Yaz geldi, geliyor derken; okulların da kapanması Ramazan’ın sonlanması Bayram’da uzun tatil imkanı ile artık sezon tam anlamıyla başladı…Yazlık mekanlar dolup taşıyor, herkes yollarda, ya da gidecekleri yerlere çoktan vardı, yerleşti.Sıcaklar da hatırı sayılır cinsten.. .Bu günde Bayram arifesi Bayram’ın son hazırlıkları var. Özellikle de yemekler hazırlanıyor, alışverişler yapılıyor. Ben de sizlerle, Bayram sofrası, yaz sofraları yazısı paylaşayım istedim. Son günlerde kimini gittiğim yerlerde yedim, kimini ben pişirdim. Lezzetli,sağlıklı, ve de şık görünümlü yapılması çok kolay bizden yemeklerle sizlere bir yaz sofrası hazırlamadım.
Artık hepimiz yediğimize içtiğimize çok dikkat ediyoruz,hem bizlerin alıştığı geleneksel, yöresel tatları yakalamaya çalışıyoruz, hem de sağlıklı ve az kalorili olmasını istiyoruz.Evimizdeki davetlerde de bunu uyguluyoruz. Bu ara yaz sofralarım da ana yemek olarak balığı tercih ediyorum. Özellikle fırında balık, ya da fırında ızgara balık yapıyorum…Barbükü yapmayı da, kızartma yapmayı da hiç denemiyoruz, beceremiyoruz, affola… Çocukluğumda babam kalkan zamanı harika kalkan pişirirdi, Annem tarama yapardı, soslu patlıcan kızartmaları, sigara börekleri olmazsa olmazdı…Onlar anılarda kaldı. Fırında ve yağsız tavada yapılan ne yapılıyorsa masamızda sadece onlar oluyor…Ben fırın ızgarada günün taze balığını keyifle pişiriyorum ve de çok seviyorum. Kışın daha çok somon, ama yazın levrek tercihimiz. Hele takoz gibi dilimlenmiş levrekler harika oluyorlar. Herkes de çok beğeniyor…Restoranda yerseniz de levreği böyle pişirtmeyi teklif edin derim. Dilimler hem iyi pişiyor, hem kurumuyor. Yanına da farklı özenli bol bir yaşil salata oldu mu? Başka ne istenir ki !!!..Öğle yemeğinde ise füme somonlu, rokalı yada ton balıklı salata çok daha hafif ve güzel oluyor. Akşam içinde çok güzel oluyor ama misafir olunca bizler duramıyoruz, bir şeyler ekliyoruz.
Favayı artık anne mirası her zaman pişiriyorum. Sunumlarını farklı yapıyorum. Son dönemde arkadaşımın yaptığı portakal dilimleri üzerinde servis edilen favayı ben de çok yapıyorum. Fava için pazardan farklı yörelerin iç baklalarını alıp deniyorum. Bazen de greyfurtlu yapıyorum, hem görünümü güzel oluyor. Hem sonra dilimlenmiş meyveleri de yemek, ayrı keyif oluyor.

İlla bir ot ya da tahıllı otlu salata yapıyorum. Günün en tazesi ne alırsam onu yapıyorum. Bu ara favorilerim, deniz fasulyesi, semizotlu, cevizli kinao, portakallı roka, ya da tilkicik otunu yada kuşkonmazı limonlu zeytinyağlı soslu, ya da soğanla kavurarak pişiriyorum. Hepsi çok güzel oluyor..En güzeli de pazarda bulduğunuz günün taze otu ne ise onu alıp pişirmek…

Yaz sofraların en vazgeçilmesi de her zaman lezzetinden emin olacağınız, iyi bir beyaz peynir.. ben keçi peynirini tercih ediyorum. Şimdiler de de sadece keçileri olan çok tatlı bir hanımdan yoğurdunu, sütünü peynirini alıyorum, çok mutluyum…Yanına en lezzetli domateslerden pembe domatesler ya da Çanakkale olursa daha da güzel…Fesleğen ile de süsler ya da soslarsanız benim için bir çeşit daha yemek ya da salata yerine geçiyor. Kavun hep favorim.. Sofranın misafirin durumuna göre, yemek içinde de ya da yemek sonrası da olabiliyor. Yaz mutfağım da olmazsa olmazım.Hem de en iyi alkali meyve… İşte bu üçlü başka bir şey olmasa bile harika bir yaz sofrası donattırır, size…
Hep değişik ekmek ya da ekmekler tadımlık da olsa bulunduruyorum. Annem “kızım ekmeği unutma, sen yemiyorsun ama misafirlerin arayabilir, “der. hatırlatırdı…Anneciğim seni hiç unutmuyorum.. Sen sofralarımın hep yol göstericisiydin… Yine öylesin…Bu ara tercihim, mısır ekmeği ve haşhaşlı ekmek.. Evde zeytinli ekmek, ya da dere otlu minik ekmeklerde yapıyorum, ya da beğendiğim bir fırına yaptırıyorum.Kendime de dere otlu ve portakallı glutensiz ekmek yaptırıyorum. Glutensiz ekmekler böylece çok lezzetli oluyor.
Geçen gittiğim bir davette arkadaşım minik peynirli, sebzeli kişler yapmıştı, çok şık olmuştu. Eğer kalabalık bir grupsa ben de dil peynirli hafif bir börek ya da patlıcan beğendili kiş yapmaya çalışıyorum. 
Pilaki yada piyaz hep hoş oluyor yaz sofralarında.. en güzel hangisini yapıyorsanız, elinizde en güzel hangi malzeme varsa.. Barbunya pilaki de çok güzel oluyor, kuru börülce piyazı da…Kolay pratik, sevilmemesi mümkün değil…Barbunya pilakiyi maydanoz ve limonla servis ederken kuru börülce piyazını, bol çeşitli otlar, dereotu, maydanoz, hatta nane ve balsamik sirke ve taze soğanla tatlandırıyorum. 
Kızartma yerine fırında yaptığım ızgara sebzeler her mevsim favorim, dilimlenmiş ya da bütün acı tatlı çeşitli biberler, havuç,kabak patlıcan hepsi ya da birkaçını fırın kağıdının üzerinde hafif yağlayıp pişiriyorum, sonra istediğim sosla domates sos olabiir, yoğurtlu sarımsaklı veya sirkeli sos olabilir, sade olabilir servis ediyorum. Son derece sağlıklı ve lezzetli, yapımı da çok kolay…Tabii biberler közleyerek de çok güzel ve lezzetli oluyor.

En güzeli az ve öz çeşit yapmak, hepsini birden değil, bir iki tane en iyi yaptığınızı seçip en iyi malzemeyi kullanarak , sevgiyle masayı donatmak..O zaman her şey çok daha lezzetli oluyor. Yaparken kafalar karışmıyor, kolaylıkla yapılıyor… Yerken de mideler karıştırmıyor, rahat ediyor.
Çocukluğumda anneannem bayram sofraları hazırlardı, tüm aile orada toplanırdık..Sonra annem sofralar yapardı.. Son dönemde ben annemle beraber bayram sofraları hazırlardım. Hepsi nur içinde yatsınlar…Bu bayram evde iseniz hafif kolay bayram sofrası önerileri de benden.. İyi, sağlıklı, keyifli Bayramlar herkese, sevgiler, sevgiler…

Bodrum’ da bu sene ilk defa Nisan ayını yaşadım.. Hem doğanın, hem esnafın, nasıl sezona hazırlandıklarını , adım adım, gün gün izledim.. Hava muhteşemdi, Nisan da denize bile girdim..Sonra Mayıs da İstanbul, işler koşuşturmalar, ama Büyükada’da olmanın güzelliği ve farkıyla geçirilen günler…Hep her şeyin güzel yönlerini yazıyorum. Böyle bir yapım var, ama sanmayın ki her gün, her an böyle.. Ama sizlerle güzel anları, mutlulukları paylaşmayı seviyorum. Şimdi yine Bodrum’dayız.. Sezonu açtık, biz de evimiz de, bahçemiz de olabildiğince hazırlıklarımızı yaptık. Sonra da sırayla misafirlerimizle can dostlarla, çocuklarımızla yaptığımız programları yaşamaya başladık. İşin en güzel tarafı, sevdiğimiz yerde, ve de evimizde onlarla olabilmek…
Bodrum , özellikle bizim köyümüzün çevresinde, mutlu olduğumuz, doğası güzel, yöresel lezzetler yapan, yerlerde, bol bol plajda ve Bodrumdaki diğer arkadaşlarla bir araya gelerek geçireceğimiz günler programladık…Akşam üstü uçağı ile geldiler, ilk akşam, yemeğimizi, evde yemeği planlamıştık..
Gelirmiş, hiç bozulmadan, kırılmadan kişi biraz ısıtıp hemen sofraya ilave ettik. Nasıl lezzetli, nasıl güzeldi…Sabah da kahvaltının favorisi de, elmalı armutlu tarttı. Az şekerli çok hafif ve çok lezzetli.
Bodrum kahvaltıların da da benim olmazsa olmazım, mandalina reçeli… çok hafif az şekerli ve bütün mandalinalı olandan.. Keçi köy peyniri ve loru, şimdide yeni keşfim portakallı keçi peyniri, yeşil biberler, tarla domatesleri, yeşil,siyah zeytinler…salatalık ve olabildiğince nane, maydanoz dereotu, fesleğen, ekmeklerde, glutensizinden mısır ekmeğine, zeytinli cevizli ekmeğe çeşitler, belki bir hafif börek, işte böyle..


Tiyatro Festivali Ödülü






Anayoldan Nice’e girmeden Peillon’a giden yola saptığımız andan itibaren heyecanlıydık. Çünkü otelin, köyün fotoğraflarını görmüştük, ve tepeye çıkan yol muhteşemdi. Tek arabanın zorla döne döne çıkabildiği yol, üstelik çift yönlüydü. Zirvedeki köy yolunda aslında muhteşem manzaraya bakmak, şaşırtıcı olduğu kadar ürkütücü, ve yükseklik korkusu olanların bakamayacağı kadar da dikti…Yolumuzun üstünde muhteşem bir provance köyü, ve köyün gürme otelinde bir gün geçirmek gerçekten çok hoş bir programdı…Köy de 1600 yıllarından kalma evler, ve tepede bir kilise vardı.Hiç biri bozulmadan; günümüzde de kullanılır halde idi. Araba yolu ne kadar dik ve dar ise, köyün içinde yürüyerek çıkılan yollar da daha dik ve dardı…
Otelimiz köyün girişinde , köye bakan odaları ve restoranı ile çok güzeldi. Oradaki çoğu yer gibi bu güzel oteli işletenler, ve de aynı zamanda otelin ahçıları bir baba oğul olduğunu otele vardıktan sonra öğrendik. Oteli keşfedip, odalarımızda biraz istirahat ettikten sonra heyecanla akşam yemeği için restorana indik. Çok şık, sıcak samimi kendini bir evde konukmuş gibi hissettiren ve yöreye uygun döşenmiş odalar ve otel gibi restoranda çok sevimli ve güzel döşenmişti. Ortada sadece siparişlerimiz için bize bilgi veren, menüleri anlatan şef garson ve yardımcıları vardı. Usta ahçılarımızı henüz görmemiştik, ve oldukça merak ediyorduk…
Özellikle ben…Böyle sıcak samimi bir yerde sanki menüleri ahçılarımızdan dinlesek daha iyi olurdu diye içimden geçirdim, ama böyle de daha merak uyandırdıkları kesindi.
Provance mutfağının tüm özelliklerini yöresel ot, sebze ve av hayvanlarını kullanarak, mevsime göre değişen menüler ile nasıl hazırladıklarını şefimiz anlattı. Her gün, her hafta aynı menüyü bulmak mümkün olmuyormuş… Olması gerektiği gibi…Provance mutfağında hem İtalyan hem Fransız mutfaklarının etkisi var. Uzun yıllar Fransızlar ve İtalyanlar bu bölgede beraber yaşamışlar. Sonradan ayrılsalar da hala bu bölgede yaşayan İtalyan aileler mevcut.. Ayrıca provance kültüründe Fransızlar kadar etkileri var…Bölgede bol bol şarapçılık yapılıyor, üzüm kadar, elma ve erik şarapları da çok ünlü, lezzetli ve farklı..

Aslında tüm yediklerimiz içtiklerimiz ya kendi bahçelerinin ya da köyde yetiştirilen taze üretimlerdi…Bizim Polonez Köy otelleri de eskiden böyle menüler ile misafirlerini ağırlardı, son zamanlarda gitmediğim için bilmiyorum…İşte böyle güzel bir masada çok keyifli; seçimlerimizi tadalım diye başlayıp kendimizi alamayıp çok yedik tabii. Yemeğin sonunda yediğimiz tatlımız, annelerimizin çocukken yaptığı vişneli ekmeklere benziyordu… Hep bize ev gibi hissettiren otelimizin ve restoranımızın ahçıları ile tanışmayı bekledik, ama akşam yemeğinde değil ertesi sabah kahvaltıda buluşup sohbet etme fırsatımız oldu. Sabah da yine yöresel lezzetlerle donatılmış kahvaltımızı bahçede yapıp bu güzel köyü gezmeye çıktık…
Yerlerini açalı üç sene olmuş. Hem mimarlık yapıyorlar, hem kafelerini pansiyonlarını işletiyorlar..Ada da restorasyon işleri yapıyorlarmış, önce kendi yerlerini kiralayıp, biraz da ilk işleri ve örnek olarak restore etmişler, sonrada mini misafir evi ve kafe olarak çalıştırmaya başlamışlar..
More Cafe Pansiyon yaz kış açık, Deniz ile Hüseyin de ada da yaşıyorlarmış. İşlerine yakın evleri varmış.Deniz’in adalı olan anneleri de onlara yardımcı oluyormuş. O da kahvaltı servisleri var. Minik bahçeli yedi odalı çok şirin bir yer.. More Cafe & Pansiyon’un içi de yansıttığı dönem gibi döşenmiş… Ayrıca Deniz pasta, kek kurslarına gidip diploma almış, güzel pastalar, kekler yapıyor..Adayı çok seviyorlar, adayı yaşatmak istiyorlar, sonunda da hem idealleri, hem mesleklerini yapabilmek için de turizmci oluyorlar. Hiç bilmedikleri bir işte başarılı olmaya çalışıyorlar. Nasıl güzel bir yol seçmişler. Deniz ayrıca İTÜ mimarlık tezi olarak da Heybeliada Rum İlkokulunun restorasyon projesini yapıyor. Vakıf onaylarsa projeyi kullanacakmış. İki genç pırıl pırıl insan, ada için, adayı yaşatmak için ne güzel bir uğraş başlatmışlar… Sevdikleri yerde yaşıyorlar, uğraşıyorlar, mesleklerini yapıyorlar, ve ikinci bir işi de en iyisi ile yapmaya çalışıyorlar.
Özellikle yazın ve hafta sonları yoğun olan adada kışın da diğer işlerinine ağırlık vererek iş ve yaşam dengesi kurmuşlar. Ayrıca mekanda yaz kış yoga dersleri veren bir karı koca ile de anlaşmışlar. Çok tatlı da bir köpekleri var. Çoğu köpeği olan arkadaşım böyle bir tatile giderken hep köpekleri nereye bırakırız sorunu yaşıyorlar. Burada ona da uygun koşullar hazırlanmış. Güzel değil mi? Deniz ve Hüseyin ile tanışınca anladım ki dışarıdan göründüğü kadar şeker, güzel bir yer… İçi dışa yansımış…Bu güzel mekanı, idealist mimar girişimci çifti sizlerle de paylaşmak istedim. Belki bir hafta sonu uğrarsınız.. Ya da hafta arası olabilir, bir iki gün işlere ara verip adada olmaya ne dersiniz?