Amerika’nın batı yakası doğa harikası Milli Parklarla dolu.Üç senedir, kızım arkadaşları ile bu parklara gidiyor, konaklıyor, kamp kuruyor, ve fotoğraflar çekiyor.
Henüz biz ona katılamadık.Ama çektiği fotoğraflar anlattıkları, anlatırken yüzünün ifadesi muhteşem. Her gittiği yere tekrar gitmek için de ayrıca programlar yapıyor.Farklı mevsimlerde, uygun günlerini ayarlayıp, hazırlanıp keyifle yola çıkıyor. Bu yılbaşı tatilin de de yine böyle bir geziyi çok önceden planlamıştı.
Defalarca gitmesine rağmen bu sefer de karlı halini görmek için tekrar Yosemite’ye ve sonra da harika kıyılara Big Sur’a gitti.
Biz de onunla beraber Big Sur ve Carmel bölgesini adım adım daha önce gitmiş ve çok beğenmiştik.Dün Yosemite ve Big Sur dönüşü, bu güzel yerleri bize de anlattı, çektiği fotoğrafları bir kısmını gösterebildi, çoğu raw çektiği için henüz hazır değildi… Bu muhteşem parklar için artık yavaş yavaş sıra bize geliyor. Ben de bu güzellikleri bana uygun olacak koşullarda görmeyi çok istiyorum. Yeni yıl isteklerime koydum,….Annem öyle derdi, canım, yor yora kızım Allah verir. Çok da güzel bir anne kız masalı anlatırdı, sonrasında… Ben de öyle yapıyorum, hem kendim için hem ilgilenirseniz sizler için…Başak gördüklerini yazarsa paylaşırım. Ben bu gün, sabah anlattıklarını araştırayım derken genç çift Çağrı ile Bilge’nin yazılarını keşfettim. Bilge o kadar güzel, içten anlatmış, fotoğraflamış ki çok beğendim. Yola çıkmadan önce öncelikle (böyle hazırlanıp yazdığıma göre demek ki kesin gideceğim,) Yosemite Milli Park yazısını paylaşayım, Başak’tan dinlediklerimi, sizlere de Bilge’den aktarayım istedim. Önce Başak’ın çektiği iki Yosemite ve bir Big Sur fotoğrafını koyarak başladım,..sevgiler, sevgiler… Sıra bize de gelsin, doğada olmayı seviyor, ilgileniyorsanız size de gelsin diyerek…
ABD Batı Yakası Gezisi: 7. ve Son Durak: Yosemite Milli Parkı
ABD Batı Yakası Gezisi: 7. ve Son Durak: Yosemite Milli Parkı
Bir süredir anlata anlata bitiremediğim Batı Yakası gezimizin son durağı, Yosemite Milli Parkı oldu. Ben bu son durağı yazarken, siz de okurken aşağıdaki çok sevdiğim şarkı çalsın fonda. Ağza dolanma garantili, dikkat.
Eveet. San Francisco’daki bol koşturmacalı 2, toplamda ise 11 günlük yorgunluktan sonra, 12. günümüzde Yosemite’nin bize iyi geleceğini düşünerek çıktık yola.
Kısaca bilgi vermek gerekirse, 3.108 km²’lik bir alanı kapsayan, her yıl yaklaşık 3.5 milyon kişi tarafından ziyaret edilen ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir park burası. Çok büyük kayalıkları, buzulları, şelaleleri, akarsuları ve dev sekoya ağaçları ile meşhur. Sekoya ağaçları, bu büyüklükteki kayalar ve parkın neredeyse %95’inde var olan vahşi hayatı hariç tutarsak, Türkiye’de birçok farklı mesire yerinde gördüğümüz güzelliklerin bileşimi gibi düşünülebilir 🙂 Yani genel olarak görülen manzara, Grand Canyon’daki kadar değişik bir manzara değil. Bu arada, Grand Canyon yazımı okumadıysanız, şuradan ulaşabilirsiniz.
San Francisco-Yosemite arası yol, araba ile yaklaşık 3.5-4 saat sürüyor. Biz sabah erken saatlerde çıktığımız için öğle vakitlerinde Yosemite’ye vardık. Parka 20 dolarlık ücret ödeyerek, 7 günlük giriş hakkı kazanılıyor. Grand Canyon ve burada şahit olduğumuz bu 7 günlük bilet fikrini çok takdir ettim ben, güzel bir uygulama. Biz parka El Portal yolu üzerinden giriş yaptık, farklı kapılardan girmek mümkün. Ama aşağıdaki gibi kayaların arasından geçmek istiyorsanız bu yolu kullanmanız gerekiyor 🙂
Bu parka gelirken kesinlikle hava durumunun dikkate alınması lazım. Bizim Batı Yakası gezisi için getirdiğimiz kıyafetler pek kalın olmadığı için, parkta arabadan iner inmez resmen donduk. Tamamen doğa ile başbaşa olacağınız bu parka bahar ya da yaz aylarında gitmenizi şiddetle tavsiye ederim. Bizim bir daha gelme imkanımız olmadığından mecburen Aralık ayında yaptık bu geziyi. Yolda ve parkta kar olacağına dair beklentimiz de vardı aslında, çok şükür ki biz oradayken hiç kar yağmadı. Fakat hava gerçekten çok soğuk ve rüzgarlıydı.
Bir diğer tavsiyem de, kapıda bilet için ödeme yaptığınız esnada verilen haritayı iyice incelemeniz. Zira parkın içindeki tabelalar çok yönlendirici ve yeterli değil. Hatta parkın içinde görmek istediğiniz noktaları ön bir araştırma ile belirleyip haritada işaretlemek çok daha faydalı olabilir. Gitmek isteyeceğiniz noktalar arasında 1-2 saat gibi ciddi mesafeler var. Yani, parkın her yerini görmek isteyenler için kesinlikle 1 günden fazlası lazım. Biz 2 gün peşpeşe gittik çünkü havanın erken kararması en buyuk sıkıntımız oldu. Havanın geç karardığı aylarda, bir tam gün genel hatlarıyla bu gezi için yeterli olabilir bence.
Girişte verilen haritada, vahşi hayvanlarla karşılaşmamız durumunda neler yapmamız gerektiği uzun ve detaylı bir şekilde anlatılıyordu. Bu bana önce, klasik aşırı ihtiyatlı bir Amerikan uyarısı gibi geldi. Daha sonra arabayı park ettiğimiz her yerde, arabanın içinde görünür ya da görünmez şekilde yiyecek bırakmanın tehlikeli olduğu uyarılarını gördük. Bir de, yiyecekleri (ve dolayısıyla kendinizi) ayılardan korumak için büyük çöp kutularını andıran kilitli yiyecek depolarını gördükten sonra bu uyarıların ihtiyatın ötesinde bir durum olduğunu kavramış bulunduk 🙂 Daha sonra internette gördüğüm fotoğraflar da, her an bir ayı ile burun buruna gelebileceğimizi resmen kanıtladı.
Her ne kadar bu durumdan heyecanlansak da, iki gün hiçbir vahşi hayvanla karşılaşmadık. Belki çok ıssız yerlere gitmediğimiz içindir, belki de ayılar kış uykusundadır bilemedim şimdi 🙂
Parkın içinde görülmesi gereken en önemli ve güzel yer, kesinlikle Yosemite Valley. Zaten birçok popüler nokta da bu vadi içerisinde yer alıyor. Tunnel View, El Capitan, Glacier Point, Yosemite Village, Upper ve Lower Yosemite Falls, Half Dome ve Bridalveil Fall burada görebileceğiniz yerlerden bazıları. Bunların bir kısmı için ana yoldan ayrılıp bir süre patikalardan yürümek gerekiyor. Biz ilk gün bu vadi içindeki yerleri gezdik sırasıyla. Çok fazla yürüme gerektirenlere ise hava koşulları nedeniyle yalnızca uzaktan bakarak yetindik.
Tunnel View manzarası gördüğüm en güzel doğa manzaralarından biriydi diyebilirim. İkinci fotoğrafı çektiren biz olmasak, bir poster önünde poz vermişiz diyeceğim 🙂
İkinci gün ise ilk iş olarak Mariposa Grove adındaki sekoya ağaçları ile meşhur bölgeye gittik. Burada yaklaşık 500 adet yetişkin sekoya ağacı bulunuyormuş. Sekoya ağacının en önemli özelliği, muhtemelen dünya üzerindeki en büyük ve en yaşlı canlılar olmalarıymış. Yaşları 3,000 yılı geçebiliyormuş bu ağaçların. Şaka gibi.
Bizim sekoya ağaçlarını görme maceramız şöyle oldu. Araç park yerinde yer olmayınca, ben arabadan inip şöyle hızlıca bir bakayım dedim ilerilere doğru. Dev ağaçların gölgesinde kalan yolun buz olduğunu fark etmemle beraber tepe taklak olup yapıştım yere. Bir miktar dağın başında olduğumuz için epey endişelendik bir yerimi kırdım mı acaba diyerekten ama çok şükür bir şey olmadı. Birkaç saat ağrıyan el bileğim dışında. O anın paniği ile olacak ki, park yeri bulamayışımızın da kızgınlığıyla, hiçbir şey göremeden döndük Mariposa Grove’dan. En çok merak ettiğim yer olmasına rağmen kısmet değilmiş dedik, napalım. İnternetten bulduğum birkaç fotoğraftan anlaşılabileceği üzere masal gibi bir yer burası. Şöyle ki;
Bir zamanlar gövdesinden araba geçen, şimdi ise devrilmiş halinin görülebildiği meşhur Wawona Tree de yine bu bölgede yer alıyordu ama biz göremedik ne yazık ki.
Mariposa Grove’dan çıktıktan sonra da, parkın diğer ucundaki Tuolumne Meadows‘a gidecektik ama düşme olayından sonra ne yalan söyleyeyim tüm gezme şevkimizi kaybettik. Öyle olunca da tekrar Yosemite Valley’e dönüp, fazla uzaklaşmadan güvenli yerlerde bir süre takıldık 🙂
Parkta çok büyük bir alanın yanmış olduğunu görünce merak edip sonrasında öğrendiğim şey ise çok ilginç. Bu parkta çıkan yangınlara bir süredir kontrollü bir şekilde izin veriliyormuş. Yangından kaynaklanan ısının sekoya ağaçlarının çoğalmasına yardımcı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış. Konuyu daha detaylı merak edenler şu videoyu izleyebilirler. Bir de kuruyan, devrilen ağaçlar vardı parkın her yerinde, hiç dokunulmamış. Ekolojik sebeplerle bırakıyorlarmış öylece, devrildikleri yerlerde hayvanlara habitat oluşturdukları için. Görüntüyü yer yer biraz bozsalar da, ben sevdim bu doğal halini her şeyin.
Son bir bilgi. Son zamanlarda medyanın dakika dakika takip ettiği bir gelişme oldu Yosemite’de. Parkın içindeki El Capitan adlı dev kayanın Dawn Wall adlı yüzeyi serbest kaya tırmanışı açısından dünya üzerindeki en zorlu yerlerden biriymiş. Burayı tırmanan iki sporcunun, tırmanışlarını tamamladıkları 19. günlerine kadar her dakikası takip edildi. Videolarını izleyip de hayran kalmamak mümkün değil. Bu tırmanış şekli, sporcuların tırmanmasına yardım eden bir halattan ziyade, yalnızca güvenliklerini sağlayan bir ip yardımıyla yapılıyormuş. Parmak uçları o kadar kötü yara oluyormuş ki tırmanırken, bir müddet sırf bu yaralar kabuk bağlasın, biraz olsun iyileşsin diye mola vermeleri gerekiyormuş. Gerçekten inanılmaz.
Gel gelelim nerede konakladığımıza.. Biz Yosemite’deki ilk günümüzün gecesinde, parka 60 km mesafedeMariposa denilen yerdeki 5th Street Inn adlı otelde kaldık. Odamız stüdyo bir daire şeklindeydi ve gerçekten çok güzeldi. Parka olan mesafesi uzun olsa da, gezimizin son gecesini güzel bir odada konaklayarak geçirdiğimiz için biz çok memnun kaldık. Bir de otelin hemen yanındaki Pizza Factory‘de bir pizza yemişiz ki, tadı hala damağımda!
İki gün üst üste doganın tadını çıkardıktan sonra, New York uçağımızı yakalamak üzere koyulduk tekrar San Francisco yoluna. Bir süredir çok alıştığımız kiralık arabamızı iade edip, uçağımıza bineceğimiz kapıya geldik. Tam da o sırada tüm ekranlarda 2015 için Times Meydanı’nda yapılan geri sayım vardı, yeni yıla giriyorduk 🙂
O andan kaç saat sonra, hangi şehir sınırları içerisinde yeni yıla girdik bilmiyorum. Ama hayatımızda ilk defa gökyüzündeyken yeni yıla girmiş olduk 🙂 İnşallah bütün bir yıl uçmayız dilekleriyle!
Batı Yakası yazılarımın sonuna geldim ya, hiç bitirmek gelmiyor içimden, lafı uzattıkça uzatıyorum 🙂
Şarkıyla başladık, bir başka nefis West Coast şarkısıyla bitsin o zaman,
Bu arada, İngilizce klavyem yüzünden Türkçe karakter olmaksızın yazdığım tüm Batı Yakası serisini bıkmadan düzelten biricik Çağrı’ya, yazılarımı okuyan ve bana çok güzel dönüşler yapan tüm arkadaşlarıma/aileme ve tabii ki bu anıları blogunda ölümsüzleştiren canım ablam Burçay’a teşekkür etmek boynumun borcu oldu. Sağ olun, var olun 🙂 Ben bu gazla daha çoook yazılar yazarım 🙂
Sevgiyle,
Bilge Nilsun Kale
Not: Çağrı’yla beraber yazdığımız tüm ABD yazılarının linklerini kaçıranlar için burada tekrar vereyim: Orlando Universal Eğlence Parkı, Orlando, Miami, Şikago, Vaşington, Columbia Üniversitesi, Newport, Boston/Salem
Ve bu yazı dizisi: Batı Yakası Gezisi 1, Batı Yakası Gezisi 2, Batı Yakası Gezisi 3, Batı Yakası Gezisi 4, Batı Yakası Gezisi 5, Batı Yakası Gezisi 6, Batı Yakası Gezisi 7, Batı Yakası Gezisi 8
New York yazıları için takipte kalın 🙂





















Şimdi uygun mevsimde bir kaç gün kalarak bölgeyi, kızılderili köylerini, doğal ortamı yaşayarak daha iyi keşfedebileceğimiz bir seyahat yapmayı arzu ediyoruz. Bunun için çok araştırma yaptık,giden arkadaşlarımın anlattıkları var. Ben tekrar gidebilme şansımız olursa sevgili 

















Günler geçiyor,artık bir Los Angeles’li gibi yaşıyoruz. Pazar günleri pazara gidiliyor,yürüyüş için ormana gidiliyor, günlük alışverişler farklı çeşitli marketlerden yapılıyor. Her semte yakın, pazar, orman, park, göl, golf sahası, ve çok çeşitli aktivite imkanlarıyla çok sayıda bollukta…Her kese göre yiyeceklerin satıldığı marketler var, ama değişik yerler de. Whools Food’lar organik yiyecekleri ve günlük hazır yemekleri, salataları, çorbaları ile güzel marketler.. Trader Joe’s larda öyle…Jon’s larda Süper King Marketlerde Türk Markaları ve ürünleri bol miktarda var…Hatta Kosher Marketlerde de Türk lezzetleri, ürünleri olabiliyor.
Ben beğendiğim semtleri, restoranları özel yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Los Angeles dünyanının en güzel şehirlerinden biri. Çevresi de bir o kadar güzel.. İklimi güzel… Güneş bütün yıl boyunca bol bol ısıtıyor, ve ışıldıyor. Sabahları ve gün batımından sonra hava sıcaklığı farkı her mevsim çok oluyor…Gündüz, oldukça ince giyilse de akşamları yanınıza akşamlar için kalın bir şey almak gerekiyor.
Los Angeles yaşayanları spora, yogaya masaja, çok meraklı.. Her yerde bol bol, yoga, spor, masaj merkezleri var.Sabahları da özellikle hafta sonları insanlar mutlaka yürüyüşe çıkıyorlar. Sokaklar caddeler, spor kıyafetleri ve şortları ile yürüyen insanlarla dolup taşıyor,bu da insana da iyi enerji veriyor. Hayvanlar sadece evlerde besleniyor, sokaklarda başıboş hayvan hiç yok. İnsanlar mutlu, huzurlu, saygılı, yardımsever, ve de kurallara uyuyorlar…Yollarda trafikte inanılmaz bir saygı anlayışı var. Yayaların öncelikleri çok.
Araçlar birbirlerine hep saygılı, kurallara uyuyorlar.Keyifli yemeyi, içmeyi, happy hour saatlerini hafta sonu kahvaltılarını, brunchlarını seviyorlar. Doğayı seviyorlar, her yer de muhteşem ağaçlar var, yeşillik var. Ama kuralına göre sulayıp, bakıp çok su harcamamaya özellikle dikkat ediyorlar. Organik yiyecekler çok ön planda ve en fazla, yerel pazarlarda hep organik..Çok enterasan köpeklerin bile organik mamaları var. Glutensiz gıdalara çok önem veriyorlar. Pazarda markette restoranlarda hep glutensiz çeşitler mevcut…
Evlerini seviyorlar, çok çeşitli çok farklı güzel iç ısıtan evler var.. Sıcak, sevimli güzel evler… Alışveriş seçenekleri sonsuz, herkese göre, giysi, aksesuar, hobi malzemeleri satan yerler mevcut… Markaların satıldığı yerler, mall’lar onların ucuzluk günleri, ayrıca, outletler, ve her zaman markaların tek tek ürünlerini ucuz fiyata bulunduran T-J Max, Marshall ve Ross gibi mağazalar mevcut. Amerika her zamanki gibi alışveriş cenneti. Ama her şey artık Türkiye’de de olduğu için ve de dolar çok yükseldiği için eskisi gibi cazip gelmiyor. İhtiyaç almak için evet, fazlası için hayır.Bütün dünya mutfaklarından yemekler içeren restoranlar var. Ama Çin, Kore, Thai. Japon, Meksika daha çok…Fransız, İtalyan, mutlaka var. Bazı yerlerde Yunan restoranlar da var.Hepsi ilk günler çok güzel, ama sonra aman benim yemeklerim diyorsunuz, ben dedim, ama evinizde baklava bile açabilirsiniz. Her şeye de ulaşmanın yolu var. Dostluklar davetler, buluşmalar, misafire saygı önemli değerli… Biz her gelişimizde çok güzel vakit geçirdiğimiz için bu sefer de uzun kalmak istedik. Çok da iyi yapmışız…Önce güneşi ve yeşili ile gönülleri fetheden California’nın çevresinde muhteşem güzel yerler, doğa harikası natural parklar var. San Fransisko, Los Angeles San Fransisko arası muhteşem sahil, güneyde Orange County, Laguna Beach, Newport Beach, Dana Point.. Las Vegas‘a kolay ulaşım, San Diego, Nevada Arizona’da dünya harikası parklar… Sıkılmak, aaa ben beğenmedim demek mümkün değil…Daha önceki gelişlerim ile ilgili Los Angeles yazısı yazmıştım. Şimdi Los Angeles ‘da yaşarken yapılanları yazmaya çalıştım.
Persch akşamları gün batımında ve hafta sonları, muhteşem bir kafe restoran, harika şehir manzarası var… Otium, The Broad’ın karşısında güzel şık…
Silver Lake, tasarım vintage mağazaları, pazarı, restoranları ve kafeleri ile çok güzel şık bir semt. Ben Cafe Stella’yı öneririm. Silver Lake’de her yer, hareketli dinamik, pazarına rastlarsanız daha da eğlenceli, renkli… Bizim Galata ve Karaköy’ümüze benzettim.

Sunset, güzel caddesi şık restoranları, kafeleri , mağazaları ile hep güzel… Caffe Primo, Crevin Katana...hep şık hoş…Biz bu sefer Panini restoranı keşfettik, harika pizzaları, salataları, home made şarapları ve konukseverlikleri ile gönlümüzü fethettiler…
Rodeo Drive markaların olduğu caddesi, Canon Ave, restoranları, cafeleriyle güzel…Bizim tercihimiz İl Pastio oldu. Hoş bir İtalyan restoran. Bu bölgede ünlülere rastlamamak tuhaf. Ama ayırt etmek de zor. Çünkü son derece doğallar. Ama ışıkları farklı. Benim Rodeo Drive da şansım Silvester Stallone oldu. Hala çok hoş…The Broad da Chiara Ferragni, Aroma Cafe de Mahsun Kırmızıgül … mutlaka farketmediklerim de çok olmuştur.




Her zaman ılık su içmek ,benim de olmazsa olmazım.. çok da faydasını gördüğüm bir alışkanlığım. Bazen mecbur kalıp,soğuk su içtiğimde bütün dengem bozuluyor…Gün içinde de yazın bile hep ılık ya da normal ısıda su içiyorum. Arkadaşım bu güzel bilgileri bana yollamış, ben de görünce hemen sizlerle paylaşmayı istedim. İyi hafta sonu dileklerimle, sağlıklı, huzurlu yaşamlarımız olsun…
Bu gün
Kars Kaz Evi sadece bölgesinin değil, şimdi bütün Türkiye’nin tanıdığı bir lezzet noktası oldu.Nuran Özyılmaz çevrenin kadınlarının da çalışarak ekonomiye kazandırmış, kadınların ekonomik özgürlüklerine kavuşmalarını sağlamış. Sıcacık, güler yüzlü, bir kadın. Kars’lı kadınların Nuran ablası. Ayıca Kaz Yetiştiriliği ve Irkını Sürdürme Derneğini kurarak, Avrupa Birliğine de bir proje olarak sunmuş,böylece işinin sürdürülebilirliği için de çaba başlatmış.
Nuran Özyılmaz, aile bütünlüğünü bozmadan, işinin başında; ailesinin, çevresinin tüm Türkiye’nin gururu oldu. Dört masa ile başlattığı Kars Kaz Evi şimdi yepyeni bir mekana taşınmak için inşaata başlamış. Sıcacık bir Türk kadını, anne, yöresinin değerlerine değer katan pırıl, pırıl bir girişimci. Örnek bir girişimci …Defalarca kutlanacak çok güzel bir hikaye..İşte böyle beraber tanıyalım, istedim. En kısa zamanda Kaz Yemeğe İnşallah…Sevgiler,, sevgiler…