Umudumuzu Geri Verdiniz

Sevgili Zülfü Livanelli bu günkü köşe yazısında; gönlümdekileri çok güzel dile getirmiş.Gençlerimiz umutlarımızın yokolmaya başladığı günlerde yeniden içimizi ısıttı, yeşertti, sevinçle sevgiyle doldurdu.Gözlerimizden mutluluk gözyaşları eksilmez oldu.Paylaşıyorum.

“Sevgili genç arkadaşlarım,

Hepinizi yüreğimdeki isyan ve itiraz ateşi ile sevgiyle kucaklıyorum.

Gezi’de yakılan itiraz ateşi bütün Türkiye’yi ısıtıyor; bu ateşin ışığı bütün Türkiye’yi aydınlatıyor.

Bu ülke sizden kardeşliği, özgürlüğü, dayanışmayı, değişik görüş, ideoloji ve inançların bir arada yaşamasının mümkün olduğunu yeni baştan öğreniyor.

Kutuplaştırılan, birbirine düşürülen, öfke ve nefret dilinin egemenliği altına giren umutsuz bir topluma, yeni ve kavgasız bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorsunuz.

Meydanlarda barışın güzel dilini konuşarak; kadın-erkek, sağcı-solcu, laik-dindar, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımlarını ortadan kaldırıyor, her türlü yaşam tercihine saygı göstererek, dışlayıcı tavra önemli bir ders veriyorsunuz.

Kibarsınız, dürüstsünüz, zekisiniz, sevecensiniz, mizahla ve yaşam sevinciyle dopdolusunuz.

Geçmişte çok acılar çekilen, masum insanların kanıyla yıkanmış Taksim meydanında, yeni bir Türkiye’nin çiçeğe durmuş tomurcukları gibi rengârenk görünüyorsunuz.

Üzerimize serpilmiş ölü toprağını söküp attığınız için, örselenmeye çalışılan onurumuzu ve umudumuzu bizlere geri verdiğiniz için, aydınlık bir Türkiye yolunda hepimize asla hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedirttiğiniz için var olun, sağ olun…

Umudumu geri verdiniz

Taksim’de yaktığınız ışık Türkiye’ye ve dünyaya; sevginin, dayanışmanın, paylaşmanın, tencere ve tavaların ne kadar büyük silahlar olduğunu; gaz bombalarının, plastik mermilerin bunlar karşısında ne kadar etkisiz ve aciz duruma düştüğünü gösterdi.

Onurlu insanlar olarak dimdik ayakta durmanın en büyük silah olduğunu, şiddete başvurmadan neler yapılabileceğini kanıtladı.

Sadece evimizin penceresini açarak, ışığı yakıp söndürerek, tencere ve tavalarla, halayla, türküyle ve birbirimize dayanarak yeter artık diyebileceğimizi gösterdi.

Bunu bize kanıtladığınız için bir yurttaş olarak size minnettarım.

Yok olmaya yüz tutmuş umudumu bana geri verdiniz,

Bireyci bir gençlik anlayışının gerçek olmadığını, yeni kuşakların, dayanmanın sonuna geldiğinde ayağa kalkabileceğini, hepimizin güvencesi olduğunu ve bu saygıyı hak ettiğini bize gösterdiniz.

Böyle bir gençliğe sahip olduğumuz için gururluyuz, onurluyuz.

Not: YouTube’da, kendisine Çapulcular Korosu adını veren harika müzik grubunun bir videosuna rastladım.

Linki şöyle: http://www.youtube.com/watch?v=jkhtTd2Q-lo

Bu grup lütfen zlivaneli@gazetevatan.com adresinden benimle ilişki kurabilir mi?”

Değerli Anılar Topladım

Her günün  yaşattıkları, hatırlattıkları çok farklı. 10 gün önce bambaşka olaylar gündemdeyken bugün bambaşka olaylar yaşıyoruz. Bu sene doğum günüm bu çok özel günlerin arasına denk geldi.Haziran başından itibaren yaşadıklarımız birçok  programımızı değiştirmemizi, ertelememizi gerektirdi. 6 Haziran günü de daha önceden yapılmış benim için çok değerli randevum vardı.İki süper başarılı, çevreci, futurist genç ekiple buluşacaktım.Bu sefer ertelemedik, buluştuk.çok güzel şeyler paylaştık, sizlere de uzun uzun anlatacağım, başarıları  farklılıkları var.DSCF6039

Birisi Serap Zuvin Hukuk  Bürosunun çevreci,Yeşil Ofis Grubu.. Başta Serap Zuvin ve pırıl pırıl genç ekibi.Sonrada Bilgi Üniversitesi Kampüsünde yeni projelerini hayata geçiren Hande Çilingir ve takım arkadaşları.DSCF6042

Önce Serap Zuvin  ve ekibinin  Yeşil Ofis Öyküsü, çarpıcı sunumu, ve bu seneki yeni hedeflerini çok şık, düzenli estetik, her tarafta tabloların , diplomaların olduğu çok güzel kokulu ofislerinde konuştuk, fotoğrafladık, sizlere detaylarıyla yazacağım.

Sonra sevgili Hande Çilingir ile de  İş Fikrinize Nasıl Yatırım Bulursunuz?Nasıl Büyütürsünüz?” konusunda bir dosya hazırlıyoruz.Sizlerle bu çok değerli çalışmayı, tecrübeleri, örnekleri Hande’nin rehberliğinde hafta hafta anlatıp paylaşacağım.Hande’cim kendi gibi çok genç dinamik  takım arkadaşları ile bana çok duygulu anlar yaşadığım bir doğum günü sürprizi hazırlamışlardı. İlk pastamı bu çok özel genç ekiple kesmek beni çok çok mutlu etti.Geçen sene doğum günümü Yılın Girişimci Yarışması Ödül Töreninde kutlamıştım.Çok değerli anıları var. Bu sene de süper ekiplerle yaptığım toplantıların içinde kutlamak, bu  yılın enerjisine çok  artılar  kattı.

IMG_8852 (2)

Gençlerimiz , çocuklarımız, benim ve eşim için,her zaman güven,mutluluk , enerji kaynağımız oldu.Hep onları anlamaya, doğru örnek olmaya çalıştık. Zaman  zaman da çok yanlışlar  yaptık.Çocuklarımızla birbirimizi kırıp uzaklaştığımızda  da, hemen kendimize gelip çocuklarımızdan özür diledik, her yaşta. Şimdi de çoğu kez üç buçuk yaşındaki prensimden özür diliyoruz.Bizi yanlış anlamasın güvenini yitirmesin aramızdaki muhteşem ilişki zarar görmesin  diye inanılmaz hassas davranıyoruz. Onlar bizim her şeyimiz, geleceğimiz. Bütün  toplantılarda da konu yine gençlerimizdi.,Gezi Parkı Eylemlerini  konuşarak birbirimize yaşadıkalrımızı, gördüklerimizi hissettiklerimizi anlattık.,

DSCF6058Bu çok farklı başlayan Haziran ayının ilk haftasına rastlayan   doğum günü akşamımda da  kocaman aşkımla beraber ve çok sevdiğimiz arkadaşımızın güzel yeri Miror’ da  aynı konuları konuşup geceyi caddedeki yürüyüşe katılarak  sonlandırdık. Hepimiz için. yeni umutlar, özgürlüklerin yok olmadığı günler için dilekler tuttum, Sevgiler, sevgiler

“Kimse Anlatamıyor…..

“Kimse anlatamıyor, bari ben anlatayım”

Ahmet Hakan’ın dün akşam CNNTÜRK’deki Tarafsız Bölge programı konukları ile konuşulanlar ile çok iyiydi, bu günkü yazısı da  öyle…

Yayınlanma tarihi: 3 Haz 2013

Gezi Parkı eylemleri, Tarafsız Bölge’de tartışılıyor. Protestolar nasıl başladı, neden büyüdü? Gazeteciler ve akademisyenler eylemleri nasıl yorumluyor? Ahmet Hakan soruyor; Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Murat Belge, Prof. Dr. Ahmet İnsel ve Oral Çalışlar, Tarafsız Bölge’de tartışıyor.

Ahmet Hakan o kadar güzel anlatmış ki….

Merak buyurma “usta”, rahat ol. Böyle muhalefet partileri olduğu müddetçe sittin sene de geçse, sandıkta yine sen çıkarsın.

Sorun yok:
İhaleleri yine sen vereceksin. Köprüleri yine sen yapacaksın. Meydanları yine sen tanzim edeceksin. Yasaları yine sen çıkaracaksın. Eşsiz mimari bilginle anıtları yine sen dikeceksin. Milletvekillerini yine sen seçeceksin. Medyayı yine sen yönlendireceksin. İşadamlarını arayıp yine sen hesap soracaksın. Kararları yine sen vereceksin.
Önce bir rahat ol ve derin bir nefes al.

*

Bu “mesele”, öylesi bir “mesele” değil “usta”.
“Koltuk kapmaca” oynanmıyor burada…

Sen bakma sana “yandaş” yazılan yazarların yazıp çizdiklerine…

Sen bakma cesaret edip sana gerçekleri söyleyemeyen danışmanlarına…

Sen bakma sana hep “En iyisini siz bilirsiniz efendimiz” demekten başka bir şey demeyen dostlarına…

Onlar gerçeği söylemiyorlar ya da söyleyemiyorlar.
“Gezi Parkı” hareketi…

Seni sandıkta deviremeyeceğini anlayanların sokakta devirme hareketi değil.

Seni hazmedemeyenlerin hazımsızlık gösterme hareketi değil.

Karanlık şahsiyetlerin askeri tahrik edip elinden iktidarı almaya çalışma hareketi değil.

Senin yaşam tarzına karşı başlatılan bir hareket değil.

Senin inancına karşı yürütülen bir hareket değil.

*

Bu hareket…
Öyle zannedildiği gibi acayip karmaşık, çözülmesi çok zor, karanlık odaklı, hileli, desiseli, kökü dışarıda, CHP’li, İP’li, empati yoksunu bir hareket de değil.
Çok basit bir hareket bu…
Çok yalın, çok anlaşılır, çok net, çok şeffaf, çok çocuksu, çok naif, çok hesapsız, çok gelişigüzel bir hareket.

*

“Usta”… Sokaklara çıkan o çocuklar var ya o çocuklar… Sana şunları söylüyorlar:

Beni rahat bırak.

Parkta nasıl oturacağımla, metroda nasıl davranacağımla, nasıl yaşayacağımla, nasıl konuşacağımla, nasıl giyineceğimle, nasıl düşüneceğimle, nasıl yiyip içeceğimle ilgili saygılı ya da saygısız fikir beyan etme.

Beni azarlama… Üst perdeden konuşma…

Sen bizim babamız değilsin… Bize babalık raconu kesme.

Tut ki babamızsın… İki çocuğuna bile sözünü geçiremeyen aile babaları ortadayken, sen 75 milyon çocuğa nasıl söz geçireceksin?

Biz nasıl senin yaşam tarzına saygı gösteriyorsak, sen de bizim yaşam tarzımıza saygı göster.

İlk dönemler belirli sınırlar içinde kabul edilen, hatta bazen hoş karşılanan “Kasımpaşalı/delikanlı” üslubun, artık “Kasımpaşalı/delikanlı” üslubu olmaktan çıktı… Çünkü bu üslubu artık kendi haklı davanı savunmak için değil, hak arayanları rencide etmek için kullanıyorsun.

Bin türlü anlayışı, bin türlü inanışı, bin türlü kıyafet tarzını, bin türlü eğlence biçimini, bin türlü ahlak telakkisini, bin türlü tarih algısını, bin türlü rengi, bin türlü çiçeği tek bir potada eritemezsin. Bunu herkes istese bile yapamazsın… Teknik olarak yapamazsın… Vazgeç.

Sevdiklerime saygı göster.

“Ayyaş” deme, “alkolik” deme, “çapulcu” deme, “Bunlar ideolojik” deme.

Bir kişi, tek bir kişi hem mimari dehası, hem ahlak filozofu, hem meydan düzenlemecisi, hem Ortadoğu fatihi, hem gündem değiştirme şampiyonu, hem tıp doktoru, hem sosyal mühendislik gurusu, hem din âlimi, hem tarih bilgini, hem bağımlılık uzmanı, hem 75 milyonun yaşam koçu, hem de televizyon eleştirmeni olamaz… Olmaya kalkarsa bir yerde arıza çıkar. Vazgeç bu sevdadan.

Sana artık ancak Reuters muhabiri seni kızdırabilecek soruyu sorabiliyor… Medyayı baskı altına almaya çalışma… Bırak medya özgürce görevini yapsın.

“Ben karar verdim, olacak” deme… Sandıkta aldığın tüm oyları, sana beş yıl boyunca aklına eseni yapman için verilmiş genel bir vize olarak değerlendirme…

İnat etme, müzakere et… Nefret ettirme, sevdir… Cepheleştirme, kaynaştır… Dediğim dedik deme, esnemesini bil… Sadece sana oy verenlerin başbakanı olma, oy vermeyenlerin de başbakanı ol…

Bize gaz sıkma… Bize gaz sıktırma…

Tertemiz bir öykü

GELİN hatırlayalım:

BİRİNCİ GÜN: Öyle yalnızdılar, öyle azdılar, öyle desteksizdiler, öyle umutsuzluk içindeydiler ki Gezi Parkı’nda… Dozerlere karşı hiçbir şey yapamayacak gibi duruyorlardı. Sırrı Süreyya’nın dokunulmazlığı da olmasa dozerler ezip geçeceklerdi.

İKİNCİ GÜN: Gece boyu orada kaldılar… Sabaha karşı en savunmasız oldukları anda hilal hareketiyle daldı polis Gezi Parkı’na… Gazlar, çadır yakmalar, hoyratça uzaklaştırma çabaları falan…

ÜÇÜNCÜ GÜN: Yine şafak baskını… 1 Mayıs’ı halletmiş, Emek’te ödün vermemiş bir anlayış Gezi Parkı’nda mı yenilecekti? Var gücüyle geldi üstlerine polis… Gaza boğdu ortalığı… Kuşlar bile kaçtı… Çevreledi parkı polis… Zafer onlarındı.

DÖRDÜNCÜ GÜN: Üçüncü gün bu zalimlik, orada olmayanların vicdanlarını öyle bir rahatsız etti ki biber gazı korkusu, polis korkusu falan bir tarafa bırakıldı… Korku duvarı aşıldı… Herkes Gezi’ye koştu… Kimseyi tutmak mümkün olmadı…

BEŞİNCİ GÜN: Gezi Parkı’na girmeyi bile yasaklayanlar, bırakın Gezi Parkı’nı, “dokunulmaz” kıldıkları Taksim’i bile açmak zorunda kaldılar…
Sonrasını biliyorsunuz zaten…
Polis çekilince şenlik başladı.

*

Tertemiz bir öyküdür bu…
Öyle temizdir ki…
Vandalların, lümpenlerin, saldırganların, yakıp yıkanların, kaostan yararlanıp provokasyon çıkarmak isteyenlerin, “Keşke birkaç kişi ölse” diyen sapıkların, olayları saptırmaya çalışanların, durumdan yararlanıp öyküyü kendinin kılmak isteyenlerin kirletemeyecekleri kadar temizdir.

Zor tutulan yüzde 50’ye dair

Evde zor tutulan yüzde 50 ile sokağa çıkan yüzde 50 arasında hiçbir irtibat kalmadı mı?

Evde zor tutulan yüzde 50 ile sokağa çıkan yüzde 50 arasında kız alıp vermeler, akrabalıklar, komşuluklar falan da mı yok?

Bir kardeşten biri sokağa çıkan yüzde 50’den, öbür kardeş evde zor oturan yüzde 50’den değil mi? Yok mu böyle bir şey? Kürt sorununu “Kardeş kavgasına son veriyoruz” diyerek kararlılıkla çözmeye çalışan irade, yeni kardeş kavgası tehdidiyle mi iş görecek?

Evde zor tutulan yüzde 50, azıcık serbest bırakılıp sokaklara çıkınca ne diyecek? “Daha fazla gaz sıktır başbakanım, daha fazla faz sıktır” mı diyecek? Evde zor tutulan yüzde 50’nin bu denli vicdansızlaştığı mı varsayılıyor?

Başbakan evde zor tutulan yüzde 50’nin başbakanı da, sokağa çıkan yüzde 50’nin başbakanı değil mi?

Evde oturan yüzde 50 niye zor tutuluyormuş? Sokağa çıkan yüzde elli, evde oturan yüzde 50’nin yaşam tarzına, inancına, giyimine falan mı itiraz ediyor?

Yüzde 50’ler hep çantada keklik olarak mı görülüyor? Sen ne yaparsan yap yüzde 50 hep itiraz edecek, sen ne yaparsan yap yüzde 50 hep arkanda duracak… Bu mudur yani? Hiç mi geçişkenlik yok? O yüzde 50’den bu yüzde 50’ye, bu yüzde 50’den o yüzde 50’ye kayılamıyor mu?

Sokağa talepler için çıkılmaz mı? Yüzde 50 talepler için sokağa çıkıyor… Peki evde oturan yüzde 50 hangi taleplerle çıkacak sokağa? Ne yani? “Öbür yüzde 50 talepleri için sokağa çıkmasın” diye mi sokağa çıkacak?

Evde oturan yüzde 50 de sokağa çıkan yüzde 50 de feraset sahibidir, arıza çıkarmaz, birbirleriyle çatışmaz ama yüzde 50’si adına konuşan maalesef aynı ferasette değil.

Bir toplumsal hareket karşısında sosyolojiyi devreye sokmak yerine yüzdelik hesapları devreye sokmak da neyin nesi?

Ne iş?

EĞER izi tozu kalmamış tarihi yapıların yeniden ihyası gerekiyorsa başta Vatan Caddesi’ni genişletmek amacıyla Menderes’in yıktırdığı sayısız tarihi cami olmak üzere yıkılan bütün tarihi camilerin ihyası gerekmiyor mu? Kışlayı ihya etmeye çalışanlar, neden tarihi camileri ihya etmeyi akıllarından bile geçirmiyorlar? İlle de işin ucunda rezidans, otel ya da AVM mi olmalı?
Ne iş?

Her şeyi anlatan bir şey

ÇOK ama çok önemli bir detay…
Başbakan Erdoğan şöyle dedi:
“CHP’liler Kadıköy’de miting yapacaklardı, sonradan vazgeçip Beşiktaş’ta toplanmaya karar verdiler. Dedim, bırakın bakalım yürüsünler, kontrol altında götürün yürüsünler, ne diyecekler bir görelim”.

*

Soruyorum:
Eğer Kadıköy’deki mitingi bırakıp Beşiktaş’ta toplanmak yasal ve hukuka uygun bir haksa, yetkililer bu hakkı verip vermemeyi Başbakan’a neden soruyorlar?

Eğer Kadıköy’deki mitingi bırakıp Beşiktaş’ta toplanmak yasal ve hukuka uygun bir hak değilse Başbakan bu gayrimeşru harekete neye dayanarak izin veriyor?

“Çevreyi Korumak Aklın Gereğidir.”

Müthiş bir demokrasi hareketi kendiliğnden oluştu. İnsanlar, Taksim Gezi Parkı Eylemiyle ağacı için çevresi için, özgür iradesi için hep beraber direniyor.Çok özel günler yaşıyoruz,duyduklarımıza, gördüklerimize inanmak zor.Aşağıda Ata’mızın doğaya, çevreye olan duyarlılığını anlatan bir kaç güzel öyküyü arkadaşlarım altalta yazmış.Hepsi birbirinden değerli, bize anlattıkları çok önemli, paylaştım. Sevgiler, sevgiler…

DSCF5836

Bir Ağaç dalı için YÜRÜYEN KÖŞK
Atatürk, 21 Ağustos 1929’da Bursa’ya gitmek üzere İstanbul’dan Ertuğrul yatıyla yola çıkar. Yalova sahillerinden geçerken kıyıda muhteşem bir Çınar ağacı görür. Karaya çıkarak Çınar ağacının yanına gider, ağacı okşar, sever ve gölgesinde dinlenir. Çınar ağaçlarına eskiden beri hayran olan Atatürk ağacın yakınında bir ev yapılmasını ister. Orada kısa sürede bir ev yapılır. Atamız kaplıcalarıyla ünlü Yalova’ya zaman zaman dinlenmek için geldiğinde o evde kalır. O evi bugün Yalova Atatürk Köşkü adıyla biliyoruz.

Atatürk, evde dinlendiği bir gün, bahçıvanın köşkün yanındaki Çınarın bir dalını kesmeye çalıştığını görür. Bahçıvanın çalışmasını durdurur ve neden o dalı kesmek istediğini sorar. Bahçıvan, dalın binanın duvarına dayandığını, daha da uzarsa içeri gireceğini söyler. Atatürk bu cevabı beğenmez. Biraz düşünür ve der ki: Ağacın bu dalı kesilmeyecek, bina kaydırılarak ağaçtan uzaklaştırılacak! Oradakiler, gerçekleştirilmesi imkansız gibi görünen bu karar karşısında şaşkına dönerler.

DSCF5881

Binanın kaydırılmasını İstanbul Belediyesi yapacaktır. Bu iş için görevlendirilen Başmühendis Ali Galip Alnar ekibiyle Yalova’ya gelerek çalışmaya başlar. Önce binanın çevresi temel seviyesine kadar kazılır. Sonra çelik raylar binanın altına sabırla yerleştirilir. Bina 3 gün içinde yaklaşık olarak 4,80 metre kaydırılır. Çalışmaları başında sonuna kadar takip eden Atatürk çok mutlu ve gururludur. Ağaçları böylesine seven Atatürk orada bulunanlarla birlikte keyifle kahvesini yudumlar.

Yalova Atatürk Köşkü bugün müze olarak hizmet vermektedir. Birgün oraya yolunuz düşerse yukardaki olayı hatırlayın.
…………………………………………
VATAN TOPRAĞI KADERİNE TERK EDİLEMEZ

Yıl 1925. Atatürk birgün, Tarım Bakanı Tahsin Coşkan’a, şimdiki Atatürk Orman Çiftliğinin, toprak şartları en berbat bir bölümüne götürür.Orada bir Orman Çiftliği kurmak istediğini belirterek, arazi hakkındaki görüşünü öğrenmek ister. Bakan olumsuz görüş bildirir. Atatürk, araziyi uzmanlara inceletip bir rapor hazırlatmasını ister.

Bakanın talimatı üzerine, uzmanlar gerekli incelemeleri yaparak bir rapor hazırlarlar. Rapor da olumsuzdur. Bakan raporu Atatürk’e takdim eder. Atatürk raporu Bakanın yanında okur, gülümser ve raporun altına birşeyler yazıp geri verir. Bakan, tüylerini diken diken eden notu okur. Atatürk oraya şöyle yazmıştır: “Burası vatan toprağıdır ve kaderine terk edilemez”
…………………………………………
NEREDE AĞAÇLANDIRMA FASLI?

Atatürk’ün çocukluk arkadaşlarından biri olan ve Ankara Belediye Başkanı olarak görev yapan Asaf İlbay, Gazi’nin ağaçlandırmaya verdiği önemi şöyle anlatmaktadır:
Belediye Başkanı olarak görev yaparken şehir bütçesi kabul edildikten sonra bir gün; şehrin imar planı hakkında bilgi vermek, bu konuda onun uyarılarını da yerine getirdiğimizi belirtmek amacıyla Belediye Meclisi olarak huzuruna çıktık.
Atatürk, kendisine takdim ettiğimiz bütçeyi inceledi. Sonra “Şehrin ağaçlandırılması için ayrılan ödenek başka bir bölümde mi?” diye sordu. Biz şaşırmıştık. Ben: “Bu önemli konuyu ayrı bir iş olarak ele aldık. En kısa zamanda bu konuda bilgi vereceğim” dedim.
Yanından ayrıldıktan sonra hemen Orman Genel Müdürü Bekir Beyin yanına gittim.Onun başkanlığında bir heyet kurduk. Belediyemizin bütçesinden ödenek ayırdık ve çalışmalara başladık.

Atatürk’ün ağaçlandırmaya verdiği önem sayesinde Ankara’nın bugün yemyeşil olmasının temelleri o zaman atılmıştır.
…………………………………………
Günümüz insanı bugün çevre sorunlarıyla boğuşurken Atatürk’ün 1930 yılında söylediği şu söz onun ne kadar ileri görüşlü olduğunu bir daha göstermektedir:
“Çevreyi korumak aklın gereğidir.”
…………………………………………
“Yeşil görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki, görmeyenler bile yeşillikler arasında olduğunu anlasın.”
……………………
“Ağaç, çiçek ve yeşillik uygarlık demektir.”
…………………………………………
“Ormansız ve ağaçsız toprak vatan değildir.”

Akil Adamlar Kagider’de

Akil İnsanlar Komisyonu Marmara grubu üyelerinden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, sinema sanatçısı Hülya Koçyiğit ve Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Başkanı Levent Korkut, İstanbul’da Kadın Girişimciler Derneği’nde (KAGİDER) düzenlenen toplantıya katıldı.501-260

Kagider’deki bu toplantıya ben ve birçok arkadaşım merakla, katıldık. Çoğumuz önce dinleyerek de,bir çok farklı çözüme ulaşılabileceğimizi bir kere daha keşfettik.Hepimizin çok sormak istediği anlamak istediği konu vardı. Toplantı bittiğinde sorularımız yanıtlanmıştı. Anlaşılan ise, çözüm ve öneriler, toplumun her noktasından gelecek tüm sorular cevaplar bir araya gelince çıkacaktı.

Toplantıda ilk sözü alan Deniz Ülke Arıboğan, “Bugün geldiğimiz noktada benim düşünceme göre aslında PKK’nın önce sınır dışına çekilmesi sonra silah bırakması sonra inşallah kendini lağvetmesine kadar gidecek olan bir süreç” dedi. Bu amaç için yola çıktıklarını ifade eden Arıboğan, her yerde önce Akil İnsan olmadıklarını  anlatmak zorunda kaldıklarını bu isimlendirmenin yanlış olduğunu anlattı ve şunları söyledi:

Sorun sadece PKK değil.

“İlk toplantıdan itibaren Türkiye’deki temel sorunun aslında PKK’yla tamamıyla açıklanamayacağını gördük.

Daha çok dinlemeye başladık.

Biz konuşmaya gittiğimiz yerlerde daha çok dinlemeye başladık. Heyet kendi formunun ne işe yaradığını toplantılarda yakaladı. Ne yapmalıydı heyet. Bir strateji verilmedi. Sayın başbakan, heyetle ilk toplantıyı yaptığında heyet üyelerinde bazıları şunu söyledi: ‘Biz herhangi bir siyasi partiye bağlı çalışmak istemeyiz. Biz siyasetle uğraşmıyoruz’ Sayın başbakan da aynen şunu söyledi; ‘Ben siyaset arzu etsem milyonlarca kayıtlı parti üyem var. Milletvekilim var, teşkilatlarım var. Bunu yapabilirim. Sizden istediğim farklı referanslarla aynı şeyi söylüyorsunuz. Kiminiz sanatçı duyarlılığıyla kiminiz uluslararası ilişkiler bakımından değerlendiriyorsunuz. Siz barışın yolunu takip ediyorsunuz. Oraya doğru gidelim diyorsunuz. Bunu demeye devam edin’ dedi.

Strateji yok, öneri yok, tamamen özgürsünüz

Hiçbir strateji yok. Önereceği birşey yok. Ne yaparsanız orada özgürsünüz. Bütün heyetlerde aynı yönelim söz konusu oldu. Birşeyler anlatmaktan ziyade birşeyler dinlemeye, rapor etmeye başladık. Tabanda müthiş bir hareket var. En son verilen destek yüzde 84; 50 küsürlerden buraya çıkmış bir hareket.                                                               Çözüme destek veren herkes barışı istiyor öbürü savaşı istiyor gibi birşey yok.”

Mezhepsel fayanslar hareketlenmeye başladı.

Arıboğan, “Türkiye’de mezhepsel fayanslar hareketlenmeye başladı. Bunu gözardı etmemek lazım. Önlemin, toplu olarak bütün fay hatlarının üzerinde bir beton etkisi yaratması gerekiyor yapacağınız yeni anayasa sadece bir fay hattını sağlamlaştırırsa öbürünün fay hatlarında enerji birikimleri olacak. Çok daha şiddetli deprem oluşturur. Çatışma psikolojisi içinde yaşayan insan psikolojisi çok farklı, tuhaf. Savaşı sorgulamayan barışı sorgulayamaz. Her yerde barışın konuşulması çok güzel ve gerekli. Çözümler de  kazan, kazan mantığı olmalı.Kürtler, Türkler,Romanlar  ne kazanacak değil, insan ne kazanacak ön planda olmalı.Yapılanlarla oluşturulan envanter, rapor tüm millete sunulacak. İlk defa toplum konuşuyor. Her yerde barışı konuşmak çok büyük bir farkındalık.”dedi.

Hülya Koçyiğit de konuşmasında “Sizleri dinlemek her zaman daha önemli. Çünkü gerçekten bu ülkede sadece ve sadece Kürtlerin sorunlarının olduğunu söylemek mümkün değil. Gerçekten toplumda gerçek barışla farklılıklarımıza rağmen birlikte huzurlu mutlu olacağız. Çocuklarımıza birbirleriyle oynarken darıldıklarında, kavga ettiklerinde  söylediğimiz gibi, barışın diyelim.”diye konuştu.

Yeni bir Demokratikleşme Sorunu

Levent Korkut ise sorunun yeni demokratikleşme  sorunu olduğunu belirterek “Evet şiddetle ilgili meselelerin ortadan kaldırılması lazım. Biz şiddetin minimum olduğu bir toplumsal yapı istiyorsak kendimizi yeni bir demokratik anlayışla şekillendirmek zorundayız. Toplumu katılımcı ve çoğulcu bir toplum haline getirmeliyiz. Aksi halde bütün önlemler geçiçi, bütün çabalar geçiçi çabalar olmaya mahkum gibi gözüküyor. Toplumda adalet eşitlik ve özgürlük talebi var..Silah bırakmak önemli ama yeterli değil.Anayasa süreci önemli, referandumla halkın önüne gelmeli,çoğulcu yeni anayasa oluşturmalı.Yakın ve orta gelecek planları yapılmalı.Sorunları toplamak ilk iş,sonra bunları anlatmak, duyarlı kılmak, ve sonraki işlemler çok önemli.Tavandan tabana değil, tabandan tavana gitmeli.Akil İnsanlar toplumsal uzlaşı arıyor. Çalışmaların sonunda sivil ayak STK ların ve uzmanları çalışması önemli” dedi.