yaprak Özer: Ne okursunuz mesela?
Nurcan Özdemir: İnşaat mühendisi ya da mimarlık okurum herhalde. İkisinden birini okurum. 40 yaşında Lise mezunu 50 yaşında herhalde üniversite mezunu olurum.
Yaprak Özer: Bir de annelik rolleriniz var, böyle steril, yalnızca çalışan kadınlar değilsiniz.
Nurcan Özdemir: Evet kariyer de yapıp çocuk da yapanlardanız.
Yaprak Özer: Kaç çocuğunuz var? Kaç yaşlarındalar?
Nurcan Özdemir: İki çocuğum, bir oğlum bir kızım var. 9 ve 6 yaşlarında.
Gülay Öner Özgön: Benim de bir kızım var 9 yaşında.
Yaprak Özer: Çocuklar sizin gibi olmak istiyorlar mı?
Gülay Öner Özgön: Benim kızım doktorlukla alakalı olduğunu düşünüyor bu kadar yoğun çalışmamın. Ben doktor olmayacağım diyor. Evde olunca telefondayım, bilgisayardayım yani bir iş takip ediyorum veya eve geç gidiyorum.
Nurcan Özdemir: Ben çok yoğun çalışıyorum, kızım iş kadını olmak istemiyor şu anda. Ben öğretmen olayım anne, öğlene kadar kurabiye yapayım öğleden sonra da okula giderim diyor.
Yaprak Özer: Eşiniz aynı sektörde mi? Eve iş geliyor mu, gelmez mi merak ettiğim için soruyorum.
Gülay Öner Özgön: Evet. Eşim de sağlık sektöründe. O da doktor. Biz iş konuşuyoruz. En azından benim için işletmecilik, sürdürülebilirlik, bunlar yeni olduğu için ve de bu konularda çok parlak fikirleri olur eşimin. Onunla konuşup tartışırız, bir şey yaparız.
Yaprak Özer: Dinler misiniz peki?
Gülay Öner Özgön: Yok. Sonra bana söylenir durur “Bak ben sana söylemiştim bunu” diye. Ama fikir almayı çok severim. O konuda paylaşabileceğim bir şey varsa özellikle zaten değişik fikirleri olur. Dinlerim ama en sonunda kendi süzgecimden geçirip bir şey yaparım. O açıdan bazen o da üzülüyor tabii. “Biz hiç konuşmayalım, sen hep kendi başına kendi dediğini yapıyorsun” der.
Yaprak Özer: Sizde ne oluyor evde? Şimdi siz çok başarılı bir kadın girişimcisiniz. Başarılı bir dinleyici misiniz? Eşinizi dinliyor, fikir alış verişi yapıyor musunuz?
Nurcan Özdemir: Eşimle birlikte çalışıyorum, aynı fabrikalardayız. Eşim tamamıyla üretim bölümüne odaklı çalışıyor, ben finans ve pazarlama bölümünün başındayım. Biz kadınlar istersek her şeyi başarabiliriz. 2023’e kadar 10 büyük ülke arasında olmak istiyorsak girişimcilik ama başta kadın girişimcilerin iş hayatında olması gerekiyor. Şimdi ben çok çalışan bir kadınım bir kere öyle bir özelliğim var. Hayatta baktığım her şeye işle ilgili bakarım. Bir yere gittiğimde kendi işimi çok araştırırım, belli bir saatten sonra eşimle ilgili araştırmalar yaparım bilgisayar başında.
Yaprak Özer: Kendi bildiğinizi mi yaparsınız?
Nurcan Özdemir: Eşimi dinlerim. Eşimin fikirlerine çok değer veririm; fikirleri de gerçekten çok güzeldir. Ama ben karar veririm, verdiğim kararı uygularım. Eğer uygulamayacağım bir karar varsa, onu kaldırırım ortadan. Hantallığa yer vermiyorum ticari hayatımda. Bir de herhalde iyi bir liderim, liderlik herhalde sonradan olunmuyor doğuştan olan bir şey.
Yaprak Özer: Peki diğer kardeşler çalışıyor mu sizinle?
Nurcan Özdemir: Tabii, dört tanesi benimle birlikte fabrikada. Bir tane ablam Ardahan’da, diğer iki kız kardeşim de benim yanımda değiller.
Yaprak Özer: Baktığımız zaman girişimcilikle ilgili bir sürü efsane var aslında. Canlı iki örneksiniz. Nasıl girişimci olunur ve girişimci olmanın sizdeki özellikleri neler?
Nurcan Özdemir: Ben hayal kurmak ve hedef belirlemek diyebilirim.
Yaprak Özer: Hayal kurmayı biz çok sevmeyiz aslında. Nasıl hayaller kuruyorsunuz?
Nurcan Özdemir: Kendi işimle ilgili kurduğum her hayali gerçekleştiriyorum. En azından onunla ilgili ilk önce kafamda canlandırıyorum. Ne yapmak istediğimi, nerelerde olmak istediğimi.
Gülay Öner Özgön: Bence fırsatları görüyorsunuz demek daha doğru geliyor bana. Hayal kurmak değil siz ayağınızı yerden keserek hayalleri kurmuyorsunuz muhtemelen.
Nurcan Özdemir: İşimle ilgili hayal kuruyorum.
Gülay Öner Özgön: Fırsatları görüyorsunuz aslında, “Bunu yaparım” diye bir şey inşa ediyorsunuz.
Yaprak Özer: Cesur olmak, esnek, yaratıcı olmak bu konularda neler söyleyebilirsiniz?
Gülay Öner Özgön: Bence evet, hani çalışanlarla esnek olmak, yeri geliyor çünkü siz girişimciyseniz ilk andan itibaren birinci çalışan sizsiniz aslında.
Yaprak Özer: Sizi diğer doktorlardan farklı kılan şey neydi?
Gülay Öner Özgön: Yani inatçılık herhalde öyle diyebiliriz. Bir konuda bunu yapacağım, başaracağım, bu olmalı dediğiniz şeyin peşinden gidebilmek. Tabii aslında bütün kadınlar girişimci olsun diyoruz ama herkesin sosyal konumları da müsait değil. Sosyal konumlar da buna müsaade etmiyor. Ben bu yola çıktığımda, evi geçindirmeden öteydi benim derdim belki de. Nurcan Hanım’ınki öyle değil. Dediğiniz gibi ak ve kara gibiyiz belki bu anlamda farklı sosyolojik yapılardan geliyoruz.
Yaprak Özer: Ama bir şey fark etmiyor, ikiniz de hayal kuruyorsunuz, ikiniz de bir cesaret örneği gösteriyorsunuz baktığınızda.
Gülay Öner Özgön: Yani ben kurguyu çok fazla mantık üzerine kurup o şekilde yola çıktım aslında. Çünkü bir fizibilitesini çıkartıp bu, budur dedim. Tabii Nurcan Hanımlar’da öyle bir fizibilite yapıldı mı onu bilmiyorum.
Yaprak Özer: Yapıldı mı?
Nurcan Özdemir: Hayır. Tamamıyla buradaki 35 metrekarelik dükkanı açtığımda o anda iş hayatında bir şeyler yapmak istiyordum. Fizibilite yapma şansım yoktu, zaten param da yoktu, öyle bir fizibilite yapamazdım o dönemde. Orada 35 metrekarelik yerden 300 metrekarelik bir dükkana geçerek bir cesaret örneği sergiledim ve o çıkmaz sokakta bir dükkandı. 300 metrekare cadde üzeri dükkana geçince hayatımın akışı değişti. Orada işler daha hızlandı, daha iyi müşteriler gelmeye başladı. “Girişimcilik biraz da risk almaktır diyebilmek lazım. Çünkü o dönemdeki yaklaşık 4 katı daha büyük bir yere geçtim kiraya. Aslında zorlanabilirdim ama ben çok inanmıştım, yaptığım işe çok inanıyordum.
Yaprak Özer: Kendinize mi inanıyordunuz yoksa piyasaya mı inanıyordunuz? Kime inanıyordunuz?
Nurcan Özdemir: İlk önce kendime çok inanıyorum. Yani “Ben yapacağım” dedikten sonra istersem yapacağıma inanıyorum. Benim şu anda 14 bin metrekare tesisim ve burada çalışan arkadaşlarımız var, gün geçtikçe artıyor. Şimdi fizibiliteyi daha iyi yapıyorum. Şu anda ne kadar bir yatırım yaparsam nasıl olur, hangi bölgede yatırım yapmam lazım…
Yaprak Özer: Her riski almıyorum diyorsunuz öyle mi?
Nurcan Özdemir: Şu anda biraz öyle, evet.
Gülay Öner Özgön: İnsan bilmeye başlayınca herhalde riski almak da azalıyor.
Yaprak Özer: Cahil cesareti denilen şey mi aslında?
Gülay Öner Özgön: Ben hep öyle diyorum. Bana sordukları zaman biraz cahil cesaretiyle yola çıktım doğrusu.
Yaprak Özer: Ama Nurcan Hanımın, kaybedecekleriniz o kadar fazla ki riski onun için mi almıyorsunuz?
Nurcan Özdemir: Biraz da kontrollü. Şimdi artık riskleri kontrollü bir şekilde devam ettiriyorum.
Yaprak Özer: Peki sizi tutan birileri var mı? Bir dakika dur diyen var mı etrafınızda?
Nurcan Özdemir: Tabii eşim zaman zaman “Şunu şunu yapmamamız gerekiyor” diye mantıklı açıklamalar yapıyor. Zaten eşim dediğim gibi çok güzel bir bakışa sahip ve sektörümüzü şu anda çok iyi bilenlerden birisi, üretimde çok başarılı. Ben pazar araştırması yapıyorum, o üretimin maliyetinin analizlerini çıkarınca ortaya bir ortak nokta çıkıyor.
Yaprak Özer: Sürdürülebilir olması için bir işletmede ne yapılması gerekir?
Gülay Öner Özgön: Sürdürülebilirlikte en önemli şey adım adım gitmek. Beş adımı birden gitmek değil de, bir adım gittikten sonra biraz o adımın oturmasını sağlamak… Benim için öyle oluyor en azından. Çünkü nakit akışı sıkıntısı gibi şeylere Türkiye’de düşmek çok oluyor. Zaten ilk yıllarında biliyorsunuz siz de işletmelerin çoğu nakit akışı yüzünden zarar görebiliyor. Kendimi onun için nakit akışlarında biraz idare etmeye çalıştım. İşte işletmeyi de bu şekilde götürmeye çalıştım. Bunun için de TÜBİTAK ve KOSGEB’den hibe ve yardım projeleri yaptım. Yaptığımız birçok çalışmayı TÜBİTAK’la birlikte götürdük. Özellikle Türkiye’de son yıllarda bu tip hibe projeleri çok fazla oldu. Yeni girişimcilerin özellikle bunlardan yararlanmasını tavsiye ediyorum.
Nurcan Özdemir: Ben de yararlandım.
Yaprak Özer: Peki sizin için sürdürülebilirlik nedir nasıl sağlanır?
Nurcan Özdemir: Marka bilinirliği ve ekip çalışmasının çok önemli olduğuna inanıyorum. Hedefim beş yıl içinde Türkiye’de bilinir bir marka olmak, on yıl içinde de dünyada global bir marka olmak. Bu hedefi gütmek için markalaşmaya da gidiyorum. Bir de ekip çalışması çok önemli yani belirli bir süreye geldikten sonra artık her işi siz yapamıyorsunuz. Şu anda bizim reklam işleri bölümü, insan kaynakları bölümü var bizde.
Dr. Gülay Öner Özgön, Nesiller Genetik Yönetim Kurulu Başkanı. KAGİDER “Gelecek Vaat Eden Kadın Girişimci”si.
Dr. Gülay Özgön İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra aynı üniversitede Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji uzmanlığını aldı. Yine İ.Ü.’de Tıbbi Genetik bölümünde doktora programını bitirdi. Yurtdışında da Psikiyatri, Farmakoloji, Moleküler Genetik, Genetik Danışmanlık, Epilepsi Genetiği, İlaç Etkileşimlerinin Tıbbi Yönleri, Kardiyovasküler Genetik konuları ile ilgili eğitimler almıştır. İyi derecede İtalyanca ve İngilizce bilmektedir.
Nurcan Özdemir EPSA Yalıtım Yönetim Kurulu Başkanı, KAGİDER “Yılın Girişimci Kadını”.
İnşaat sektöründe Mantoyap Isı Yalıtım Sistemleri, Burpor, Nurpor, Ataboard ve ambalajda Ecepack markalarıyla hizmet veren EPSA Yönetim Kurulu Başkanı. EPSA 14 bin metrekare alan üzerine kurulu iki tesiste, yalıtım ve ambalajda EPS üretimini aylık 450 ton, yapı kimyasalları üretimi ise aylık 15 bin ton kapasite ile sürdüren yüzde 100 yerli sermayeli bir şirket. Özdemir, sıfır sermaye, yüzde yüz cesaretle kurmuş işi. Ortaokuldan sonra eğitimini bırakıp çalışmak zorunda kalmış. Şimdi akşam lisesinde son sınıf öğrencisi, üniversite azmi de var, mühendis ya da mimar olurum diyor…
Bu iki çok özel kadını tanıdıkça hayranlığım, sevgim, sempatim, beğenim artarak çoğalıyor.Onları bizlerin, tanımasına sebep olan bu yarışmaya, bu sene de katılacak adaylar için çok güzel örnekler olduğunu düşünüyorum. Herkese sevgiler, sevgiler
Bu gün sizlerle, çok takdirle izlediğim, yine gençlerden, gençler için önemli bir örnek girişimcilik hikayesini paylaşacağım. Oğlumun girişimcilik öyküsü.
Mehmet Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü Mezunu. Okulda okuduğu dönemlerde; mezun olunca kendi işi olsun istiyordu.Gençliğinin özgüveni ile baba bana Etiler de bir Mc Donald’s aç, bak nasıl para kazanacağım; göreceksin tekliflerinide son derece ciddi yapıyordu. Özgüveni hoşumuza gidiyordu ama; kendi işi için sadece okuldan mezun olmak, ve sermaye değil, tecrübenin, deneyimin de şart olduğunu anlatmak bize düştü.Üniversite de okurken önce okuduğu bölümle ilgili değişik finans kuruluşlarında staj yaptı.Gönlü hep satan olmaktan yanaydı.İnsan ilişkilerinde ki olumlu çekiciliğini iyi değerlendirebiliyordu. Tesadüfler sonucu reklam sektöründe de staj yaparken, fikirlerin görsel ya da filmlere dönüşmesinde yaratıcılık, estetik ve farklılık kazandırma yeteneği, olduğunu keşfetti ve kararını verdi. Finans dünyasında çalışmak istemiyorum dedi.
Askerden döndüğünde; iş aramaya başladığında; hem iş ofis tecrübesi, hem de ne yapıp, ne yapmak istemediği konusunda bir fikri olmuştu. Yepyeni umutlar ve hayallerle bir reklam şirketinde işe başladı. İleride iş kurmak için, hem kendi şirketinde, hem değişik sektörlerdeki müşterilerinin iş dünyasını keşfetmeye başladı.Heyacanla, tutkuyla, severek çalıştı.Her gün yeni şeyler öğrendi, uyguladı, sorumluluklar aldı. Başarınca çok mutlu oldu.Hatalarından ders almayı öğrendi.Bazen kendi fikirlerini anlattı savundu, kabul ettirdi, mutlu oldu. Bazen kabul ettiremedi. Bazen iyi ki kabul edilmemiş dediği oldu. Dolu dolu yedi yoğun sene geçirdi.
Sonra birgün ben artık ayrılıyorum, arkadaşımla beraber kendi şirketimizi kuracağız dediğinde tereddütü yoktu.Girişimcilik dünyasına geçme zamanı gelmişti. Zor bir dönem geçireceğinin farkındaydı. Kendi isteğiyle işsiz kalacaktı. Ailesinin sorumlulukları, kuracağı şirketin masrafları olacaktı. Korkuları vardı, ama çözüm planlarını da beraberinde oluşturmuştu.Gelecek hayalleri de işin en güzel yanıydı. İlk kuruluşta hiç sermayeye ihtiyaç duymadan, işini aldıkları büyük bir grubun teklifiyle onların binalarının bir bölümüne yerleşerek; kira ve sekreter gibi masraflarına çözüm buldular. Az da olsa iki ortağa kalan bir para da vardı. Yeni müşteriler kazanana kadar böyle idare ettiler.
Bir müddet sonra kendi yerlerini kiralayıp, geçtiklerinde o masrafları da kazanmışlardı. Yavaş yavaş, teker teker elemanar almaya başladılar.Kısa zamanda gerçekleştirdikleri güzel projelerle de müşterileri ve işleri çoğaldı.Daha önce çalıştığı şirketiyle de iyi ilişkileri sayesinde eski patronundan da destekler aldı.
Mehmet’çim gencecik yaşlarda kurduğun, adım adım, temkinli, dengeli, istikrarlı büyüttüğün işin için seni kutluyorum.Hikayeni oğlum olduğun için değil, çok değerli bir örnek olduğu için yazdım. İş kurmak için her zaman sermaye bulmak gerekmiyor. Bu konuda sen çok güzel bir örneksin. Çok net ve öz anlatımınla paylaştığın, hikayeni senin anlatımınla da aşağıda ekledim.
“RKLM
İşletme mezunu reklamci olur mu?
Universiteden sonra yaptigim stajlar Dogus Otomotiv Pazarlama, Alternatif Bank Uluslararasi Finans, Thinktank Reklam Ajansi
Bu stajlardan sonra ceketle ise gitmek cazip gelmemisti, reklam ajansindaki stajda tasarimin birsey uretmenin keyfini almaya basladim yaraticiliga karsi olan yetenegimi kesfettim.
Akabinde reklam sektorune devam etme karari aldim, Tequila’ nin Thinktank ile birlesme ve ajansin buyume donemine sahit olunca macerayı, rutinlige tercih ettim.
Concept’te gecirdigim 7 yil sonunda elde ettigim ulusal ve uluslararasi tecrubeyi hicbirseye degismem.
Musteri iliskilerinde olmama ragmen yaraticiliga ve tasarima olan ilgim sayesinde markalar icin yaptigimiz beyin firtinalarından ufkumu cok genislettigimi dusunuyorum.
Conceptteyken birkac fikrimin odul almasi musteri iliskilerinde olan biri icin ovunc kaynagi oldu.
O donem yaratici ekibin basinda bulunan Ömer’in (Durgut) ajanstan ayrilacagi konusuluyordu, uzulmustum biz hem bir aileydik ama Ömer’in tasarim gozunun sektorde fazla kiside olmadigini dusundugum icin bunu bir firsat olarak degerlendirdim. Bizim sektorde yer degistirmek diger sektorlerdeki gibi olumsuz birsey degil. Her gittigin yerde beyin farkli calistigi icin bizim gibi fikir ticareti yapanlarin belli bir sure sonra yer degistirererek besleneceklerini dusunenlerdenim.
Ilk girisimci ruhumu o donem hissettim, Ömerle beraber kendi markamizi kurma fikrini ilk olarak cevremle paylastim. O donem cevreden pozitif enerji almak cok onemli, ajans kurmak cok kolay bir karar degil ancak dogru formulle sermayeye bile gerek yok.
Soyle ki biz baslangicta kendi bilgisayarlarimizla ve ofis paylasarak rklm adini verdigimiz ajansi 2009 yilinin subat ayinda kurmus olduk. Kurulma doneminde sansimizin yaver gitmesi ilk musterimiz Hilton Dalaman ile aylik fee ve ofis paylasimi sartiyla Balmumcu’ da 3 katli villanin en alt katina yerlestik. Iki kisiydik Ayda 2000 euro kazaniyorduk ve ofis giderimiz yoktu. Ilk 5 ay sistemi oturtma tecrube kazanma konulariyla gecti daha sonra yeni musteriler kazanmaya basladik Kazandikca buyumeye ona gore hareket etmeye yeni kisilere ihtiyac duymaya basliyorsunuz Yeni kisiler geldikce sigmamaya basladik ve kendi ofisimizi 2010 yilinin aralik ayinda Fulya’da tuttuk
Bugun bircok marka ile calisiyoruz. Shaya ve Royal Canin uluslararasi markalarimiz, ulusal markalardan Ceyo Pelit ve İlbak holdingin bunyesinde bulunan outbox ve portline’ a hizmet veriyoruz.
Tasarim kalitesi bizim vazgecilmezlerimizden. sadelige cok onem veririz.
Hizmet sektoru kolay olmayan bir sektor ancak markayla bir baslangic yapildi mi aidiyet duygusu her yanimizi kapladigindan belki de basarimizin anahtarlarindan
2009dan bu yana ciromuzu %800 artirdik
Bugun ajansimiz 8 kisi
Yaratici cozumler disinda sosyal medya ve outdoor kiralama hizmeti veriyoruz.”
Reklam sektörü zor bir sektör, ekonomik şartların çok etkilediği bir sektör.Her işin zorlukları var tabi,ama burada Mehmet’in bu sektöre bilinçli istekli başlaması, değerli iş ve hayat tecrübelerinden sonra sevgili Ömer ile işlerini kurmaları ve müşterilerine ve işlerine olan saygıları, aidiyet duyguları, onların işlerinin püf noktaları oldu. Ortağı,şirketin yaratcı ekibinin başı, sevgili Ömer’i de tüm kalbimle kutluyorum. Çok güzel bir ikili oluşturdunuz, başarılarınızın devamı her zaman mutluluğum, gururum olacak.
Emekleriniz, çalışmalarınız her zaman yüzünüzü güldürsün, yeni enerjiler kazandırsın.
İş kurarken, sermaye isteyen işler, projeler de var. Bir başka yazımda çok beğendiğim böyle bir örneği de anlatacağım. Bazı işlerde de işinizden ayrılmadan evden yapacağınız çalışmalarla başlatacağınız çözümler de olabilir. Böyle de çok başarılı örnekler var. Hepsini sizlerle paylaşmak istiyorum. Sevgiler,sevgiler