Bodrum Favorilerimden

Her an aklımda yazmayı düşündüğüm bir çok konu, bir çok kahraman ya da duygu, anı oluyor.Yazılarımla da  kullanmayı  düşündüğüm resimler ise, ya varolan resimler, ya yeni çekiceğim resimler oluyor.  Reana Bodrum Gündoğan ‘da  çok sevdiğim bir restorant. İşletenlerde çok sevdiğim bir aile. Ailenin resimlerini çekeyim, yazımı öyle yazayım diye bir süredir, planlamıştım. Uygun bir zamanda kafamdaki resimleri çekmek istiyordum. Biz sık sık gidiyoruz. Ama şimdi yaz çok yoğunlar, rezervasyonsuz yer bulmak mümkün değil,o telaşın arasında, vakitlerini almak istemedim,bir gündüz uğrar çekerim dedim. Ama gündüzler de hep dolu geçti,onlar içinde benim içinde. Ama hep bu hafta yapmalıyım derken birden olağanüstü şartlar gelişti ve acilen İstanbul’a döndük.Resimleri çekemedim.Daha böyle uygun zamanda çekeyim dediğim ne resimler kaldı, çekemeyip hayıflandığım. Aslında çok acele etmeden, daha sakin yaşayayım diyorum ama hep hızlı yaşama devam, ve niye daha hızlı olmadım diye de üzülüyorum. Ben yazgımın peşinden gitmeye karar verdim ama yine dayanamıyorum, bazen yazgıyı  benim peşimden  koşturuyorum. Sonunda çekemedim diye hayıflanma, çekemedin ama yazabilirsin, o zaman bunu bekletme hemen yaz komutu devreye girdi. Klasik Meral , acele et komutu  hep devrede.

Diana, Lara ve Lara’nın naneli dondurması Reana’dayız.Mekan, yediklerimiz, güzel dostlar,Lara ile beraber olmak,  her şeyiyle çok keyifli bir akşam

Gelelim Reana’nın hikayesine bir varmış bir yokmuş, Gündoğan’da çok eskilerde sahilde bir bakkal varmış. Gündoğan’ın tek bakkalı, sahibi de bir hanım Ayşe Akbaş.Daha sonraları bakkalı çocukları işletmeye başlamış.Gel zaman, git zaman Bodrum’da sahiller restorant, kafe  olmaya,bakkallar mini marketler de,büyük  marketler açılınca iş yapamaz hale gelmeye başlamış. Hal böyle iken 2003 de Ayşe Akbaş‘ın çocukları Zafer Akbaş ile Remziye Akbaş yirmisekiz yıllık  bakkalı,mini marketi, güzel bir restoranta dönüştürdüler.Dönüştürmeden önce bizim de  bakkalımız oldular, o zaman ki adı Zafer Market’di .O dönemden aileyi tanıyoruz.  Bir mimar eli ile, bembeyaz, tertemiz,zarif hoş bir restorant oldu, Zafer Market. Remziye  Hanım (Re-Ana) mutfakta yöresel yemekleri, mezeleri benim için tüm ot yemeklerini ve çiğ  balıkları yapıyor.Hepsi çok lezzetli.Çünkü çok taze ve iyi malzeme kullanıyorlar,ve Remziye Hanım çok titiz,gönülden aşkla yapıyor.Ben tüm yaptıklarını nasıl özlüyorum,seviyorum,çeşitleri çok, her seferinde değişik birşeyler yiyebiliyorum.Hepsi son derece taze minik servis tabaklarında sergileniyor, seçip sipariş ediyorsunuz. Salatalar da harika.  Kocası Zafer Akbaş ızgara başında balık pişiriyor.Hem her balığı özel marine edip,çok başarılı, çok lezzetli  ızgaralar.Tatlılar da kendilerine özel,portakallı irmik tatlısı,tel kadayıflı sakızlı muhallebileri benim favorım.Ara sıcakları en beğenilenler grubunu oluşturuyor ama benim için onlara hiç yer kalmıyor.

Bu yıl üniversiteyi bitiren oğulları  Hüseyin Akbaş ise servisi yönetiyor.Tabi 2003 den beri, okurken de hep servise yardımcıydı.Hüseyin de her zaman dikkatli, güleryüzlü, iyi bir yönetici. Reana, başarılı bir işletme,harika lezzetler, her yer pırıl,pırıl, her şey de özen zerafet, farklılık var. Harika bir iş bölümü ve paylaşım, Remziye Hanım’ın tüm yaptıklarıyla Reana benim Gündoğan değil, Bodrum favorim. Bodrum’da böyle aile dayanışması ile çalışan çok beğendiğim birkaç yer daha var,çoğunda da kadınların başarısı çok değerli. Ama kadının ismini restoranta veren özel yerlerden biri Reana .Mutlaka denemelisiniz dediklerimden.Tekrar gittiğimde ailenin resimlerini de ekleyeceğim, inşallah.Biz tüm aile Reana’yı, yemeklerini  çok seviyoruz.Hepimizin favorileri lezzetleri var.Annemde çok seviyor, çocuklarda. Reana yaz kış açık, yazın hep kalabalık, ama kalabalıkken de son derece huzurlu.Gelenler genelde o çevrede yaşayan, insanlar,onun için herkes birbirine tanıdık, ünlüleri ise genelde, gazeteci, yazar, bilim adamı, hepsi huzuru lezzeti arayan insanlar.Masalar genelde kalabalık, ailece ya da dostlarla gelenler çok.Gürültüsüz, dingin, sohbet eden, mutlu insanlar.

Biz ailece Reana’da her aradığımızı buluyoruz,

Bayram da Bodrum’da Gündoğan yakınlarında iseniz, bayram keyiflerinizden, neden olmasın.                                                                                                                                   Bayramınız,  mutlulukla, neşeyle, kahkalarla, kalabalık sofralarda, harika lezzetlerle, hoşluklarla dolu  geçsin. Sevgiler, sevgiler

550567_10151159066946941_1711223469_n

 Genç patron Hüseyin Aktaş sevgili arkadaşım Uğurkan Erez ile

Mardin’in Şaşırtan Kadınları

“Bir toplumu değiştirmek istiyorsanız işe kadınlardan başlamanız lazım”böyle diyor, EbruSevgili Ebru Baybara’nın girişimcilik hikayesini her dinlediğimde daha çok etkileniyorum. İlk kez büyülendiğim şehir Mardni’i görmeye gittiğimde, Cercis Murat Konağı’nda harika bir atmosfer  içinde, benim için hiç bilmediğim,çok değişik tatlar,lezzetler, sonra çok özel bir kına gecesi gösterisi,  Ebru’nun hikayesini Ebru’nun muhteşem anlatımıyla dinleme ve Ebru’yu tanıma şansım oldu. Daha sonra Ebru ile birkaç kere daha beraber olduk, hikayesini tekrar tekrar dinleme fırsatım oldu.Ebru’yu her dinlediğimde, her beraber olduğumda daha çok hayran oldum, sevdim.Sonunda o da Kagiderli oldu, bizleri sevdi, aramıza müthiş bir enerji ile katıldı.Onu yazmak, anlatmak da dinlemek kadar keyifli heyacan verici, ben kendi anlatımından çok etkilendiğim için özellikle kendi anlatımıyla paylaşıyorum.Sevgili gazeteci yazar, çok beğenerek takip ettiğim, Ayşe Aydın‘ın ropörtajından aktardım.
“Babam karşı, birlikte yaşadığım aile karşı, kocam terk etmiş gitmiş, çocuğumdan ayrıyım. Henüz 23 yaşındayım. ‘E ben neyin savaşını veriyorum ki…’ dedim kendi kendime…”
Yukarıda okuduğunuz satırlar bir romandan değil, az sonra soluk soluğa okuyacağınız röportajdan bir alıntıdır.
Olağanüstü güçlü bir genç kadın…
Başına her türlü iş geliyor…
Pes etmiyor, yıkılmıyor…
Mardin ve İstanbul’daki Cercis Murat Konağı lokantalarının sahibi, 16 ülkenin en önemli 4 kadın liderinden biri Ebru Baybara Demir’in film gibi öyküsüyle sizi başbaşa bırakıyorum.
2010 yılının bu son röportajının tüm kadınlara ilham vermesini diliyorum.* Mardinli bir ailenin kızısınız. Küçükken aileniz Mardin’e dair neler anlatırdı?Babamın hayatı boyunca tek amacı bizi okutmak olduğu için İstanbul’a göç etmişiz. Köy Hizmetleri’nde çalıştığı yıllarda köylere nasıl su götürdüğünü, Mardin’in evlerini anlatır, televizyonda Mardin ile ilgili bir belgesel çıktığında gözleri dolardı. Biz dört kardeş onun Mardin özlemiyle büyüdük.* Mardin’i ilk ne zaman gördünüz?Turizm ve Rehberlik mezunuyum. 98 yılında bir meslektaşımla evlendim. O yıllarda turizm sektörü darboğaza girince, yurt dışı rehberliği yapanlar iş bulamıyordu. Aklıma Mardin’de kültür turu yapmak geldi. Babam “Hayatta bir amacınız olsun ve onun peşinden gidin” derdi. Karşısına “Ben Mardin’e gidiyorum” diye çıktım.* Ne dedi?

Kabul etmedi. “Bölgenin koşullarına alışamazsın. Sen yapsan, eşin yapamaz” dedi. Dinlemedim, gittim. Ben kendimi acayip işe kaptırmıştım. Fakat etrafımdakiler eşimin aynı heyecanı paylaşmadığını söylüyordu. Umursamıyordum, bu uğurda babamla küstüm. 1.5 yıl hiç görüşmedik… Bir süre sonra eşim bırakıp gitti.

Gelinlerine kötü örnek oluyorum diye evden gitmemi istediler 

* Ne yaptınız peki, tek başınıza?

Yengemin oğulları ve gelinleriyle yaşadığı dört katlı konakta kalıyordum. Tabii gelinler için kötü örnek… Akşam 8’de erkekler bile eve dönerken ben “Yok otobüs geldi, yok uçak kalktı” durumundayım. Bir gece mesajlarıma bakmak için internet kafeye gittim. Gece on ikiydi döndüğümde. Bütün ev ayakta… Bir süre sonra babamla aramdaki kopukluğu da kullanarak “Ebru burada kalmasa daha iyi olur” demeye başladılar. Ama hiçbir yere gidemedim. Gidecek yerim yoktu çünkü…

* Tam olarak ne iş yapıyordunuz?

Mardin’e gelen yabancı grupları gezdiriyordum. Zaten iş böyle başladı. 2000 yılında bir Alman turist grubunu ağırlayacağım. Mardin’de üç yıldızlı bir otel ve bir esnaf lokantası var sadece… Grup lideri “Otelde yemek yedirtmem. Bana alternatif bul” dedi. Esnaf lokantasına gittik. Ama götürmeden önce lokantada temizlik filan yaptım, masa örtülerini ütüledim… Yemekler berbattı ve grup lideri bana, “Yarın başka bir yer bul. Yoksa bizim şirketten bir daha iş alamazsın” dedi.

* E ne yaptınız peki?

Başka hiçbir yer yok. Restoran sahibine yalvardım. Adam bana “Yarın cuma. Seninle de, grubunla da uğraşamam” dedi.

* Eyvah!

Eve gittim ve ağlamaya başladım. Babam karşı, birlikte yaşadığım aile karşı, kocam terk etmiş gitmiş, çocuğumdan ayrıyım. Henüz 23 yaşındayım. “E ben neyin savaşını veriyorum ki…” dedim kendi kendime… Yengem ne olduğunu sordu. “Yarın 28 kişiye öğle yemeği yedirtmem lazım. Ve böyle bir yer yok” dedim. Yengem “O zaman buraya getir onları” dedi.

* Sonra…

Ertesi gün grup liderine, “Size Mardin’in yerel lezzetlerini tattırmak için bir konakta yemek ayarladım” dedim. Neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Mahallenin kadınları bizi karşıladı. Avluda bir yer sofrası kurmuşlar, muhteşem yemekler hazırlamışlar. Grup bayıldı.

KADINLAR DA BENİ TERK ETTİ 

* Sizin de üzerinizden büyük yük kalktı herhalde…

Tabii. Yengemin teklifi hayatımı değiştirdi. Bulaşıkları yıkarken onlara dedim ki: “Ben size grup getireceğim. Siz de yemek yapacak ve para kazanacaksınız.” Tüm kadınlar çok heyecanlandı ve “Tamam” dediler.

* ”Kadın başınıza ne işler yapıyorsunuz” diyen çıkmadı mı?

O restoranı açınca oldu. O sırada erkekler memnun, çünkü eve para giriyor.

* Restoran fikri nasıl çıktı peki?

Bir gün İtalyan bir grup geldi. Yaşı yetmiş ve üzeri… Yer sofrasında oturamazlar. Masa sandalyeler konağın kapısında sığmayınca valiye gidip yardım istedim. Yemeği valiliğin kafeteryasında vermeye başladık. Ama bir süre bizi valiye şikayet etmişler ve orası da elimizden alındı.

* Eeee….

Yine yıkıldım. Bu sefer mahallenin kadınları da benimle ağlıyor. Alıştılar para kazanmaya… Cercis Murat Konağı’nın kiralık olduğunu duyuyordum. Her şeyi göze alıp kiraladım. Yengem yine işin başında, buranın tadilatını yaptırdık. 8 Haziran 2001’de Mardin’in ilk birinci sınıf lokantasını açtık. İşte tepkiler o zaman başladı. Mardin’de bir kadın içkili bir restoran açıyor, gece çalışıyor. Üstelik bekar… Mahallenin kadınlarını da ayartıyor. Çok sıkıntı çektim o dönem… Birgün kadınların hiçbiri işe gelmedi. “Kusura bakma abla. Dansöz var, müzik var, içki var. Beyler izin vermiyor” dediler. Bunun bir savaş olduğunu anlamıştım. Yeni bir ekip kurup devam ettim. Babam geldi, burayı gördü ve “Kızım, sen çok şeyler yapmışsın” dedi. Babamla barışmak bana moral verdi. O sıralar şimdiki eşimle tanıştım.

Cercis Murat Konağı’nda aşkı da buldum

O nasıl oldu?
Eşim Mardinli ve büyük bir aileye mensup. Bir akşam kalabalık birgrup restorana geliyorlar. Benim işim başımdan aşkın, mutfaktan dahi çıkamıyorum. Eşim arkadaşlarına “Nasıl olur da bu kadınbenimle ilgilenmez. İlgilenene kadar ben buraya geleceğim.” demiş. Beni araştırmaya başlamış. Farkında değilim. Hatta bizim
gay bir garsonumuz var; Soner… Soner’in bir dönem evi olmadığı için benim yanımda kalıyordu. Ona sormaya başlamış beni… Soner de bu ilgiyi yanlış anlayıp Fatih’e aşık olmuş.

* Hadi canım!

Ben de öyle dedim. Endişelendim de… Benim kabul görmediğim bir yerde, Soner aşk yaşamaya çalışıyor. “Göster bakayım kim bu aşık olduğun adam” dedim ve Fatih’le öyle tanıştık. Tabii
kısa süreli bir muhabbetten sonra durumu anladım. Gel zaman git zaman çok iyi anlaştığımızı fark ettim. Bu arada zavallı Soner
aşkından ölüyor. Fatih onu karşısına alıp konuştu: “Ben ablanla ilgileniyordum. Bir yanlış anlaşılma olmuş” dedi. Hayatımdaki önemli bir boşluk da bu şekilde doldu. Fatih hayatıma girdikten sonra her şeye karar vermek zorunda olmamanın çok müthiş bir şey olduğunu gördüm. Bugün burada ayakta dimdik durabiliyorsam
onun sayesindedir. Ama tabii ki bu aşk da başıma iş açtı.

* Nasıl?

Fatih’in evliliği çok önceden bitmiş olsa da, kağıt üstünde bitmemişti. “Yuva yıkan kadın” oldum. Çalışanlarım ayrıldı, yine insanlar restorandan elini eteğini çekti. Bir süre sonra evlendik. Ama benimle çalışacak kadın bulmakta zorlanıyordum. “Bari kendim eğiteyim” dedim ve 25 Mayıs 2003’te Mutfak Atölyesi’ni açtım.

* E yok artık! Siz hiç pes etmez misiniz?

İş kısa sürede personel eğitiminden çıktı, turistlere de yöresel yemekleri öğretmeye başladık. Zamanla tepkiler unutuldu ve kadınlar yine benden iş istemeye geldi. O günden beri kadınların burada ekonomiye büyük katkısı oluyor. Bir sene sonra yemeklerde kullandığımız malzemeleri makine kullanmadan kendimiz üretmeye başladık.

* Bir iş daha çıktı yani…

Evet. Eşime ait fabrikanın terasında bir grup kadınla kurutulmuş domatesler, kekikler, pekmez, reçel, bulgur, nar ekşisi üretimine başladık. İstanbul’daki restoranlara satıyorduk. 2004’te reçel fabrikası kurduk ve “Cercis Murat Konağı” markalı reçellerimizi marketlere pazarlamaya başladık. Yine kendi markamızla Süryani şarabı üretmeye ve bunu restoranlara satmaya başladık.

* Vallahi siz anlatırken ben yoruldum. 

Daha bitmedi. 2008’de İstanbul’da Cercis Murat Konağı’nın şubesini açtım. 2007 yılında Güney Amerika’da bir üniversite beni 16 ülkenin en önemli 4 kadın liderinden biri seçti. Sonra bir gazetenin düzenlediği ankette “yılın kadın girişimcisi” ödülünü aldım. Şu anda Orta Doğu’daki iki yerde ve Londra’da şube açmak için görüşmeler yapıyoruz.

* Sırada ne var?

Valiliğin desteğiyle Mutfak Okulu açacağım. Elimde 352 tarif var. 87 yaşındaki kayınvalidemden çok özel tarifler öğrendim. Tabii yengemden de… Şimdi bunları yapabilecek kişiler yetiştireceğiz.

* Yenge ne yapıyor bu arada…

Kendi restoranını açtı. Önce burada sonra Ankara’da… Ailenin önüne geçtiği için oğulları tepki gösterdi. Ama tam bir Osmanlı kadınıydı. Bana mısın, demedi.

“Bir toplumu değiştirmek istiyorsanız işe kadınlardan başlamanız lazım” diyen Baybara, şimdilerde onunla çalışan on sekiz kadının öyküsünü kitap yapıyor. “On Bin Yıllık Kültürün Yemekleri, On Bin Yıllık Kültürün Kadınları” isimli kitap çalışmaları sonlanmak üzere.

Ebru’nun girişimcilik hikayesi çok özel hikayelerden,her gün  yaşadıkları da öyle, o Mardinli bir kadın, anne, gelin, eş. Ne kadar başarılı çok özel bir kadın da olsa, aile içi konumu değişmiyor.Kocasının,ailesinin, kayınvalidesinin, yakınlarının çocuklarının da her zaman sevgiyle, saygıyla,  yanlarında. Tüm sorumluluklarını da kolayca, hem espriyle, neşeyle hallediyor.Mardin’in kadınlarının gücü herkesin hayal etmekte bile zorlanacağı  cinsten.Onun için sizlere Mardin’in Kadınları Başka Güçlü diyorum. Tanıdıkça şaşırıyorsunuz.Anlamak için Mardinli olmak lazım.

Cerciş Murat da yemek yemek, benim her zaman favorim.Suadiye şubeleri açıldıktan sonra, yurt içi yurt dışı  tüm misafirlerimi,sevdiklerimi, genç yaşlı, tüm ailemi , ekibimi orada  ağırlamaktan çok keyif aldım.Ataşehir’e taşındıkların da en çok üzülenlerden oldum.Cerciş Murat’da sadece lezzetler değil, sunum şekilleriyle de çok özel bir restorant. Mardin yemeklerine tarçın, kişniş, mahlep, zencefil, yeni bahar, sumak, pul biber başta olmak üzere baharatlar çok farklı tatlar katıyor. Tatlısı, tuzlusu, kurabiyesi, limonatası,hep çok özel,Kişk ÇorbasıTarçınlı Mahlepli Patlıcanlı PilavAlluciye (ekşili erik yahnisi), Incasiye (pekmezli erik tavası), Kitel Raha (Süryani içli köftesi), Hımmısiye (ekşili nohut yemeği), Kazan KebabıKaburga İçinde Sarmısaklı Yaprak SarmasıDobo (kuzu but, badem, sarımsak, yeni bahar) en çok talep alan yemekler arasında.Eğer henüz gitmediyseniz, hemen , gitmelisiniz diyorum.Hiç vakit kaybetmeden.Cerciş Murat’da  yemek yemek hiç başka yerlerle kıyas edeceğiniz bir yer değil.Girdiğiniz andan sonuna bambaşka bir dünya, sunum, lezzet.

İlk Çevre Dostu Gezim

Geçen ayki Yeşil Kagider Blog yazımı paylaşmak istedim.

Yeşilist çok beğenerek takip ettiğim, çevre dostu, blog web ve benim için değerli bilgi kaynağı. 30.06.2012 Cumartesi günü TimeOut ile ortak düzenledikleri geziye katıldım.Hem de üç çevreci arkadaşımı da beraberimde götürerek. Gezi Galata’da Molly Cafe’de buluşularak başladı, ve o çevrede hazırlanmış bir gezi haritası ile devam etti.

Geziye katılmak için, yola çıkarken bile heyacanlı idim. Benim ile aynı duyarlılıkta, insanlarla olacağımı bilmek, onlarla tanışmak fikri çok cazip idi. Karşıya geçerken hep yaptığım gibi, sarı limuzinle (minübüs) Kadıköy’e ulaştım,beraber gideceğim, arkadaşlarımla buluştuk.

Sonra vapurla Kadıköy, daha sonra da Galata Molly Cafe. Orada özellikle genç ve yabancı bir grupla karşılaşmak bizim için çok şaşırtıcı oldu. Programı yapan Belçikalı bir üniversite öğrencisiydi.Bir yıllığına Boğaziçi Üniversitesi’ne okumaya gelmiş. Çok sempatik ve yakışıklıydı. Yeşil gömleği , havalı kasketi, esprili duruşu ve anlatımı ile geziyi başlattı.

Beklenenden fazla katılımcı olduğu için iki grup olduk. Hepimize haritalar verildi. Geziye katılmadan önce, haritaları nasıl bir kağıda print edeceklerini çok merak ediyordum. Ben artık hiç print etmeden yaşadığım için, bu konu özellikle ilgimi çekiyordu. Hemen haritalar dağıtıldığında sordum. Özel kağıtları Buğday Ekoloji  Derneği’nden temin ettiklerini söylediler.Zor bulunan kağıtların bu vesileyle bir kaynağını daha bulmuş oldum.İlk kez böyle bir gezi düzenleniyordu, hiç kimse birbirini tanımıyordu, yabancılar ve gençler çoğunluktaydı. Ama en güzeli ben kendimi tanıtıp, Yeşil Kagier’denim deyince gördüm ki katılımcıların çoğu biliyor ve takip ediyor, ne kadar sevindim tahmin edemezsiniz.Yeşil Kagider’in daha yeni sosyal medyada yeralmasına rağmen bu ilgiyi sağlaması çok mutlu etti. Yeşilist ile de  beraber bir proje yaparmıyız diye konuştuk. Birbirimizi aktivitelerden haberdar etmeğe karar verdik. Molly Cafe’de ilk anlarda tanıştığım, iki güzel, hoş çevre dostu kadınla Michelle ve Ebru ile de gezi boyunca beraber olduk, birbirimizle daha sonra da çevre konusunda beraber bişeyler yapabileceğimizi paylaştık.Gezinin adı 2.İstanbul amacı ise Beyoğlu’nun gizli kalmış ikinci el mağazalarını birlikte keşfetmek idi.Rotası ise Molly’s Cafe, Binbavul, Atölye Dö Bora, By Retro, Aslıhan Pasajı, Sahaflar Çarşısı,Ayça Kitabevi,Tezgah Kitapevi,The Works-Object of Desire, Pied de Poule,Mozk, Nahıl ve Govinda.Gidilen yerlerin hepsi ikinci el mağazalardı. Giysi, aksesuar, mobilya, hediyelik eşya, kitap.

Başlangıç yeri olan Molly’s Cafe ise çok özel bir kafe, işleten Kanadalı bir hanım, çalışan tek eleman Amerikalı idi. Ekmeğini bile kendi yapan bayan Molly tostlarını kişlerini tattık. Kafenin dışarda,içerde masaları , bir köşede kütüphanesi ve satış mağazası bulunuyordu. Tam Galata Kulesinin giriş kapısının karşısında. Galata Kulesini gezmek isteyenler uzun kuyruklar oluşturmuşlardı.Oradaki diğer mekanlara göre çok büyük bir yeri olduğu için buluşma noktası olarak çok iyi düşünülmüş uygun bir nokta olmuştu. Grubu beklerken de hepimiz lezzetli kahvelerimizi içdik, yemeklerimizi yedik.Resimler çektik, birbirimizle tanışdık.Sonra iki grup halinde gezi başladı, isteyenler haritaları alıp kendileri de gezebilir dendi. İlk durak Doğan Apartmanın arka yüzünün olduğu sokaktı. İkinci el çok çeşit satan, bulunduran  bir mağaza.

Ben ve arkadaşlarım bu konuda henüz alıcı değiliz, verici de değiliz. Ama hiçbirimiz kullanmadıklarımızı ziyan etmiyoruz, yakınlarımızla paylaşıyoruz. Ben kullanmadığım, ya da az kullandığım herşeyimi annem, kızım, yeğenlerimle başlayan bir daire içinde değiştirip,sürdürüyorum.Kızım annem de öyle, hiç ziyan edilen birşey yok. Onun için giysi ve aksesuar satanlar bir ikisinden sonra bizi çok ilgilendirmedi. Ama gençler ve yabancılar girdikleri mağazadan zor çıkıyorlardı.Biz haritamız ve daha küçük bir grupla birlikte  kitapçılarla devam etme kararı aldık. Ben Ayça Kitabevinden Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Ali kitabını aldım. Aslında bu konu da da çok katkı vermediğimi düşündüm.

Kitaplarımı yakın arkadaşlarımla zaman zaman paylaşsam da her okuduğum kitabın ben de olmasını arzu ediyorum. Çünkü daha sonra daha sonra defalarca okuyabiliyorum.Son durak güzel bir vejeteryan restorandı. Doğal ve taze sebze meyva kullanan şirin bir yer. Biz bu güzel insanları tanıyıp, yerlerini gördükten sonra kendimize The Marmara  Cafe de çay keyifi ödülü verdik.Dört arkadaş, keyifle çayımızı, yanında tuzlu tatlı kurabiyelerimizi yerken, harika bir, piyano da canlı müzik bizlerleydi.

Benim Yeşil Yolculuğum

Yeşil Kagider Blog‘a yazdığım yazımı  burada da paylaşmak istedim.

Benim yeşil farkındalığım Tema ile başladı.Temanın kurulduğu ilk  yıllarda, özellikle annemden  Tema’yı veHayrettin Karaca‘yı  hep duyar oldum.Benim de anladığım, hatırladığım sadece ormanlara verilen zarar, yağmur sularının akıp gitmesi yeterince fayda yaratılmadığı için kuraklık belirtileri, göllerin kuruması, zaman içinde doğanın güzelleşmesi korunması değil,sürekli yokedilmesi olayı  idi. Yine o yıllarda ihracat yaparken kullanmaya başladığımız geri dönüşümlü naylon torbalar, ilk farkındalıklarım oldu.Temayı ilerleyen yıllarda hep izledim. Ağaç  dikme sertifikalarını hem özel olarak hem kurumsal olarak ,hep hediye vermede,  kullanmak çok keyif verdi.

Tekfen Holding Yön.Kur.Başkanı  ve TEMA kurucusu Nihat Gökyiğit, hem iş adamı hem sosyal çalışmaları ve müthiş güzel enerjisi  yönünden benim hep idolum olmuştur. Onun 2006 da Gayrimenkul Zirve  Toplantısında ki konuşmasında  Çedbik’i  (Çevreyi Koruyan Binalar Derneği) kuruyoruz demesiyle kendimi aktif olarak yeşil  dünyanın içinde buldum.Kurucu üyesi olduğum Çedbik, ile çok yeni hiç bilmediğim bir dünya keşfettim. Dünyamızı atmosferi kirlendiren en önemli etkenlerden birinin binalar olduğunu öğrendim.Kullandıkları enerji ve su tüketimi ve saldıkları karbon ile %30 gibi çok önemli oranda kirliliğe ve bozulmaya neden oluyorlardı. Bu nasıl önlenecekti. Özellikle Amerika’da İngiltere’de başlatılan uygulamalar, verilen belgeler Türkiye’de de hemen başlatılmalı idi. Çedbik başkan yardımcısı Duygu Erten‘in yol haritasıyla hemen çalışmalar başladı. Nihat Gökyiğit başkanımız oldu. Bilinçlenme ve arkasından bilinçlendirme başladı.Gayrimenkul Konsept olarak biz bütün proje sahiplerini ikna ederek Green Houses projeler ürettirmeye başladık.Türkiye’de konut sektöründe bu çalışmayı yapan ilk grup olduk.O sırada sadece bir kaç küçük kamu binası örnek olarak yapılmıştı. Biz ilk Caddebostan Evleri projemizde tüm proje ekibi olarak zevkle çalıştık, yapımcı firmamıza  da kabul ettirdik.Konut projesinde ilk örnek olduk. Şimdi Türkiye’de çok güzel çalışmalar, ödüllü projeler her gün yapılıyor ve yapılmaya devam ediyor.Çoğuda  Çedbik üyesi değerli firmalar.Onları görmek binalarını, projelerini incelemek, çok hoşuma gidiyor, gurur duyuyorum.Sizlere de önerim yeni konut alırken mutlaka sorun, sulama, arıtma, ısıtma, aydınlatma, sistemlerinde çevreci konulara dikkat edilmiş mi.Bu hem çevre için önemli hem sizlere faturalarda ekonomi olarak geri döneceği için önemli.Önümüzdeki yıllarda zaten çevreci binalar yapımı zorunlu olacak.2008 de de Kadıköy Belediyesi ile bir yuvanın çevre koruyucu bina özelliklerinde olması için çalışmalara başladık. Gayrimenkul Konsept  ve Sel Proje adına takibi sevgili Sinem Öztürk üstlendi.  Güzel bir kamu projesiyle de örnek bir çalışma başlatmış olduk. Gelişmeleri sevgili Sinem paylaşacaktır. Çevre Dostu olma farkındalığım başladığı günden itibaren, hemen ofisde ne yapabiliriz dedik, ve  çöplerimizin ayrıştırılması, kağıtlarımızın çift taraflı kullanılması,ısı yalıtımı, elektrik su sarfiyatının kontrol edilmesi, her konuda israf yapılmaması için düşünerek davranılması ilk önlemlerimiz oldu. Bütün bunları uygulamaya koymak istediğimiz de Kadıköy Belediyesi sınırları içinde olmamızın çok avantaj olduğunu farkettik. Kadıköy Belediyesi tüm   Çevre Dostu çalışmalar da yanımızdaydı. Kagider de Yeşil Kagider çalışmaları başladığı ilk günlerden itibaren komite de olmak istedim.Yeşil Kagider ile de bambaşka farkındalıklara ulaştım. Komitede çok değerli Çevre Dostu diğer üyelerimizle daha yakın iş birliği içinde olmk ve onlardan çok değerli bilgiler edinme şansım oldu.

Artık Yeşil Yayınlar takipçisiyim, EKOIQ dergisinin ve benzer dergilerin okuyucusu, takipçisi oldum. Artık sevdiklerime, her vesileyle farklı Yeşil Yayınlar hediye ediyorum. Bu konuda önemli siteleri blogları izlemeye başladım. Yine bu konuda önemli STK ları, neler yaptıklarını daha iyi anlamaya ve onlarla işbirliği içinde olmaya çalışıyoruz. WWF ile başlattığımız Yeşil Ofis çalışmaları için, onlarla bir arada bulunmak, çok daha bilinç sahibi olmama yaradı.Hergünde yeni bir şeyler öğrenmeye ve uygulamaya devam ediyorum. Çok sevdiğim bir Yeşil Yolculuk ajandam var, her gün ne yapmalıyım yazıyorum, hafta sonu da haftayı değerlendiriyorum. Bizleri takip eden herkesle de paylaşıyorum.Bütün bunlar kendimi daha iyi hissetmeme neden oluyor. Hem uyguluyorum, hem paylaşıyorum, çok sevdiğim komite arkadaşlarımla da ortak bir hedefle bir arada  olmak çok keyif ve mutluluk veriyor.

GÜCÜMÜZÜ BİRLEŞTİRELİM, BİRLİKTE DEVAM EDELİM. Sevgiler, HER GÜN DAHA YEŞİL GÜNLER İÇİN…

Çocukluğumdaki Plajlar Gibi….

Dün çocukluğumdaki  plajları hatırladım.Babam denizi çok severdi,yazları hep deniz olan bir yerlere gidilirdi, bazen bir aylık, bazen sezonluk yazlıklar tutulurdu.Yüzmeyi de babam öğretmişti. Yazlığa gitsek de gitmesek de bizi plaja götürmeyi de çok severdi. Hafta sonları Cumartesi Pazar, bazen hafta arası, işden erken çıkar, hiç üşenmez, biz de evde hazırlanır bekleriz,hemen saat dörtte, beşde Kilyos plajına gider,yüzer keyif yapar, akşam dönerdik.Dönerken de yol üzerinde bir yerler de balık yenir, ya da Sarıyer deki balıkçılardan balık alınır, pişirilirdi.Gerçi balık alma alışkanlığımız yaz kış hep vardı. Ben de babam gibi, denizi balığı çok sevenlerdenim.

Cumartesi ve Pazarları akşamdan çantalar hazırlanır, erkenden kalkılır, arabaya binip ver elini Kilyos Plajı.

Babam hep az sayıda olan büyük aile kabinlerinden kiralamak isterdi,Şimdiki localar gibi. Onun için erkenden gidip onlardan bitmeden kiralamaya çalışırdı. Bütün gün plajda kalındığı için, aile kabinleri daha fazla konfor ve gölge sağlardı.Kilyos Turistik Tesislerinde öğlen yemek yenir, bol bol denize girilir, buzlu içeçekler, dondurmalar alınır, bir bütün gün çok keyifli geçerdi.Plaj bir uçtan bir uca çok uzundu, ve hafta sonları çok kalabalık olurdu.Birçok tanıdığa , ünlüye rastlanırdı.Ünlülerden en çok  Zeki Müren’e  rastladığımızı hatırlıyorum.Biz de dün, arkadaşlarımla sabah erken sepetlerimizi alıp evimizin plajından farklı  bir plaja gidelim diye yola çıktık, doğru Yalıkavak Palmalife Beach’e gittik. Arabayı kapıda valeye bıraktık, şemsiye, şezlong havlular geldi. Kilyos’a gidince de plajın otoparkı çok dolu olur, plaja yakın evlerin bahçeleri otopark olarak kullanılırdı,orada da bahçe sahipleri arabaları alır vale gibi hizmet verirlerdi.Palmalife’ daki süslü, tüllü, yataklı, buzdolaplı localar da aynı Kilyos daki aile kabinleri esprisindeydi,

Kilyos’un da denizi kumu çok güzeldi, ama sürekli dalgalı ve yavaş yavaş derinleşen bir denizdi. Palmalife da, mendireklerle dalga önlenmiş, denizde çabuk derinleşiyor. Ama plaja yukardan yeşillikler içinden girerken, sahili, kumu, denizi, kumda yürüyen oynayan çocuklar ilk görüşte bana hep babamla gittiğimiz Kilyos plajlarını, çocukluğumu ve babamın müthiş enerjisini, deniz sevgisini hatırlattı. Burada da, hiç etrafımızla ilgilenmemize rağmen  tanıdıklara ünlülere rastladık,Reha Muhtar ve Demet Şener çocuklarıyla önümüze çıkanlardandı, yabancılar da çok vardı.Biz de çocukluk arkadaşlarımla çok keyifli neşeli özel bir gün geçirdik.Tabi iki plaj arasındaki en önemli farklardan biride, Kilyos Plajında kumlarda yürümek çok zordu, çok ısınmış olurdu, ama Palmalife’ın kumu özel. Maldivlerden gelen kumun en önemli özelliği hiç yakmıyor.Bu güzel günün anılarına sonra çocukluğumun Kilyos resimlerimizi de bulup eklemek istiyorum, hem de babamla annemle hep beraber. Sevgiler herkese.