Harika Bir Başyapıt The Artist

On dalda Oskar Adayı sesssiz ve siyah beyaz, The Artist filmini seyrettim.İlk andan son ana kadar, çok ama çok beğendim. Kurgu, senaryo, hikaye uyarlanışı, müzik, oyuncular,farklı işleniş herşeyiyle harika bir film. Sessiz ve siyah beyaz olmasına rağmen, enerjisi çok yüksek. Bir saniye gözünüzü ayırmadan, yüzünüzdeki mutluluk ifadesi değişmeden seyredilen bir film. Bugüne kadar aldığı ödülleri haketmiş, daha da fazlasını alacağına hiç şüpmem yok. 1927 lerin Hollwood dünyası, sessiz filmlerden ilk sesliye geçiş dönemi, son derece duygusal, komedi, dram öğeleri içinde çok güzel işlenmiş bir hikaye. O günleri bize çok iyi anlatıyor. Sessiz sinemada gerçekler bu kadar mı net ve etkileyici anlatılır. Görseller siyah beyaz bu kadar mı güzel olur.Duygular bukadar mı içimize dokunur, espriler bu kadar  mı doğal ve sevimli olur.

Yönetmeni ( Michel Hazanavicius )ile oyuncuları ile ( Berenice Bejo, James Cromwell,Jean Dujardin, John Goodman, Missi Pyle, Penelope Ann Miller) senaryosu ile, müziği ile herşeyi ile çok iyi bir film.

Yönetmen, Michel Hazanavicius böyle bir senaroyu çekmeye kalkarak, inanılmaz bir işe girişiyor. Kimsenin aklının almayacağı başarıları hak ediyor. Başrol oyuncusu geçen sene Cannes en iyi aktör ödülünü alan  Jean Dujard bile senaryoyu ilk gördüğünde filmin başarısına inanamıyor.

Konuyu hiç anlatmak istemiyorum. Çok güzel duygusal bir hikaye, bir o kadar güzel mesaj var, çok da iyi komedi öğeleri. Filmin finali harika bir dans şovla bitiyor.

Müzikleri ile şimdiye kadar 3 ödül alan The Artist Oscarları da açık ara toplayacağı kesin.
3 dalda (En İyi Film Müziği – Ludovic Bource, En İyi Film – Komedi veya Müzikal, En İyi Erkek Oyuncu – Jean Dujardin) Altın Küre kazanan The Artist, 84. Oscar Ödülleri’ne de 10 dalda aday. Şimdiye kadar 45 ödül kazandı. 77 de ödül adayı.

Oyuncuların performansları müthiş, başrollerde Jean Dujardin kadar kadın başrol oyuncu Berenico Bejo da çok iyi.  George Valentin’in köpeği rolündeki Uggie de en az oyuncular kadar iyi.Şimdiye kadar da bir çok ödül almış zaten.

1927 ile 1932 yılları arasını çok iyi anlatan film,o günkü teknoloji ile de  o zaman da ne kadar iyi işler yapıldığını bizlere çok iyi anlatıyor. Konuşulmayan bir filmde oyuncuların bu kadar başarılı olması, tabii başka bir övgü ve hayranlığa neden oluyor. 

Mutlaka Artist filmini seyredin, diyorum. Son yılların en güzel, en başarılı, en farklı, ve de en enerjili filmi. Artık sinemaya çok gidilmeyen bir dönemde mutlaka sinemada seyredin diyeceğim, harika bir film.

Keyifler,Gerçekler,Tanrı Aşkı, Sevgi

Çok akıcı,dolu dolu yaşanan, güzel günler,sonunda Cuma sabahı,çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza, yine çok sevdiğim bir arkadaşımla  taziyeye gidiyoruz .                           Moda da deniz kenarında bir apartmanın, üst katı, arkadaşım gülen yüzü sevgi dolu kalbiyle bize kapıyı açıyor. Kapı açıldığında arkadaşımızın sevgi dolu yüzünün hemen arkasında, çok güzel bir fotoğraf, nasıl içimizi ısıtıyor.Sokağın soğuğu, salondan girince, kendimizi  içindeymiş gibi hissettiğimiz, denizin sesi martıların çığlıkları  sadece fonda kalıyor. Yüreğimizde, fotoğrafta elele tutuşmuş deniz kenarında yürüyen iki güzel insanın resmi. Arkadaşımız, iki sene önce hep beraber çıktıkları bir Hawaii seyahatinde, sahilde, kumlar üstünde yürürken anne ve babasını çekmiş.                                                                    Anne üç sene evvel alzaymır oluyor, aile çok üzgün, ama hep bir arada annelerini bir çocuk şefkatiyle kucaklıyorlar. Baba en sevdiği insanın yanından hiç ayrılmıyor, elini bırakmıyor. Mavili, bejli  giysiler giymişler. Annenin başında şapkası,mavi gömleğinin üzerinde ışıltılı renklerde desenler var. Yüzünde küçük çocuk kadar mutlu bir tebessüm, yanında sevgiyle bakan, sıkı sıkı  elini tutan can yoldaşı kocası. Bırakma beni, ben burdayım  haykırışı içinde. İkisi de seksen yaş civarında. Anneyi birbuçuk sene önce kaybediyorlar, geçen ay da babayı. Baba da sonunda  hayat arkadaşınla  buluşmaya, ve  sevgiyi yaratan, sevgili tanrısına kavuşmaya gidiyor.

“Sevmek bu kadar guzelse ,kimbilir sevmeyi yaratan ne kadar guzeldir”       Mevlana

Sözler bitmiyor, ama ilk girişte zaten, herşeyi dinlemiş, anlamış, öğrenmiş olmaktan, öte duygularla tekrar hayatın içine karışıyoruz.

Günün diğer yapılacakları, toplantılar, çalışmalar,  ve sonra  birşeyler mıknatıs gibi çekiyor, kocaman aşkım ve çok sevdiğim bir arkadaşımla buluşup Zenne’ye gidiyoruz.hiç sorgusuz, hiç tereddütsüz, çağrılmışız gibi. Üçümüz de seyrederken donuyoruz, sarsılıyoruz, konuşamıyoruz, nefessiz sonunu bekliyoruz. Filmi anlatmama gerek yok. Bu yıl 48.Antalya Altın Portakal Film Festivalinde  5 ödül aldı,yılın en iyi filmi, görüntüler, oyuncular, müzik, danslar, çok iyi.

Yönetmenler Caner AlperMehmet Binay, Oyuncular  Kerem CanGiovanni ArvanehErkan AvciTilbe Saran,Rüçhan Çalışkur

Eleştirilecek yanları da olabilir , ama yapmak istemiyorum. Benim genel tercihim hep mutluluk enerji veren filmler olmasına rağmen Zenne’yi görmek istİiyorum. Ödülleri, gerçek hikayeden yola çıkılmış olması,tam bilemediğimiz bir dünyaya ait oluşu beni çekiyor. Belki çoğumuz  bilmesek, yaşamasak da hayatımızdaki gerçeklerden biri. Film annelerin, babaların çocukların dramı, üç arkadaşın hikayesi.İnsan inanmakta zorluk çekiyor. Kadınların yok sayıldığı, bir coğrafyada, belliki zamanında çok ezilmiş, kakılmış sevgi verilmemiş bir anne, oğlunun  eşcinsel olduğunu  öğrendiğinde, babaya nasıl eziyet ediyor,suçluyor,ve oğlunu öldürmeye zorluyor. Bu nasıl bir kültür, nasıl bir toplum yargısı, baskısı. Tanrı aşkından, sevgiden nasıl bu  kadar uzak ve habersiz olabiliyorlar. Nasıl bu kadar gözleri kapalı, kulakları sağır….Uzun süre etkisinden kurtulamıyoruz, kurtuluş sadece ve sadece iyi insan olmak, tanrı sevgisini bilmek ve anlamak olduğunu bilmekten öte yapılacak tek şey ,acı da olsa  gerçekleri paylaşmak, kaçmamak yok saymamak, ve hep beraber doğruyu bulmaya çalışmak….içimizdeki sevgiyi paylaşmak,

Dunyanin sevgi enerjisine ihtiyaci var icimizdeki sevgiyi yayalim….
Handan Özgür Ercengiz

Yine keyifli bir koşturmayla başlayan Cumartesi akşamı , çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın kına gecsine katılıyoruz. Çok davetli var, çok büyük bir salon, yok, yok. İkramlar, yemekler, hediyeler, kınalar, dövmeler, sanki kına gecesi değil, büyük bir panayır, şölen.          Hertaraf rengarenk, gelinimiz çok güzel özel giysileriyle sonrada mavi bir tuvalatle aramızda dolaşıyor.Müzik, özel koro, solistler, orkestra, geleneksel tüm danslar, adetler. Bir köşede gözlemeler yapılıyor, bir köşede lokmalar, ayrıca yemeklerin bolluğu ve kalitesini söylememe gerek yok. Arkasından mükemmel bir tatlı servisi, Güllüoğlu çeşitleri ile .Özel giysili güzel kızlar ocaklarını kurmuşlar, kahveler yapılıyor.                                              Böyle renkli, mutlu güzel bir gecede, masada yanıma çok sevdiğim bir arkadaşım geliyor,mutluluk saçan hep gülümseyen, hep pozitif hep ışıl, ışıl , hep renkli neşeli arkadaşım. Kendisini  blogumda da anlattığım, çok sevilen arkadaşımla, yoğun müziğe rağmen sohbet etmeye çalışıyoruz. O anlattıkça beni şaşırtıyor. Devam ettikçe , şaşkınlığım, merakım çok daha fazla artıyor. Ben arkadaşımı geçtiğimiz ay, yazmaya çalışmıştım ama, yazılmamış çok şey olduğunu hissediyorum. Tekrar anlatırım, bunlar çok özel, değerli diyorum kendisine. Daha dikkatli dinlemek, not almak istiyorum, ve anlıyorum ki tüm hayatı böyle özel, herkesden  daha farklı, daha mutlu ve pozitif  olduğunu biliyordum ama bu kadarını ilk kez öğreniyorum. Sonunda gecenin en sarsıcı en etkileyici sözlerini duyuyorum. Arkadaşım herzamanki en doğal haliyle, diyorki; “Ben tanrının parçasıysam,zerresiysem , bunu hakedecek ,yansıtacak değerde, ışıltıda olmalıyım. Işık saçmalıyım.”   Bunları söylerken kendinden son derece emin ve rahat. İşte içimizdeki, enerjinin,gücün, sihirli anahtarı.

Gecenin sonunda vedalaşıp eve  dönerken çok sevdiğim yol  arkadaşımla paylaşıyorum konuştuklarımızı. Her yerde bu sihirli anahtarı bulmaya çalışıyoruz. Mesneviyi  anlamaya çalışıyoruz,ayrı ayrı  tasavvuf sohbetlerine,  katılıyoruz,yeni eski değerli düşünürleri, yazarları  okuyoruz, konuşuyoruz, aslında arkadaşımızın hissettiği gibi, sihir, güç içimizde, sadece bizim onu dışarı çıkarabilmemizi bekliyor. Bu güç çıkmalı ki bizden de yansısın. Bizde kendimizi sevgili Handan’ımız gibi ışıktan bir küre gibi hissedelim.Yolumuz hergün sevgiden geçsin.

İlk İçe Yolculuk Hikayemiz

Her Aralık ayın da  yeni yıl, noel,konulu  filmler, tekrar tekrar gösterilir.Bu sene de böyle  filmlerden biri olan, Carolina filmi ile hem filmi hem  Shirley Maclaine‘ yi  herzamanki gibi büyük keyifle seyrettim.

Kızım ve benim Shirley Maclaine hayranlığımız beraberce başladı, filmlerini izlediğimiz ve çok sevdiğimiz yıldızın kitapları ile tanışıp onun hayatı, enerjisi, müthiş azmi, ve spirutuel dünya ile olan ilgisi bizi de çok içine çekti.İlk kez onun kitapları ile boyut değiştirme, reenkarnasyon hakkında bilgi sahibi olmaya başladık.O dönemlerde 1993 lerde ünlü yıldız, Antalya’ ya konsere geldi. Gidemedik, ama yakın bir arkadaşım Başak için,  imzalı resmini aldı getirdi. Sonra da hem kitaplarının, hem filmlerinin hep takipçisi olduk.

Richmond Virjinya’da  1934’de  İngiliz kökenli  Amerikalı bir baba ile İrlanda ve İskoçya kökenli Kanadalı bir anneden doğan yıldız, Liseyi Virjinya’da bitirdikten sonra Broadway‘de oyuncu olabilme hayaliyle New York’a taşınıyor. Warren Beatty‘nın de ablası olan Shirley , The Pajama Game adlı filmde Carol Haney’in  ayağını burkup onun yerine geçmesiyle bu amacına ulaşıyor.Çok genç yaşta çok büyük mücadelerle Brodway de ilk sınavlarını veri

yor ve sonra Hollywood kapıları açılıyor, ödüllerle başarılarla devam ediyor.

Dans ederek başlıyan kariyerine çok emek veriyor, uzun boyunun aleyhine rol almasına rağmen, çok gayret ediyor. Başarıya da ulaşıyor. Hollywod başarılarından sonra, sosyal çalışmalar, politika, kitaplar, seminerler,uzun süren Çin, Rusya seyahatleri, kendinle başbaşa kaldığı,içe yolculuk  dönemleri,sahne çalışmaları,dolu, dolu  bir hayat.

1984 de Sevgi Sözcükleri filmiyle En İyi Kadın  Oyuncu Oscar ve Altın Küre ödüllerini kazanıyor, defalarca  oscar adayı oluyor, birçok önemli ödüllere de aday gösteriliyor, çeşitli ödüller de kazanıyor.

Rumor has it son dönem en güzel filmlerinden

MacLaine tanınmış bir oyuncu olmasının yanında New Age inançları üzerine yazdığı otobiyografik çok sayıda eserle New Age’i geniş kitlelere tanıtıyor. Eşleri ve dostları aracılığıyla pek çok spiritualist ve din adamlarıyla biraraya gelip, Yaşadığı deneyimlerini kitaplarında okuyucularına aktarıyor.

Ben de Başak da bütün kitaplarını çok severek okuduk, yepyeni dünyalar keşfettik, başka boyutları ilk onun içe yolculuk anıları  ile keşfettik.

Çok farklı yaşamını, mücadelesini, başarılarını, disiplinli hayat felsefesini, hep kitaplarında onunla adım adım yaşadık. İkimizin de ilk içe yolculuk düşüncelerimiz de onunla başladı, gelişti, değişti, olgunlaştı.  Zaman kavramımız onunla farklılaştı.Çok sevdiğim yıldızın filmlerini, kitaplarını, başarılı  ve gizemli hayat hikayesini, metafizik alemle ilgisini, birazcık da olsa,  sizlerle de paylaşmak istedim. Çok güzel gözleri, sevgi dolu bakışlarıyla da tekrar anımsayarak…….

Ruhumu Besleyenler

Ruhun en önemli gıdası müzik, günün her saati bana, ruhuma  iyi gelen, bana enerji veren müzikleri  düşündüm ve sıraladım.Bazen atlıyorum, ama sonra hemen toparlanıyorum.Ruhumu gıdasız  bırakmamaya çalışıyorum. Sabahları beni çoşkuyla, tutkuyla, enerjiyle dolduran genelde latin müzikleri oluyor,sonra gün içinde, çalışırken, üretirken, huzur, keyif,  veren müzikler dinliyorum. Akşam olunca tercihim daha romantik, içimizi ıstan, güzel duygular, hissettiren  müzikler oluyor.Evde de, dışarıda da  akşamları mumlar, ışıklar kokular, özenli sofralarda, sevdiklerimle  kendimi daha iyi hissediyorum. Vakit buldukça seyrettiğim romantik, duygusal, güzel mekanlarda geçen filmler seyretmek de benim bu duygularımı daha da pekiştiriyor. Günün zorluklarını,teleşlarını da geride bırakarak kendimi uykuya bırakıyorum. Çok sevdiğim böyle filmlerden birini de aşağıda paylaşmaya çalıştım.

Bazı  filmleri de  tekrar,tekrar seyretmekten, kitaplarımı da tekrar okumaktan  çok keyif alıyorum.Something’s Gotta Give  Aşkta Her şey Mümkün de onlardan biri. Bunları kızım, canımla paylaşmakta en güzeli. Her okuduğumu,  seyrettiğimi,izlediğimi onunla paylaşmak onun da aynı şekilde benimle paylaşması  mutluluğumu kat kat artırıyor.

Başak’ın son haberi, Geçen ay Amerika da  Diane Keaton’ın kendi yazdığı  hayat hikayesi,  yayınlanmış. Merakla ben de okumak istiyorum. Then Again adlı kitapta ünlü yıldız, annesinin ve kendi hayatını anlatırken, çok güçlü bir kadın olan annesiyle ilişkilerini, etkileşimlerini anlatmış. Dianenin hayatı, beraberlikleri, zaten oldukça ilginç, işin içine anne kız ilişkileri de girince hepimizi içine çekecek bir roman olduğunu düşünüyorum.

Film çok güzel bir romantik komedi.Oyuncular çok güçlü,Jack Nicholson, Diane Keaton, Keanu Reeves, Amanda Peet, hepsi müthişler.Amanda Peet bu filmde olağanüstü güzel.

Harry Langer,(Jack Nicholson) genç kadınlar için yanıp tutuşan bir müzik piyasası kurdudur. Birlikte olduğu genç ve güzel sevgilisinin (Amanda Peet) annesinin yazlık evinde romantik bir haftasonu geçirmeye karar verirler. Ama hiç beklemedikleri süprizler, bütün haftasonu boyunca yakalarını bırakmaz.

Erica,(Diane Keaton) kızının kendisinden bu kadar yaşlı biriyle birlikte olmasına karşı çıksa da duruma katlamaktan başka çare bulamaz. Ama tüm bu itirazlarının bir kanıtı gibi Harry, bir akşam kalbinden rahatsızlanınca bütün bir haftayı, hiç anlaşamadığı Erica ile birlikte geçirmek zorunda kalır.Sürekli didişen ve çok farklı yaşam tarzları olan iki insan olmalarına rağmen birlikte geçirmek zorunda kaldıkları bu süre, hiç beklemedikleri şekilde yakınlaşmalarına neden olur. Bu arada Harry ‘i tedavi eden yakışıklı doktor (Keanu Reeves)  ünlü senaryo yazarı Erica’nın hayranı ve aşığıdır.

Mekanlar çok sıcak güzel. Konu çok iyi esprilerle donatılmış.Yazar ve yönetmen Nancy Meyers’in  harika yapıtlarından biri.

Hayatımızda romantizmi çoğu zaman yaşamıyoruz, atlıyoruz, boşveriyoruz.Gülmeyi ise , unutuyoruz. Ruh sağlığımız için ikisi de çok önemli. Zaman zaman unuttuğumuz, boşverdiğimiz, yok saydığımız güzellikleri, benim çok sevdiğim bu filmle tekrar hatırlayalım, paylaşalım istedim.

Görmediyseniz, hemen alın, hem de kiralamayın kendinize alın.Fırsat buldukça sevdiklerinizle defalarca  seyretmek isteyeceğinizden eminim.

Gülmeyi Unuttuk ama Biraz Olsun Gülümsedik…


Son günlerde yaşadığımız acılardan sonra , Azra bebeğin annesinin mutluluğu, Vusale Hemşirenin yaşama tekrar sarılışı yapılan yardımlarla herkesin bir nefes, bir gönül olşsu hepimizi biraz olsun gülümsetti. Mutlu etti. Önümüzdeki günlerde de mucize haberler güzel gelişmeler devam etsin inşallah.

Önceki hafta seyrettiğim Woody Allen filmi (Midnight in Paris)  son dönem hatırladığım en keyifli saatlerim oldu.Değerli Ustanın son filmi gerçekten harika görsellerle değisik kendine özgü senaryosuyla çok güzel olmuş.Günümüzün ve 1920’lerin Paris’inde masal tadında geçen film içinde birçok ünlü ressam yazar düşünürle de daha da zenginleşmiş. Görmeyenlere şiddetle öneririm.