Sinamaseverlere İki Güzel Film
En iyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında altın küre kazanan 5 dalda Oskar adayı olan The Descendants’ı (Senden Bana Kalan ) geçen hafta daha önceki hafta da Marilyn İle Bir Haftayı seyrettim.
Descendants’da George Clooney başrolde Hawwaii’li toprak sahibi Matt King rolünde o kadar güzel ve inandırıcı oynuyor ki, ben tüm film boyunca kendimi, hiç George Clooney’i seyrediyorum gibi hissetmedim.Benim için ekrandaki, sadece Hawaii’li toprak sahibi idi. O yakışıklı, cazibeli adam gitmiş yerine taşralı Matt gelmişdi. Matt eşinin trajik bir bot kazası geçirmesinden sonra, geride kalan iki kızı ile ilişkisinin hiç de hayal ettiği gibi olmadığını farkediyor. Çünkü o güne kadar, sadece işi ile ilgilenmiş, ve kızlarına da karısına da ilgisiz kalmış, bunların neticesinin nelere mal olduğunu da farketmemiştir.
Karısını yoğun bakımda bulunca, o iyileşirse,herşeyi düzeltmeyi düşünür, ama herşey düşündüğünün ötesinde kötüleşmiştir. Karısının da iyileşme ihtimali ortadan kalkınca Matt, çocuklarla olan ilşkisini tekrar yeniden kurmak için çok zorlu bir mücadeleye girer. Güzel ve dersler çıkarılacak bir film, George Clooney de çok güzel oynuyor.
Evvelki hafta seyrettiğim Marilyn İle Bir Hafta filmi, Marilyn’nin bilinmeyen dünyasını merak edenler, onun güzelliğine hayran olanlar için güzel bir film.
Marilyn Monroe’nun hayatının bilinmeyenleri ile ilgili olması, güzel yıldızın, hayatının bir haftasının anlatılması,onun evlliğe bakışı, depresyonları, korkuları,
oyuncu olmasının yarattığı, şizofrenik denecek davranışları, samimiyetten uzak ilişkileri ve de çapkınlığı.
Ölümünün üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hala çok merak edilen bir sinema ikonu olan Marilyn Monroe’nun yaşamının gerçeklerini anlatan bir film, onu biraz daha tanımak isteyenler keyifle izleyebilir. Ben başrolde, Michelle Willams’ı çok beğendim.
Colin Clark’ın günlüklerinden uyarlanan filmde, 1956 yılının yazında, 23 yaşında genç bir delikanlı olan Colin, (Eddie Redmayne), Oxford’da okuduğu bölümü terk ederek, sinema sektörüne girer ve kendisini o sırada çekimlerine başlanan ‘The Prince and the Showgirl adlı filmin setinde, en alt kademedeki asistanlardan biri olarak bulur.
Sir Laurence Olivier (Kenneth Branagh),efsanevi yıldız Marilyn Monroe (Michelle Williams) ve o dönem yeni evlendiği kocası, İngiliz tiyatro oyun yazarı Aurthur Miller’ı (Dougray Scott) merkezine alan film, asistan Colin’in gözünden Monroe’nun İngiltere’de geçen bir haftasını anlatıyor. Miller İngiltere’den bir süre ayrılmak zorunda kaldığında genç asistana da, Hollywood’a dönmeden önce güzel aktristi İngiliz sosyetesi ile tanıştırmak, gezdirmek ve eğlendirmek görevi düşüyor.Farklı bir pencereden, bir yaşam kesiti.
Çok Çalışılarak Kazanılan Başarı Uğurkan Erez

Üniversiteye ilk gittiğim gün, nedense geciktim, sınıfta ders başlamıştı. Okulum evime çok yakın, Şişli ile Osmanbey arasında caddede ben de Teşvikiye ‘de oturuyorum. Her gün o bölgede de en az iki kere dolanıyorum. Kitapçım, sinemalar, mağazalar, antikacılar hepsi oralarda .Ama ben neden ilk gününden sınıfa geç kalıyorum, bilmiyorum. Belki de çok umursamıyorum, puanım yüksek, ama İstanbul Üniversitesine değil de evime yakın, ve de devam mecburiyeti yok diye Şişli İktisat ‘ı seçmişim. Çünkü liseyi bitirdiğim günlerde sözlenmişim, ve müstakbel eşim de okula gitmem konusunda mutsuz, istemiyor, ama ben iki arada bir derede formülle bu yolu seçiyorum. Aslında kalbimin sesini dinlesem, gazeteci olmak istiyorum,ama, iş sahibi olmak, daha cazip, ya da sanat dünyasının içinde olmak için Güzel Sanatlar Akedemisi’ne gitmek istiyorum. Ama resim yapma konusunda pek kabiliyetim yok. Sadece galerileri dolaşıp yapılanları seyretmeyi çok seviyorum. Kapıyı tıklatıp giriyorum. Sınıf kalabalık ve dolu, hiç boş yer gözükmüyor . Sonra ortalarda bir el kalkıyor, beni yanına çağırıyor. Yanındaki sandalyeye koyduğu kitabı kaldırıyor, ve ben oturuyorum. Sevgili arkadaşım Uğurkan ile böyle tanıştık. Sonradan anlattığında anlıyorum ki o yeri benim için ayırmış, ben listelere bakmak için uğradığımda beni görmüş ve ilk gün de yer ayırmış beni bekliyormuş. Ben gayet ciddi, defterimi çıkarıp, not tutmaya başlıyorum. Hala hep not tutarak dinlerim. Ama bakıyorum, Uğurkan, inanılmaz, hızlı not tutuyor, ve söylenen hiç bir şeyi atlamıyor. Sol eliyle ve de el yazısıyla benden en aşağı iki misili daha fazla yazıyor. Tüm dikkatiyle not tutmasına rağmen bir ara kulağıma eğiliyor, ve bana Humpy Dumpy nerede biliyor musun diyebiliyor. Ben hiç vaziyetimi ve şeklimi değiştirmeden hemen elimdeki kağıda bir kroki çiziyorum ve burada diyorum. Nişantaşı çocuğuyum ya, gitmesem de her yeri biliyorum. Humpy Dumpy çok yeni açılmış diskotek. Belki de bir hafta önce. Tenefüsde hemen birbirimizle ilgili bir sürü şey öğreniyoruz. Ben ona sözlü olduğumu söylüyorum, o da Çiftehavuzlarda oturduğunu. İkimiz de en önemli şeyleri birbirimize hemen aktarıyoruz. Uğurkan okulda ki ilk ve en iyi arkadaşım oluyor. Daha sonra ikimizin de çok güzel arkadaşlıkları oluyor, ama Uğurkan’ın yeri hep başka benim için. O günden bu güne de hep çok iyi arkadaş şimdiki değimle kanka oluyoruz. Hep birbirimize destek oluyoruz. İyi gün de kötü günde hep gönüllerimiz aynı çarpıyor. Evliliklerimizi, ailelerimizi, çocuklarımızı hep birbirimizle paylaşıyoruz, Ben hala Uğurkan’ın tüm çalışmalarında onun heyacanını yaşarım duyarım. Hiç sevgimiz azalmadı, hep olgunlaşarak devam etti. Ben birinci sınıftan sonra evlendiğim için, okula devam edemedim. Ama hep beraber ders çalıştık, ben de onu, o da beni bırakmadı. Bende tüm arkadaşlarımla aynı dönemde mezun oldum.
Birinci sınıfta,Love Story filmi sinemalarda oynamaya başladığında Uğurkan kız arkadaşından yeni ayrılmış ve çok üzgün, beraber sinemaya gidip ağlıyoruz. Tanıştığımızda daha 17- 18 yaşlarındaydık, tam çocuk. Ama dostluğumuz hep aynı saflık ve güzellikte devam etti. İkimiz de aile hayatlarımız da iş hayatlarımız da çok zor günler yaşadık. Bazen çok önemli sağlık sorunlarımız oldu. Zaman zaman birbirimizi uzun süre göremedik. Ama hep aynı sevgi, ve aynı ilgi, aynı merak ve heyacan hiç eksik olmadı. Onun annesi ablası,abisi benim de annem ablam abim oldu, benimkiler de onun. Çiftehavuzları, Kadıköy yakasını onunla tanıdım, Teşvikiye Nişantaşı’na deli gibi hayran severek yaşarken, karşıda nasıl yaşanır derken, bende karşılı oldum. Farkında olmadan. İlk eşim ilk zamanlar Uğurkan ile arkadaşlığımızı hiç anlamadı, kızardı, görüşmemizi, uzun uzun telefonda konuşmamızı, ders çalışmamızı hiç istemezdi. Ama sonunda o da pes etti.
İlk yurtdışına çıkışım, fuarlara katılışım, hep onunla oldu. Uğurkan’ın İTKİB defilelerini yaptığı dönemlerde, bende onunla Franfurt’ta Heim Texile, Paris’de Pret a Porter fuarlarına ilk kez Havlu ve Bornozlarımla onunla katıldım. Uğurkan 80’li yıllardan beri Türk Modasını, Tekstilini, özel koreografi , show ve organizasyonlarla yurt dışında gururla temsil etti. İşinde, hep çok titiz, özverili ,çok çalışan oldu. Ekibine karşı, hep, tam bir spor koçu antrenörü gibi, son derece otoriter olduğu gibi, son derece de yakın ve bir baba gibi de kollayan, gözeten oldu. Beraber olduğumuz seyahatlerde, tüm yoğunluğuna rağmen beni de hep gözetir, programlar, korurdu. Çünkü tüm modern görünüşüne rağmen, hep adet, örf ve geleneklerine bağlı bir yapısı oldu. Uğurkan, Cumhuriyet döneminin çok değerli,ilk öğretmenlerinden olan bir anne babanın üçüncü çocuğu.Ülkesine, topluma karşı hep sağduyulu ve hep sosyal katkı çalışmalarında projelerinde gönüllülükle yer aldı.
Okulda iken sadece derslerimize odaklanır, sonradan ne yapmak istediğimizi paylaşmazdık, ben illa iş kuracağım, girişimci olacağımı düşünürken Uğurkan da ünlü olmayı hayal edermiş, ama bunları birbirimize gerçekleştirdikten sonra söyleyebildik. Uğurkan önce Beymen de sonra Süzer Holding’de İşletme okuduğumuz için mali işler sorumlusu, yöneticisi olarak görev aldı. Süzer’de iken şirket bir defile düzenlemey karar verdi. Hem de o zaman iş ilişkilerimizin popüler olduğu Bağdat’da . Bu organizasyonun başında da Uğurkan vardı. O dönemde ihracat yapmak hepimiz için milli seferberlik gibi çok önemli idi. Bu organizasyonu başarıyla bitirdiklerinde, Uğurkan “karar verdim, ben bu işi yapacağım, defiler organize edeceğim, koreografileri hazırlayacağım,” dedi. Tüm zor şartlara rağmen, işini bıraktı, arabasını sattı, kendi işini kurdu. Gönlündeki iş yapabilmek için çok çalıştı, çok didindi, çok yoruldu ve bugünlere ulaştı.Uğurkan hep çok sosyaldi, hep çok sevilendi. Okulda her kesin, tanıdığı sevdiği çok özel bir isimdi. Şimdi de bakıyorum, onu televizyonda seyreden her yaşdan insan hep çok seviyor, arkadaşımla her zaman gurur duydum. İkinci evliliğimde nikah şahidimdi. Başarıların da hep, yapmak istediklerini, dürüstçe, samimiyetle, bol emekle, çok çalışarak, zorlukları göğüsleyerek, gerçekleştiren sevgili arkadaşım, hala çok çalışyor, herzaman çok yardımsever, hep sosyal katkılarını yardımlarını yapan, çok sevilen, çok başarılı, yaratıcı, işadamı, girişimci. İsteklerinin peşinden giderken büyük mücadelerle sürdürdüğü yaşamında, şimdi sevgili yeğeni ve kızıyla mutlu huzurlu beraber çalışıyor.Eğitime katkıları çok, annesi adına okul yaptırdı, çocuklar okutuyor.
Uzun dönem, televizyon da önce Benimle Dans Edermisin’de şimdi de Bugün Ne Giysem Programında Jüri üyesi olan Uğurkan, yaptığı işlerini hep severek,çok çalışarak yapıyor. Sevgisini, enerjisini de ekranlardan bol bol yansıtıyor. Çocukken de hep yaptığı gibi, çalışkan, güleryüzlü, insancıl, çok sosyal, yardımsever. Yine yılın, sezonun en öenmli defilelerini hazırlıyor, çok iyi bir model ajansı var.Sevgili arkadaşım, seninle karşılaştığımız o ilk güne şükrediyorum.Senin gibi bir dostum olduğu için çok şanslıyım, çok mutluyum.Her zor anımda, mutluluğumda yanımda oldun, ilk günden bu güne hep en iyi arkadaşım oldun. Seni çok seviyorum.Herzaman, gülen yüzündeki gibi sevgiyle keyifle ol.
Hoffmann’ın Fantastik Kadınları ve Benim Kadınlarım
Soprano Irina Iordachescu and mezzosoprano Cristina Iordachescu – Iordache – two sisters singing the Barcarolle from ‘Les contes d’Hoffmann’ by Offenbach, together with pianist Gonul Apdula
29.02.2012, dört yılda bir gelen gün, sessiz, sedasız bu sene de geldi, geçti. Ben bu geceyi, bu ayı, son dört aylık dönemi Hoffmannın Masalları’nı seyrederek uğurladım.Geride bıraktım. 
Süreyya Operası’nın harika atmosferi, çok zarif,kendine özgü, seyircileri ile bu çok soğuk akşamda, yanımda çok sevdiğim iki arkadaşımla, çok keyifle, mutlulukla, müzikle, şarkılarla çoşarak, hatta uçarak , büyüleyici, rengarenk ışıklar ve kostümleriyle masal dekorlarının içinde kaybolarak seyrettim.Offenbach‘ın bu fantastik operasını Recep Ayyılmaz sahneye koymuş.Kendi deyişiyle “Bu bir fantazidir ne yapsan mubahtır” cümlesini tekrarlaya tekrarlaya akışı geliştirdim, diyor. Çok da iyi yapmış. “Eser benim fantazimi bir çırpıda sarıp sarmaladı, yaratıcılığı had safhada dürtükleyen ender yapıtlardan biri olduğuna inanıyorum.” diye ekliyor.
Bence seyredenlerin de fantazilerini ,en yüksek noktaya ulaştırdı.Ben akşamdan beri biraz Hoffmann’ın, biraz Offenbach’ın, biraz Recep Ayyılmaz’ın galiba en çok da kendi fantezilerimin içinde sizlere yazmak istedim.
Hoffmann’ın beşi de birbirinden farklı fantastik kadınından özellikle oyuncak bebek karakteri Olympia penbe kostümleriyle Nazlı Deniz Boran‘a çok yakışmıştı, çok başarılıydı.Tüm büyük kadro, kostümler, dekor, orkestra hepsi çok başarılı idi. Çok büyük emeklerle sahneye konan bu oyunu kaçırmayın derim.Offenbach’ın hayatı, Hoffmann’ın gerçek olan yaşamı, yeni yorumlar, dünyada ilk sahnelenişi,(10 Şubat 1881) Türkiye’de ilk sahnelenişi,(11 Mayıs 1955)ve evrimi oyunu seyrettikten sonra sizi tekrar tekrar içine çekiyor.

Kasım, Aralık,Ocak, Şubat son dört ayın benim için farkı, yazmaya başladığım dönem olması.Yoğun geçen, bu dört ayda sezon heyacanı, yeni yıl heyacanı,yeni yıl kararları, dinamiği enerjisi, güzel başarılar, toplu aktivitelerin sinerjisi, dostlukların tazelenmesi, biraraya gelinmesi hepsi çok değerli günler anlardı. Zor, günler yok muydu, tabiki vardı. Üzüntüler, sıkıntılar, acılar, ayrılıklar hepsi vardı, hem de bolca vardı. Ama hepsi beni daha çok olgunlaştırdı,daha çok düşündürdü, yaşanan anın kıymetini daha da anlamlı yaptı. Hayat bize verilmiş en büyük hediye, onu farkederek yaşamak şükretmek çok önemli.
Şubat ayının benim için önemli iki aktivitesini aşağıda resimleriyle paylaştım.İlki, Sabancı Üniversitesin’de,ilk Genç Kagider buluşması. Kagider ve gençler birarada. Herkes mutlu,sevgili Münteha Adalı’nın hayalleri sonunda gerçek oldu.

Şubat’ın son haftası genelde, her yer çok soğukken Antalya’da çok güzel bir hafta, çok önemli ve güzel bir buluşma. Önemli kararlar alındı, Türkiye’nin her yerinden gelen girişimci kadınlar ortak sorunları, beraberce çözmek için, birlikte güç olmak için bir arada idi.
Sevgili Zeynep Silahtaroğlu bizi bütün konukseverliğinle ağırladı, koşuşturdu, bakanımız Fatma Şahin, sevgili Milletvekili arkadaşımız Belma Satır bizlerleydi. Selma Akdoğan, Şule Yüksel, Aydan Baktır, Devrim Erol, Dilek Bil, Münteha Adalı,Sevim Güral, başkanımız Gülden Türkkan, Anadolunun her tarafından gelen değerli girişimci kadın gönüllülerimiz,Kagiderli arkadaşlar hep birarada tek yürek ve çoşkuyla gelecekte, hep birlikte, daha fazla girişimci kadın için, emek harcadılar, katkı verdiler. Sonuçta da önemli hedefler hep birlikte alındı.
Antalya’da ki toplantıda , Kadıköy Grubumuz‘un da hep birlikteki resmi, benim için çok değerli anlardan biri, hepimize benden hediye, benim gönlümden ışıltılarla.
Önemli günlerden birkaç resmi ve anıyı sizlerle paylaştıktan sonra, ben de sizi kendi fantazilerinizle bırakıyorum. Sevgiler
Erkekleri Kıskandıracak Başarı Öyküsü
http://www.youtube.com/watch?v=h2AECOlqcXc&feature=player_embedded
Yine çok genç, yine çok başarılı, yine çok şaşırtan bir girişimcilik hikayesi, Begüm Özdoğularlı‘nın hikayesinde, Kanaltürk Haberini de seyretmenizi istedim. Ben okurken, dinlerken, çok gururlandım.Begüm’le her konuştuğumuzda çok güzel, çok başarılı, çok yönlü aktivitelerin içinde müthiş bir enerjiyle koştuğunu gördüm.Kendisini ilk tanımam Kagider Garanti Bankası İşbirliği 5 İl 5 Zirve Kütahya Girişimcilik Seminerlerinde oldu. Orada sevgili Sevim Güral, hemşehrisini bize tanıttığında, yaptığı çok sıcak, çok duygulu konuşmayla Begüm hepimizin kalbini fethetti. Sonra yine başka aktivitelerde biraraya geldiğimizde, kabına sığmayan enerjisi, güzelliği,başarıları, çok iddialı kıyafetleri ile de herkese kendini, farklı yönleriyle sevdirdi.
Begüm çok aktif, çok çalışkan , aynı zamanda yorulmak nedir bilmiyor. Çalıştıkça mutlu oluyor, daha enerji doluyor, daha çok çalışıyor.İşindeki mücadelesini, başarısını sivil toplum örgütlerindeki çalışmalarıyla pekiştiriyor. En zor, en tehlikeli mesleklerin eğitimlerini veriyor.Erkekleri kıskandıracak işler yapıyor. Bu ara, 3 Nisan’da Amerika ‘da Brandeis Üniversitesine konuşmacı olarak katılacağı davet,onu çok heyacanlandırıyor.Bu hafta sonu Antalya’daki Türkiyedeki Tüm Girişimci Kadın STK ları toplantısında zaman zaman biraraya gelebilsek de o Antalya’da kendi sektörünün çok önemli toplantılarına da koştu durdu. Bütün bu koşturmacaların içinde beni kırmadı, çok ilgi çekici girişimcilik öyküsünün, hiç bilinmeyen, bölümleriyle, yazdı gönderdi. Bende yine bu çok özel hikayeyi aşağıda sizlerle paylaştım.

“Bu da Benim Hikayem… Geleneksel bir şehirde, bir Osmanlı erkeğinin kızı olmak kim için kolaydır ki benim için kolay olsun. Üçüncü de mi bir kız çocuğu? Osmanlı erkeği bir baba için çok da iyi bir haber sayılmaz… Ama bunu değiştirmek biraz da babanın elinde. Beş yaşından itibaren erkek pantolonları, ayakkabıları giydirip saçlarını kısacık kestirdiği küçük kızını bir erkek gibi görmek geçici bir tatmindi baba için sanırım. Bir benzin istasyonu işletmecisi olan baba, kızını İlk okula başladığı yaz tatilinden, on sekiz yaşına kadar her yaz, pompacı, market satış elemanı, çaycı, bozulan makinelerin tamiratı gibi alanlarda çalıştırarak büyütürse, bu kız şehrin gelenekselliği içinde normal bir aile kızı olabilir mi, iyi bir aile tarafından gelin alınmayı bekleyen?….. Baba hiç kıskanç değil, kızı erkek kıyafetleriyle gezdiği sürece. Bu arada on iki yaşında farklı bir ilde iyi bir okulu kazanarak, aynı zamanda iyi bir eğitim alabilmesi kız için başka bir şehirde okuması ne büyük bir avantaj, baba için de… sonuçta bu bilgiler nasıl olsa yaz tatillerinde firmaya katkı sağlıyor, üstelik bir patron kızı gibi çalışmıyor kızımız, asgari ücretin yarı parasına, sabah 08:00 akşam 08:00….Ne zor bir hayat! Ama çok güzel, inanın…Çalışmak kadar ne güzel olabilir ki!… On sekiz yaş, sırada üniversite var, ancak baba Osmanlı erkeği, üniversite için tek koşul aynı şehirdeki okul olması ….. başka türlü müsaade yok. Diyelim ki bu kız babanın dizinin dibinde kalmaya devam ediyor , babanın istediği okul ve işyerinde varlığına devam ettirerek. Babanın bir diğer hesap edemediği konu, bu kız artık genç bir kız ve çoktan bıraktı bile erkek kıyafetlerini… Hadi ona da razı baba, ama bu kız giyimi, çok yönlülüğü , girişkenliğiyle artık tam bir dişi. Nerede o kısacık saçlı erkek çocuğu…Ne güzeldi makineleri tamir eden, pompada çalışan çalışkan çocuk. Neredeyse ilk ismini Ahmet koyacaktı kızımızın babası… Kız aslında ruhuyla gerçek bir erkek… hiç pas vermez şehrin en hoş delikanlılarına bile… İşi gücü başarmak arzusu. Babadan gelen genler de muhakkak etken. Genlerde girişimcilik var, aldığı baba eğitimi de bu genleri tamamlayınca bu kız durur mu yerinde? Üniversitede okuduğu bölüm İngilizce Öğretmenliği….İngilizce ‘yi de çok güzel konuşuyor on üç yaşından beri çok gezen, çok insanla tanışan bir girişimci olarak. Peki, hem İngilizce öğretmeni olup hem girişimci nasıl olunur?’ Tabiî ki bir dershane açarak.’ diyor ve babasının yanına sevimliliğinin en üst noktasında giderek; ‘Hadi baba kurs açalım!’ diyor. İstediği kadar sevimlilik yapsın , artık hiç de sevimli değil, çünkü kocaman oldu, ve erkek gibi görünmeyi de reddediyor, sarıya boyadığı uzun saçları, boynundan, kulağından eksik etmediği incileri, fularlarıyla, küçücük yaşına rağmen…sanki yıllarca erkek gibi dolaştırılmanın isyanını eder gibi…Baba sinirlenince gerçek bir Osmanlı erkeği. Her an her şeyi yapabilir. Ve kocaman bir Osmanlı tokatıyla; ’Otur oturduğun yerde, burası kocaman bir işletme, bana yardım edeceksin. Altında araban var, istediğini alıyorsun!…’ gibi sözlerle kızını susturuyor. Kız çok ama çok üzülüyor. Tokat değil gerçekte onu üzen, güvenilmemek, inanılmamak, yalnız bırakılmak, en acısı; anlaşılamamak…Çok ama çok kırılıyor. Babasının işyerinden istifa ediyor. Üç sene hiç ama hiç görüşmüyor , konuşmuyorlar.

O kırgınlıkla kız araştırmaya başlıyor. Bu şehirde dershane açılırsa bir ilk olacak ve çok başarılı olacak. Buna çok ama çok inanıyor. On sekiz yaşında olması neyi değiştirir ki! O kafaya koymuş bir kere. Bir sabah gazetede Halk bankasının kadın girişimci kredileri ile ilgili bir haber okuyor. Yıllık yüzde otuz faizli çok avantajlı bir kredi. Hemen bankanın şubesine gidiyor. Müdürü babası kanalıyla tanımanın verdiği rahatlıkla arsızca talebinden bahsediyor. O da ne! burada belki bedenine tokat yemiyor ama kalbinin tam ortasına kocaman bir yumruk yiyor. ‘Senin baban bu şehrin en varlıklı ailelerinden, ne işin var senin burada, dalga geçme bankayla!….’. Kız çok üzgün. Bu iş kurulmalı!….Nasıl olmalı? Kimle olmalı? derken bir sabah saat 5:00’te bindiği bir Ankara otobüsüyle farkında olmadan bütün kaderini yazıyor. Halk bankası genel müdürünün kapısında. Yaşını büyük göstermek için giydiği kalın vatkalı ceket ve eteği, yüzüne bir tomar makyaj…ve yine bir tokat yeme korkusu….hem de çok…. Sekreter görüşmeyi ertelemeye uğraşırken kapıda karşılaşıveriyor Genel Müdür Yenal bey ile. Hala görüşürler,kızımız hiç bir iyiliği unutmaz…Hele böyle bir iyiliği, asla!… Çok babaç bir kişilik Yenal bey. Onu hemen oturtuyor makamında. Güzel bir kahve içiriyor genç kıza…Kızın bütün yaşadıklarını sanki gözleriyle okumuş gibi dikkatle süzüyor kızı. Birkaç babaç cümleden sonra konuya geliyor’ Evet kızım nedir talebin?’ ‘Sayın Genel Müdürüm; ‘ Kütahya’da bir İngilizce kursu açmak istiyorum. İlk ben olacağım açarsam. Şu an üniversite öğrencisiyim ama aynı anda okulumu da bu işi de yürütebilirim.
Bana girişimci kredisi verir misiniz?’ ‘Kızım kefilin var mı?’ ‘Yok’ ‘Peki herhangi bir teminatın, ev, dükkan gibi mesela?’ ‘O da yok.’ ‘Ama böyle olamaz ki!’ ‘Olur genel müdürüm, siz bana güvenirseniz olur…’ Diyor ve bu diyalogdan beş gün sonra 13.12 1997 tarihinde kredi onaylanmış bile…. Ve arkası….iş adamı derneklerine üyelikler, okul saatlerinde teneffüslerde bütün bölümlerin kantinlerini gezerek broşür dağıtmalar, Kütahya’ nın bütün esnafını, sanayicilerini gezerek kapı kapı kurs pazarlamalar, Ve en önemlisi, Güral ailesine ait olan BTV televizyon kanalında Türkiye ‘de başka bir örneği olmayan ‘İngilizce konuşma kulübü’ adlı bir programı sunarak, konuğu olan üniversite ve lise talebelerini İngilizce konuşturarak çok önemli bir pazarlama yöntemine imza atmak. İlk yıl 35 öğrenci, ikinci yıl 80, üçüncü yıl 220 öğrenci. Üç yılda bitmesi gereken kredi borcu ikinci yılın ortasında çoktan bitmiş bile…
Hele bir de kursun açılış günü İlin Valisi gelip bütün basında arkasından gelince, işler yürümüş gitmiş bile…. Bu arada baba nasılmış? Üç senelik küslüğün ardından tam babayla buzla erimek üzereyken, hanımefendi bu sefer İstanbul rüyası görmeye başlar. Kütahya ‘da yapabileceklerinin son sınırına ulaşmış olduğu, yaşı yirmi ikiye girerken iyice yerleştirir kafasına göç kararını , yine bir gecede …Yabancı dil kursunun bir şubesini İstanbul ‘da açar ve üç hafta İstanbul, bir hafta Kütahya, derken tamamen İstanbul ve yine babayla uzun süreli bir kırgınlık. Kız mı fazla asi, baba mı fazla geleneksel? Ama bu kızı zaten bu baba yetiştirmedi mi? O öğretmedi mi on bir yaşında tek başına il il gezmeyi ? Bu kadar erken hayata alıştırılan bir çocuğun mümkün mü yerinde durması? Allah’tan İstanbul beş sene sonra yerini New york’ a ya da Tokyo’ ya bırakmadı. Babanın artık tek duası buydu; ’Bari dünyanın bir ucunda yaşamasın!’ ama galiba ona bile hazır.Merak etmesin, kızının İstanbul’u terk etmeye hiç niyeti yok on iki senedir. Aşık çünkü bu şehre…. Peki sonrası …son yedi yılda yabancı dil kursundan Türkiye’de ilk ve tek olan Teknik Mesleki Eğitim kursuna dönüşmesi…bu da ayrı bir hikaye… Türkiye’de kaynak yapan tek kadın olarak tanınmaya başlaması, firmasının büyümesinde önemli bir pazarlama stratejisi olduğu için mi yoksa on yaşından beri sanayi kokusunun içinde yaşamasından kaynaklı bir alışkanlıklar dönüşümümü? 22 yaşında Ekonomist dergisinde iki sayfa röportajının çıkması, 24 yaşında Capital dergisi tarafından yılın girişimcisi ödülüne layık görülmesi, 26 yaşında Endaouvar Girişimciler derneği tarafından yılın en başarılı ilk 8 girişimcisi arasında yer alması, genlerden mi, aile eğitiminden mi, yoksa asilikten mi geliyor?…Bence hepsinden bir parça var…Tabii kaderi de eklemek gerekli…Her şeyde olduğu gibi…”

Ben, Focus Eğitim Merkezi’nin başarılı çalışmalarını da aşağıda ayrıca özetledim. Tüm girişimcilere yararlı olabilicek bilgiler var.Eğitim alanında faaliyet göstermeye başlayan kurum, 2005 yılına kadar İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça ve Çince dillerinde KOBİ’ler ağırlıklı olmak üzere şirket içi eğitimler vermiştir. Şirketler bünyesinde düzenlenen eğitim programları şirket yöneticileri ve çalışan personeller için ayrı ayrı olarak düzenlenerek kişilerin en kısa sürede kendilerini ve yaptıkları işlerini tanıtabilmelerini sağlamak amaçlı hazırlanmıştır. Özellikle İngilizce eğitimi üzerine yoğun çalışmalar düzenleyen kurum az gramer ve kelime bilgisiyle kişilerin kendilerini ifade etmelerini sağlayan eğitim programını İngiltere Bournemouth ilinde bulunan ITTC Dil Kursu ile işbirliği yaparak öğrencilerinin çok daha kaliteli bir eğitim almalarını sağlamıştır. Ağırlıklı olarak KOBİ’lere verilen yabancı dil eğitimlerini aynı zamanda Yurt Dışı Eğitim Danışmanlığı ve bütün dillerde tercüme hizmetiyle de birleştirerek, firmalara paket bir hizmet sağlamıştır. KOSGEB tedarikçi havuzunda var olan firmadan eğitim hizmeti alan KOBİ’ler kuruma ödedikleri ücretlerin oldukça yüksek bir oranını KOSGEB’ten geri almaları sayesinde bir çok firma tarafından tercih edilen bir kurum haline gelmiştir. KOBİ’lere yönelik hazırlanan paket Yabancı Dil Kursu, Tercüme Hizmetleri ve Yurt Dışı Eğitim ve Danışmanlık hizmetlerimiz Capital Dergisi tarafından basında konu edilmiş, 2004 yılında Tempo Dergisi tarafından Yılın Girişimcisi Ödülünü almışlar.
2005 yılında Teknik Mesleki Eğitimlerle ilgili yoğun bir araştırmaya giren kurum Almanya, Hollanda ve İspanya gibi ülkelerde Teknik Meslek Eğitim programlarının düzenlendiği eğitim kurumları arasında yaptığı derinlemesine incelemeler sonunda Türkiye’de yine bir ilk olan Dudulu Organize Sanayi Bölgesi merkezli Focus Mesleki Eğitim Kursu’nu faaliyete sokmuştur. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından akredite edilerek Makine Teknolojisinden Plastik Teknolojisine, Kimya Teknolojisinden Metal Teknolojisine kadar 35 farklı alanda eğitim verebilen bir teknik mesleki eğitim kursu olarak faaliyetlerine başlamıştır. Kurum işsiz gençleri İŞKUR ve Avrupa Birliği Projeleri kapsamında eğitmenin yanı sıra KOBİ’ler ve Büyük işletmeler içerisinde çalışan personellere de şirketlerden gelen talepler doğrultusunda eğitimler düzenlemektedir. Türkiye’de bir ilk olan Özel Teknik Mesleki Eğitim Kurumu, Yabancı Dil Eğitimleri ile beraber hizmete devam etmektedir. Teknik Mesleki Eğitim kursu olarak bir ilk olması sebebiyle bir çok basın organına konu olan kurum 35 kişilik kadrosuyla Türkiye’nin bir çok Organize Sanayi Bölgesi içerisinde eğitim programları düzenlemektedir.
Farklı dönemlerde Merkezi Finans İhale Birimi tarafından duyurusu yapılan eğitim konularında Türkiye’nin Doğusundan Batısına, Kuzeyinden Güneyine kadar bir çok İl, İlçe ve Köyde Avrupa Birliği Projeleri hazırlayan ve bu projelerin özellikle eğitim programlarında aktif rol alan kurum 2011 yılı içerisinde Mardin’in Mazıdağı İlçesine bağlı Bilgeköy’de çocuklara yönelik rehberlik eğitimi ve kadınlara yönelik Güzel Sanatlar Eğitimiyle bir çok kurum ve kuruluş tarafından olumlu eleştiriler almıştır.
Kagider ve Türkiye Genç İşadamları Derneği üyesi olan Begüm, bu kadar genç olmasına rağmen sivil toplum örgütü çalışmalarına da getirdiği farklı perspektif ve yaklaşımla Dudulu Organize Sanayi Bölgesi Kadın Girişimciler Komisyonu da Başkanıdır. Başarılı gençler gelecek günlerimiz için çok değerli ümit kaynaklarımız, onlarla çok gururluyuz, hep yanlarındayız.
Begüm Kagider 31.12.2011 Yılbaşı yemeğinde tüm enerjisi ve farklılığıyla


















