Bodrum’da Tango

Bodrum’da Marina’nın karşısında favori mekanım Tango’da harika bir Ekim akşamı.Ilık, tatlı, çok güzel bir sonbahar havası. En güzel dostlarla caddenin üstündeki masamızdayız.Tango’nun çok sevdiğim, harika dekorasyonu,atmosferi, gelenler geçenler, her şey sakin, huzurlu ve cezbedici.

Yemekler, daha doğrusu etler, çok ama, çok lezzetli.Ben bu sefer Burger’i tercih ettim, ama hepsi bir şölen gibi sunuluyor, pişiriliyor ve servis ediliyor.

Çok et yiyen olmamama rağmen, her zaman ki gibi çok beğeniyorum.Salata ve peynir tabağı da harika. Şaraplarımız öyle. DJ’e hayran oluyoruz. Bizi, bizim gençlik yıllarımıza götüren harika parçalarla ortamı çok daha keyifli hale getiriyor.  Sonra her akşam yaptığı gibi mekanın sahibi, Kazım Ak geliyor, herkes ile ayrı ayrı sohbette. Bu güzel mekan için her sefer kutladığımız gibi kendisini yine kutluyoruz, Yalıkavak Marina’da yaptıklarını, yapacaklarını dinliyoruz. Son Arjantin gezisini anlatıyor, resimlerini gösteriyor.Sevgili kızı ile, sorumlulukları paylaşması çok hoş, çok yapıcı yansıyor. Sonra bu akşam canlı müzik var mı diye soruyoruz.” Perşembe, Cuma, Cumartesi canlı müzik var, ama her gece başka bir sürpriz show var diyor. Bekleyin görün.”Sonra o müthiş an geliyor. Caddede tango show,Tango’da tango show.

Seçilen parçalar ve danslar çok güzel, dansçılarda çok uyumlu ve hoşlar.Çok da başarılılar, muhteşem gece, çok daha güzelleşiyor.

Masada ki çok sevdiğimiz arkadaşlarımız, diğer masadakiler, caddeden geçenler, herkes bu büyülü müzik ve showu seyrediyor, tadını çıkarıyor, resimler çekiliyor.

Dansçıları yabancı sanıyoruz, ama değiller, Bodrum’da yaşayan tangoyu yürekten seven hayatlarına katan iki güzel, dansa çok değer katan yetenek. 

Aralarda dansçıları kutluyoruz,bize mutlu çoşku anlar yaşatanlara teşekkür ediyoruz.

Tangonun  sokak showu çok etkileyici.Şimdiye kadar yemekleri, müziği, atmosferi ile bizi Arjantin’de gibi hissettiren,  mekan şimdi de  tango showla tavan yaptırıyor.

Hiç bitmesin istiyoruz.Yarın akşam, başka programlarımız var ama, mutlaka çıkışta uğramaya kararlıyız. Yılbaşı Bodrum’da olsak diye program yapıyoruz. Ben çok sevdiğim, ilk gördüğüm de aşık olduğum Bodrum’a aşkımı tazeliyorum.

Las Vegas, Las Vegas

California yı çok seviyorum, her  gittiğimde de mutlaka iki üç günümü Las Vegas’da geçirmek, showları izlemek, o büyülü dünyaya girmek çok keyif veriyor. Las Vegas büyüklerin Disney Land’ı. Çok doğru bir benzetme. Hiç kumar oynamıyorum, ama ayıp olmasın diye, 100 dolarlık limitimi kullanıyorum.Gecenin gündüzün karışması, açık havada mısın, kapalı yerde mi farketmemek, enerjinin bol oksijenden dolayı çok yüksek olması, hiç uykunuzun gelmemesi, rüya gibi mizansenlerle otelerden otellere geçmek, illa kapılıp alışveriş yapmak, çok güzel yemekler yemek, sevdiklerinle dostlarınla, çocuklarla  olmak  hepsi bu seyahatlerde var.

Kilometrelerce uzaktan bile ateş topu gibi gözüken Las Vegas Main Street              

İlk Las Vegas’a gidişim, ilk California’ya gidişimle aynı tarihlere rastlıyor. 1995 de kuzenimle  Los Angeles’den Thelma ve Luıs gibi arabayla çölü geçip hava kararınca Las Vegas’a varmıştık.Uzaktan bize müthiş bir ateş topu gibi gözüken şehir ışıkları ve mucizelerle dolu Las Vegas. Sonra da her California’ya ya gidiş de bu yolculuğu tekrarlamak çok hoş bir adet oldu.Yine her seferinde, L.A den arabayla Las Vegas’a gidiyoruz. Ama o tarihte yol biraz daha uzundu,ve de bizim yola çıktığımız gün yol da bir yapım çalışması vardı. Temmuzun ortasında, iki kız 8-9 saatte varmıştık.İnanılmaz sıcakta, arabamızın,camları sımsıkı kapalı yolculuk yapmıştık.Şimdi ise L.A den 4 -5 saatte gidilebiliyor.

İlk gittiğimde, Main Street’de beni ilk  karşılayan,  meşhur Treasure İsland Korsan Show

Ama şehrin ışıkları kilometrelerce uzaktan gözümüzü almış, şaşkınlık içinde şehre girmiştik. İlk gidişimiz de bizi orada yaşayan, Otel ve Gazino sektöründe çalışan bir arkadaşımız, kuzeninle karşılamış  bize Las Vegas’ın hem görünen hem görünmeyen yüzünü tanıtmıştı. Herkesin gördüğü ışıklarla kaplı eğlence şehri, diğer yanda, gazino ve otel dünyasının arka yapısı, Las Vegas da çalışan,orada  yaşıyanların dünyası.O zaman da çok etkilenmiştim, ama daha sonra gidişlerimde sadece eğlence dünyasının içine kalarak keyfini çıkardım. Şehirde yaşayanlarla, otelde gazino çalışanların dünyasıyla, hiç ilgilenmedim.Kendimi büyülü dünyanın bir parçası olarak gördüm.Her gidişimde hem çok sevdiğim yerlere, showlara uğramayı hem yeni yerleri gezmeyi çok seviyorum.

Circle de Soleil’in her show’unu defalarca bıkmadan seyredebilirsiniz. 

Las Vegas deyince, görmek istediklerim listesinin başında,akıl almaz  Circle de Soleil showları birinci sırada geliyor. Biletleri çok önceden alınmadan yer bulmak mümkün değil tabi.Geçen gün kuzenim soruyordu,” KA”‘ya mı “O”‘ya mı gidelim diye. Ayırım yapmak zor,ikisi de diyebildim. Artık hangisine yer bulursanız.Diğerleri de olabilir.

Şehir temalı otellerin hepsi şaşırtan güzellikte. Bunlardan Venetian benim favorilerimden.

Otel deyince hepsi çok güzel, keyifli, özel.Hangisinde kalırsanız farketmez. Bütün diğer otellerin içinde gezebiliyorsunuz,vakit geçirebiliyorsunuz. Paris, Newyork, Venitian, Astor hepsinin farklı güzellikleri var. Venitian ve Bellagio’nun içinde ki sanat galerileri benim çekim merkezime girenlerden. Son gittiğimiz de tercihimiz Mandaley Bay Hotel idi. Mandaley Bay’in havuzu çok ünlü.Kumları ile sahili ile aynen  plaj gibi. Otelin tepesindeki Mix bar da en güzel Las Vegas manzarasına hakim. Akşam üstü içkisi için çok güzel bir tercih.Akşam yemeği için tercihim ise, Paris’in içinde Mon Ami Gabi,çok beğendiğim fransız restorantı. Bellagio Otelin karşısında restorantın açık kısmında oturunca yemek yerken Bellagio’nun meşhur  su showunu seyredebiliyorsunuz. Mon Ami Gabİ’ye rezervasyon yapmıyorlar.Yemek yemeyi düşündüğünüz saatten bir saat kadar önce restoranta gelip isim yazdırıyorsunuz, Paris’in içinde dolaşırken masanız hazır olduğunda sizi haberdar ediyorlar. Yemek sonrası Wynn’daki barlarda  değişik showlara uğrayabilirsiniz.                                             Kahvaltı ve öğle yemeklerinde sonsuz alternatifler var. Açık büfe yemek salonların da da lezzetler ve çeşitler, hem çok güzel, hem alternatifler hiç bir yerde rastlanmayacak kadar çok. Alışveriş deyince her otelde shopping Mall var tabi. Ben sonradan aldıklarımı yerleştirirken gördüm ki, Las Vegas’dan aldığım herşey bol renkli ve eğlenceli şeyler. Demek ortam çok etkileyici. 

Son dönem favorileri Başak’tan geldi. İki yeni açılan oteli mutlaka görmek gerekiyor. Aria ve Cosmopolitan.  Aria’nın Cyrstals Shopping Mall’u olağanüstüymüş.

Çok büyük, markalar hep bir arada ve hiç bir yerde benzerleri olmayacak şekilde çok ihtişamlıymış. Özellikle LVCosmopolitan’ın muhteşem barı Candalier de büyük bir avize şeklindeymiş. Çok büyük lounge ve barda kendinizi avizenin içinde gibi hissediyormuşsunuz. Anlaşıldı, size anlatırken ben de özlediğimi daha şiddetle hissediyorum. İlk fırsatta gitmeli diyorum.Belki karşılarız da, olamaz mı! Niyetler, istekler, hem de gönülden olunca, neden olmasın.

Davet Favorilerim

Favorilerim sürekli birikiyor, kısa kısa yazmakta fayda var, diye düşündüm.

Son dönemlerde gittiğim davetlerdeki favorilerimi yazacağım bugün.

Önce Antakya mutfağının harika lezzetlerini yemek, ya da eviniz de ikram etmek isterseniz,Akdeniz Hatay Sofrası  çok doğru adres. Sevgili Fatoş Kayacan Hataylı’nın evindeki davette, hem lezzetler, hem servis ve sunumlarıyla ekip de yemekler de harikaydı.Ev deki davetler  için, çok farklı ve özel, hele Antakya’lı de iseniz.

Fatoş Hanımın çok lezzeli Antakya yemeklerinden seçtikleri,  Oruk, Yeşil Zeytin Salatası, Zahter Salatası, Muhammara, Babagannuş, Mutebbel, Kısır, Humus, Tuzlu Yoğurt, Kaytaz Böreği,Tuzda Kuzu ve Hatay Usulü Künefe, İncir Tatlısı, Kabak Tatlısı  idi. Deveci Tuzda  Kuzunun   servisi ,ve sunumu müthişdi.  

Akdeniz Hatay Sofrası, Hatay’ın unutulmaya yüz tutmuş lezzetlerini ve Hatay’da evlerde yapılmış olan çeşitleri birleştirerek bir menü oluşturmuş.Hem Aksaray’da ki, 250 kişilik restaurantta hem çağrıldıkları davetlerde, tüm maheretlerini sergiliyorlar.                                                                        Mekanın menüsünde Akdeniz yöresi yemekleri olarak tuzda kuzu, deveci cerra kebap, yöresel çorba ve pilavlar, yöresel salatalar ve mezeler yer alıyor.

Fıstıklı kadayıf, kabak tatlısı, turunç tatlısı, kömbe, kerebiç ve köpük gibi yöreye ait tatlıların yanı sıra dut şerbeti, meyan şerbeti, menengiç kahvesi gibi alternatifler de sunuluyor.

Ayrıca hafta içi saat 08.00 ile 11.30 arası 51 çeşit, her pazar 08.00 ile 13.30 arası 151 çeşit, tamamı Hatay yöresel kahvaltı hizmeti de sunuyor.

Akdeniz yöresinden günlük gelen keçi sütünden yapılan peynir çeşitleri, özel mezeleri, ev yapımı tadında tencere yemekleri ile kireçte bekletilme usülü ile yapılan reçel ve tatlılarını (kabak tatlısı), fırında pişen özel kurabiye ve börek çeşitlerini, yöresel sini oruğu ve öcce gibi çeşitler de sunuluyor.

Kahvaltı davetleri her zaman çok keyifli ve  popüler. Yaz başı gittiğim çok anlatılan beğenilen,bahçede kahvaltı davetinde ise, çok başarılı bir organizasyonla, sürekli sıcak gözlemeler yaparak gelenleri çok mutlu ettiler.Daha sonraki bir davette ise Mardinli arkadaşım, ünlü Mardin mutfağı Cercisim Murat konağından gelen Mardin börekleri sembusek  ile çok sükse yaptı. Sembusekleri gönderen de yine çok sevgili arkadaşımız, Cercisim Murat Konağı’nın sahibi Ebru Baybara idi.

Cercicisim Murat’da hem kendi yerlerinde, hem davetlerde, Mardin Mutfağının yöresel zenginlikleri  çok lezzetli, çok çeşitli, çok zengin, benim için çok değişik, farklı ve çok başarılı da  sunuyorlar.Anlatmak zor illa deneyin diyorum. Ben de tüm misafirlerimi, dostlarımı mutlaka en az bir kere orada ağarlıyorum, ya da ev davetlerim de  birşeyler sipariş ediyorum.

Prensimin annesi Ezgi ise her davetinde harikalar yaratıyor. En son katıldığım doğum günü partisinde, karidesli sebzeli noodle, fesleğenli somon, kuzu ıspanak salatası, mantar , patates,peynir krakarlerle donattığı sofrası bana çok pratik ve sıcak geldi. Birde Bayram Usta’dan  ısmarladığı imambayıldı vardı ki inanılmaz lezzetli idi.Tatlı masasına da yine Bayram Usta’dan çok özel profiteroller ısmarlamıştı.Bayram Usta kırk seneye yakındır aynı yerde Topağacı’nda  aynı lezette yemekler yapıyor. Ben de  seneler, seneler önceTeşvikiye’de otururken, evimdeki davetlerde kendisine yemek siparişleri verirdim.O zaman da bir numaraydı, şimdi de müthiş. Ezgi’nin davetinde tüm yemekler çok güzeldi ama Bayram Usta’nın imambayıldısı parmak ısırtan cinstendi.

Yine hep favorim, yakın dostların, akrabaların bir arada olduğunda beraber oluşturduğu sofralar, herkesin en beğendiğini  iyi bildiğini yapıp getirdiği, beraberce kararlaştırılan menüler.Böyle sofralarda ben genelde, patlıcan salatası yapıyorum, galiba. Ezgim geçen hafta bize gelirken, siz salatayı yapmayın ben yapayım dedi. Sonra bir kavonoz suda mozeralla, haydari, balzamik sirke, bir kavonozda közlenmiş  kızrmızı biberle geldi. Yıkanmış salataların üzerine  balzamik sirke, zeytinyağı, haydari koydu, kırmızı biberler ve mozerallaları doğradı. Sonuç muhteşem oldu.Yazdıkça bir sürü başka favorilerim aklıma geliyor, ama burada kesip başka sefere diyorum. Sevgiyle, sevgilerle,

Roma’ya Sevgilerle

Uzun zamandır bu kadar bol ve içten gülmemiştim. Usta yönetmen Woody Allen’in son filminde hem muhteşem şehir Roma’da  tekrar,  tekrar,  doya  doya dolaştım, hem de çok güldüm,bol bol ve kahkahalarla.Hafta sonunda, Eylül’ün son gün güzellikleri,  harika hava, deniz, sahil,dostlarla,kuzenlerimle keyifli anlar, geçmişe yolculuklar,derin sohbetler, yeni keşifler, her şey çok güzelken, akşama da sinema keyfi ile hafta sonum tam anlamıyla taclandı. Woody Allen‘in son filmleri beni çok mutlu eder oldu. Geçen sene bu günlerde” Midnight in Paris”i seyretmiş çok beğenmiştim. Bu sene de “To Rome with Love” ile ustaya tekrar hayran oldum.Filmi çekmesi için teklif ve18 milyon dolarlık  bütçe  İtalyanlar’dan gelmiş. Woody Allen İstanbul için de olumlu bakıyor, teklif gelirse neden olmasın. İstanbul çok egzotik bir yer yorumunu yapıyor.Şu anda ustaya yapılmış altı ülkeden teklif var.Belki bizde sıraya gireriz.Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay’da bütçe önemli değil, senoryayı beğenirsek gereken katkıyı yaparız diyor.Bakalım, gelişmeler olumlu olur belki.                                                                                                                 Roma’nın fon olarak kullanıldığı ve Romalıları konu alan, onların yaşam tarzlarını anlatan  film,çok keyifli.Film anlatmama gerek var mı bilmiyorum, şiddetle gidin seyredin, doya doya gülerken, Roma ‘da tekrar tekrar dolaşın diyorum.

Woody Allen, filmde Roma’da birbirinden farklı karakterlerin birbirinden farklı hikayelerinin içine sokarak, bazen şehrin herhangi bir sakini bazen de yazın gelen herhangi bir turistin hayatına girerek romantik ve macera dolu bir geziye çıkartıyor. İtalya’ya çeşitli nedenlerle gelen Amerikalılar ve İtalyanların başlarından geçen romantik ve komik anlar birbirinin içinde geçiyor. Alec Baldwin,  Penolope Cruz, Jesse Eisenberg, Alisson Pill, Roberto Benigni gibi oyuncuların bir araya geldiği film, güçlü oyuncu kadrosuyla da çok ilgi  çekiyor.

Ben seyrederken  kendimi hep Roma da gibi hissettim.Biz de o fimdeki gibi sokaklarda ünlü  pizzacıyı  ararken dönüp durmuştuk.Hele aylar öncesinden rezervasyon yaptığımız,restorantta , özel gümüş kaplama sahanlarda servis edilen deniz mahsulleri ile yapılmış rizottonun kokusu alışmadığımız şekilde ağır gelince, utana sıkıla nasıl geri yollayacağımızı bilememiştik. Şefi üzmek istemedik, ama neyse anlayışlı bir  davranış ile karşılaşıp,yeni siparişimizi vermiştik.Roma tüm çekiciliğinin güzelliklerinin yanında, yemek konusunda da  harika lezzetler şehri .

Roma’ya gidip de resim almadan olmaz. Sonra da ressamı ile resim çektirmek şart. Roma’dan aldığım tablomda, Aşk Çeşmesi var.                                                                    Alışveriş yaparken özellikle seçerek gittiğimiz mağazalardan, aldıklarımız kadar,  yemek yerken, dolaşırken öylesine bakıp aldığımız şeylerin de hala dolabımda en sevdiğim giysiler, ayakkabılar, botlar olduğu kesin. Roma alışveriş için de çok güzel bir şehir.

Roma’yı o sıralar Domus Academy’de okuyan Leyla’m ile gezmek çok hoş, keyifli ve eğlenceli olmuştu.                                                                                                                                           Çok güzel anılar, hatıralar canlandı, fotoğraflarımı çıkarıp baktım.Çok da resim çekmemişiz,çektiklerim de çok net çıkmamış, tekrar gitsek ne iyi olur, üstelik havuza tekrar gitmek için para da atmıştık, bence çok güzel fikir, ne dersiniz. Bugün Roma’ya Sevgilerle diyorum.

Prens’imle Müzede

Eylül’de yine harika bir hafta sonu. Hava çok güzel, güneş ısıtıyor,tam anlamıyla,tatlı tatlı okşuyor. Denize girenler çok mutlu, memnun. Girmeyenler de öyle.

Teknedekiler, yelkendekiler,sahildekiler, denizdekiler herkes keyifli. Bense hepsinden keyifliyim,bu çok güzel havada deniz kenarında,  prensimleyim.

Konuşuyoruz, kaykaya biniyoruz.Birşeyler yiyoruz, yeni arkadaşlarımız var.

Keyfimiz süper, prensim, sahte gülüşüyle poz veriyor.

Günün çok da özel bir programı daha var. Oyuncak Müzesi.Fotoğraflamaya çalıştım.Bakalım beğenecek misiniz?

İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında Sunay Akın’ın ailesinden kalma Göztepe’deki köşkünde kurulmuş, yazar, müze kurma fikrinin temellerini daha çocukluk yıllarında atmış,  ailesi ile birlikte İstanbul’a yapmış olduğu bir seyahatte Arkeoloji Müzesini ziyaret edince bu geziden o kadar etkilenir ki müzeciliği oyunlarına katar ve en çok sevdiği oyun haline gelir. Ancak diğer çocuklar pek ilgi göstermediklerinden oyunu hep kısa sürer. Oyuncak müzesi fikrinin temelleri ise şairin, 20 yıl önce Almanya’nın Nürnberg kentine yapmış olduğu seyahatine uzanıyor. İlk kez o zaman böyle bir müzeyle karşılaşan Sunay Akın, kendini oyuncaklardan saatlerce alamadığını itiraf ediyor. Akın daha sonra gittiği tüm ülkelerde oyuncak müzesi aramaya başlıyor ve bu gezilerin sonunda gelişmiş her ülkenin mutlaka oyuncak müzesi olduğunu ve teknolojik açıdan kendini geliştiren ülkelerin oyuncak sanayisinde lider olmayı başardıklarını fark eder. Şair o müzeleri gezerken şunları düşünür “Hayal etmenin ve düş kurmanın tarihi var. Bu tarih o müzelerde yaşatılıyor. Türkiye’de de böyle bir müze olmalı ve hayaller korunmalıydı.”Yazar bu müzeyi kurma amacını ise şu sözlerle ifade etmekte “Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlık duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum”

Müzenin kapısındayız.                                                                                                                      15 yılda gezdiği ülkelerdeki antikacılardan ve açık arttırmalara katılarak satın aldığı oyuncaklarla bu müzeyi kuran sanatçı insanlara masalsı bir dünya kurmak istemiş. Sunay Akın oyuncak Müzesi hayalini gerçeğe taşırken sahne tasarımcısı Ayhan Doğan ile çalışmış. Yazar, Ayhan Doğan ile çalışmasının sebebini ise şöyle açıklamakta; “Bu müzede hayallerimizdeki kahramanları sergileyeceğimize göre, her odanın bir sahne görünümünde olması gerekliydi. Bu işi de en iyi başarabilecek olan isim Ayhan Doğan’dı.

Burası kız çocuklar için, bu bölümler için ben bir daha gitmek istiyorum.                                                                                                                      Müze sözcük olarak ilham perisi anlamını taşıyor. Müze mitolojideki Zeus’un 9 güzel kızı “Musa”lardan gelir. Akın hiçbir müzenin kar amaçlı kurulmayacağını ilham perilerinin ona kazandırdığı ne varsa onlarla müze kurduğunu, sevenlerinin kendisi için harcadığı parayı onlara hizmet olarak sunmaya çalıştığını ifade ediyor.

Prensim için araba olsun başka şey istemez.Bu markayı ilk defa gördü, hemen hafızasına kaydetti.
Müzedeki oyuncakların sayısı ve çeşidi konusunda sınır bulunmuyor. Oyuncak müzesinden içeri adımınızı attığınız anda sizi masalsı bir dünya bekliyor. Evcilik oynadığınız bebeğiniz, kurşun askerleriniz, metal arabalarınız, çocukluğunuz, anılarınız sizleri bekliyor. Sunay Akın, yurt içinden ve yurt dışından yaklaşık dört bin adet antika oyuncak toplamış. En eski oyuncak 1817 yılına ait, Fransa`da yapılan bir oyuncak keman… 1820 yılında Amerika`da yapılan bir bebek, yine aynı ülkeden 1860 yılına ait misketler, Almanya`da yapılan yüz yaşında teneke oyuncaklar ve porselen bebekler müzenin en eski eserleri arasında.

Polis arabaları, tranvaylar,hepsi beni de çok heyacanlandırıyor.

Burada  araba çeşitleri daha çok.Aslan için çok daha dikkat çekici.

Burası beni çocukluğuma götürdü.Kardeşimin her çeşitten askeri vardı, kızılderilileri de vardı. Hem de beraber çok oynardık.

Araba değilse kısa geçiyoruz.

Biraz da müzenin bahçedeki kafedeyiz.                                                                                    Müze 5 kattan oluşuyor. Konferans salonunun bulunduğu en alt katta kendinizi bir denizaltının içinde bulacak, çayınızı kahvenizi yudumlayacağınız kafede ise bir oyuncağın dişlilerinin içinde hissedeceksiniz. Girdiğiniz her odada farklı bir macera yaşayacak ve çocukluk dostlarınızla karşılaşacaksınız.

Prens’im ile birbirimize anlatacak çok şeyimiz var.                                                                                           Bu ara çok müze gezdim, hepsi çok özeldi. Ama Oyuncak Müzesi de mutlaka gezin dediklerimden. Sunay Akın  çok  sevdiğim bir sanatçı. Çok teşekkürler Sunay Akın, müthiş bir hayali hayata geçirerek,küçük büyük, hepimizi hayaller ülkesine götürüyorsun. Hayallerin seninle birlikte, tüm gezenleri de mutlu ediyor.Sevgiler herkese