Boyner’e Legion d’Honneur Nişanı

Sevgili Ümit Boyner, çok sevdiğim çok takdir ettiğim başarılı, güzel insan, güzel kadın,güzel dost, iyi anne, iyi  eş,TÜSİAD eski başkanı, Kagider eski başkan yardımcısı, daha nice güzel sıfatları olan, onları en iyi şekilde taşıyan, hakeden özel bir isim.Dün de ona çok yakışan bir nişana; Fransa devletinin  en prestijli nişanlarından Legion d’Honneur sahibi oldu.Çok gurur duydum, sevgiyle  kutluyorum,Gila Benmayor’un haberi ile de paylaştım. Sevgiler, sevgiler

Gila BENMAYOR

12 Kasım 2013
Boyner’e Legion d’Honneur nişanı

TÜSİAD eski Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, dün gece İstanbul’daki Fransız Sarayı’nda yapılan törende, Fransız devletinin en prestijli nişanlarından olan Legion d’Honneur’un sahibi oldu.

Tören için Ankara’dan İstanbul’a gelen Fransa Büyükelçisi Laurent Bili konuşmasında, “sivil toplumun gelişmesine katkılarının yanı sıra, Fransa ile Türkiye ve Türkiye-Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere ve kadın sorununa katkılarından ötürü” Ümit Boyner’in Legion d’Honneur “Chevalier” nişanına layık görüldüğünü söyledi.
Törende Fransızca yaptığı konuşmasının tercümesini Türkçe olarak bizzat yapan Laurent Bili’den sonra söz alan Ümit Boyner’in büyük alkış alan konuşması özetle şöyle:
“Ben bu nişanı Türkiye’de katılımcılık, eşitlik ve dayanışma için çalışan sivil topuma verilmiş bir onur olarak kabul ediyorum. Beni bu nişana kadın konusundaki çalışmalarımı da göz önüne alarak layık gördüğünüz için özellikle müteşekkirim. Türkiye’de kadın konusu bir zihniyet devrimi gerektiriyor. Girişimcilikten eğitimde fırsat eşitliğine, kadına karşı şiddetten kadın istihdamına kadar, kadının insan hakları konusunda en temelden en tepeye atak olmak, çözüm üretmek zorundayız.”
Konuşmasında TÜSİAD çatısı altındaki Boğaziçi Enstitüsü’ne de değinen Ümit Boyner, “Vizyonumuz Fransa-Türkiye ilişkilerini ve iki ülkeyi ilgilendiren tüm konuları bağımsız, objektif bir platformda, yapıcı ve üretken bir yaklaşımla tartışmaktı. Bugün geldiğimiz yere bakınca beklentilerimiz üstünde bunu başardığımızı görüyor ve gurur duyuyoruz” diye konuştu. Fransız Sarayı’ndaki törende ailesi ve yakın dostları Ümit Boyner’i yalnız bırakmadı. Başta TÜSİAD eski başkanlarından eşi Cem Boyner olmak üzere Boyner ailesinin tüm fertleri, TÜSİAD’ın ilk kadın başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Yandex Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz, Legion d’Honneur nişanını daha önce almış olan Güler Sabancı, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer-Haluk Dinçer, Bülent ve Oya Eczacıbaşı, Ayvalıklı dostları Halis ve Alev Komili, Lucien Arkas Fransız Sarayı’nın davetlileri arasındaydı.

Miyase Bülbül ile Alkali Yaşam

Sevgili Miyase’yi, Miyase Bülbül  ile Alkali Yaşam‘ı hep yazıyorum.Ama her gün yazacak paylaşacak çok şey var. Öğrenecek, alışılacak çok şey var.Ben her seferinde merakla okuyorum, kitabımı başucuma koydum. Miyase’nin bizler için yazdığı püf noktaları da sizlerle paylaşacağım.Her seferinde bir şeyler daha öğrenmekte yarar var.Nasıl değişirim, onlarsız yapamam, dediğimiz çay kahve gibi,alışkanlıklarımız var, tereyağ gibi, kafamızı karıştıran sorularımız var… Hepsini paylaşacağım.

Sevgiler, sevgiler

Miyase diyor ki!

***KAHVE DEĞİL ELMA;yarın sabah bir değişiklik yapın güne kahve ile değil bir elma ile başlayın uykunuzun daha çabuk açıldığını daha enerjik ve canlı olduğunuzu hatta uzun bir tatil sonrasındaki ilk iş günü daha neşeli olduğunuzu hayretle farkederseniz şaşırmayın alkali elmanın marifetidir.
iyi haftalar ALKALİYAŞAM ALAKALİ MUTFAK

elma-cayi-firinda180dereceBen de günde bir türk kahvesini içiyorum, ama yanına bol alkali, ya da limonlu suyumu da alarak…Çayımın yanında da limon ve su mutlaka oluyor. Ama onu da günde bir kere içiyorum.Elma ise olmazsa olmazım sabahları mutlaka bir tane yiyiorum.

Miyase diyor ki!
***hadi alkali olmaya en zevkli yanından başlayalım BİTKİ ÇAYLARI İÇEREK
yarın daha alkali olmak için siyah çay yerine adaçayı, yasemin çayı, zencefil çayı, ıhlamur içebilir, çayınıza taze limon suyu sıkarak vücudun alkali dengesini bulmasına yardımcı olabilirsiniz. zor değil değil mi?
ALKALİ YAŞAM ALKALİ MUTFAK
Bitki-Cayi-1024x761Ben de bol bol bitki çayı içiyorum.Hem de keyifle ödem için, gaz için, uyku için, gerginlik için, kış için, bağışıklığımızı güçlendirmek için, öksürük, grip için her modeli keyifli güzel.Sunumu da eve yaydıkları koku da, her çeşidi başka mutlu ediyor. 
Miyase diyor ki!

***kitabımda da yazdım ve hep yazacağım kan tahlillerini yaptırıp, uzman görüşü almadan gereksiz vitamin ve antibiyotik kullanmak hem vücudu asitlendiren hemde ilaçların etkisini gerektiğinde etkisiz hale getiren bir durumdur. İşte sonuç artık bakteriler, virüsler antibiyotiklere karşı bağışıklık kazanmış, bugün bütün gün haberler bunun üstüne, dünya şaşkın…

Çok inanıyorum ve doktor vermeden vitamin almıyorum.Doğal bitkileri beslenmeyi daha etkili buluyorum.

***TEREYAĞ FAYDALI MI?
Karatay televizyonda tereyağın faydalı olduğunu söylüyor alman bir doktorda tereyağ yiyin dedi dün haber kaynakları bunu yayınladı evet doğrudur açık alanda doğal yeşillikleri yiyerek ve gezerek beslenen hayvanlardan elde edilen ve ısıtılmadan tüketilen günlük 25 gr tereyağ faydalıdır. iyi yağdır. eğer gerçekten marketlerde ki yağları almayıp gerçek köy tereyağ dediğimiz yağı bulursanız.
ancak herkesin söylemeyi unuttuğu bir şey var ki tereyağ ısıtmadan tüketmek eğer yemekte kullanmak istiyorsanız önceden ısıtılmış çelik bir tavaya koyup altını iyice kısın kendi erisin ya da benmari usulü eritin.

Tereyağ sevenlere benim pek tereyağ ile ilgim yok zaten.

Miyase diyor ki!

Alkali-Yaşam***ALKALİ BESLENME BİR DİYET DEĞİLDİR

yakın çevremde sıklıkla duyduğum alkali beslenmenin kısa ve uzun dönemlerde bir diyet gibi yapılması ve sonra tekrar eski alışkanlıklara geri dönülmesi. bu gerçekten düşündürücü ve ne yazık ki böyle bir isimle çıkan ilk kitaptan dolayı yanlış bir algı.
ALKALİ BESLENME VÜCUDUN ANATOMİSİNE UYGUN VÜCUDUN DOĞAL DENGESİ OLAN ASİT-ALKALİ DENGESİNİ KORUYARAK GENEL SAĞLIĞA KATKIDA BULUNAN BESLENMENİN FORMÜLÜDÜR. YASAKLAR VE KISITLAMALARLA DOLU OLMAYAN BİR BESLENME FORMÜLÜDÜR.

bu formül genel olarak sağlıklı bir kişide %75 alkali besinlerle %25 asidik atık bırakan besinlerle günlük beslenmenin ayarlanması, hasta veya t edavi gören kişilerde %85-90 alkali %15-10 asidik besinlerle beslenmek, doğanın içinde büyük şehir dışında bol oksijen alarak ve hareketli bir yaşamı olan kişilerde %70-65 alkali % 30-35 asidik besinlerle beslenme olarak alınmalıdır.
günlük beslenmenizden tamamen vazgeçmek yerine ufak değişimlerle alkali besin alma düzeyinizi arttırabilirsiniz.
ALKALİ YAŞAM ALKALİ MUTFAK- MİYASE BÜLBÜL

alkali-yasam-alkali-mutfak

Bu güzel hatırlatmalardan sonra aşağıda sevgili Miyase ile Yaprak Çetinkaya‘nın Formsante dergisi için yapmış olduğu, çok faydalı soru cevaplar var.Onu da eklemek istedim.

Yasaklar listesi yok, diyet listeleri de… Tek hedefiniz alkali besinler ile asidik besinleri dengelemek. Bir gün asit yükünüz arttıysa ertesi gün alkaliye ağırlık vermeniz yeterli… Bu sırada fark etmeden kilo da vereceksiniz. Ancak bununla kalmıyor; yeni yaşam tarzınızda vücudunuzun asitlenmesini artıran olumsuz duygulardan arınmak, olumlu düşünmek, sık sık gülümsemek, açık havada keyifli yürüyüşler yapmak ve her gün güzel bir uyku çekmek de yer alacak. Bir alkalist olmaya hazırsanız sözü “Alkali Yaşam-Alkali Mutfak” kitabının yazarı, Çiğ Beslenme Uzmanı Miyase Bülbül’e bırakıyoruz.

Doğanıza uygun yaşamaya karar vermenizin hikayesi nasıl başladı? Hayatta her şeyin değişimi, ummadığınız bir zaman ve biçimde, hiç beklemediğiniz kişilerden maddi manevi yediğiniz darbe ile başlar. Peşinden koştuğunuz ideallerinizin, anlam yüklediğiniz insanların, verdiğiniz mücadelenin ne kadar boş olduğunu anlarsınız. Doğrunun, dürüstlüğün, emek ve alınteri ile kazanılmış değerlerin izindeyken, yalan ve sahtekarlıkla değerlerinizin elinizden yitip gittiğini görürsünüz. Yaşam böyledir. İnişler ve sonra çıkışlarla süslenmiş bir yarış. Bu yarışta önemli olan zorluklara karşı koyabilmek için güçlü, güçlü olabilmek için sağlıklı, sağlıklı olmak için kendinle barışık, kendinle barışmak için doğal olmaktır. Kendinize olan inancınızı kaybetmeden ayaklarınızın üzerinde sağlam durmak. Sağlam durmak, doğanın verdiğine, evrenin ve Yaradan’ın sunduğu nimetlere ve doğanıza sahip çıkmakla mümkün oluyor. Ve kararınızı verirsiniz; kendinizi sağlam tutmak için değişmelisiniz. Değişirsiniz. İşte benim hikayem de buna benziyor.

“Sağlıklı yaşam” ifadesi sizin için ne anlama geliyor? Son yıllardaki sağlıklı yaşam furyası için ne düşünüyorsunuz? Sağlıklı yaşam fiziksel, ruhsal ve toplumsal açıdan tam anlamıyla uyumlu ve dengeli olmak anlamına geliyor. İyi hissetmek, hissettirmek ve yaşama karşı dayanıklı, sabırlı ve sağlam olabilmek. Sağlıklı yaşam; edinilen tecrübelerin, alınan derslerin, öğrenilen tüm bilgilerin, kendinle ve başkalarıyla olan ilişkilerin tamamıdır. Sağlıklı yaşam furyasını bir noktada takdir ediyor, bir noktada kafa karıştırıcı buluyorum. Mümkün olduğunca çok bilginin paylaşılması güzel ancak aynı zamanda kafa karıştırıcı. Her gün yeni bir şey söyleniyor. Yeni bir şey yazılıyor. Herkes ayrı bir diyet öneriyor. Sağlığına sahip çıkmak isteyen kişiler bilgi kirliliği ile karşı karşıya ve şaşkın. Önerilen diyetler ya da verilen bilgiler kimi için fayda sağlıyor kimine ise zarar veriyor. Kimi ciddi ele alıp araştırıyor, okuyor, sorguluyor. Kimi boş verip, bildiğini okumaya devam ediyor. Herkes sağlıklı olmak için kendince bir yol tutuyor. Sağlık konusunda artan bilgiye, giderek modernleşen hastanelere, tam donanımlı yetiştirilmiş uzmanlara ve gelişen gıda sektörüne karşın hastalıklar, obezite, yorgunluk, halsizlik, stres ve depresyon giderek artıyor. Burada ters bir orantı, bir yerde eksiklik var. Kitapta yıllar içinde değişen yaşam koşullarının sağlığımıza olumsuz etkilerinden bahsediyorsunuz.

DSCF1037

Bu koşullar altında sağlıklı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Sağlıklı yaşam kararı, bir sonun başlangıcıdır. Başlangıçlar zordur ve çok çalışma ister. İnanmak ve inandığının peşine düşmek tüm olumsuzluklar içinde imkansızı imkanlı kılıyor. İmkansızı imkanlı kılmak için önce kendine, kendi bedenine saygı ve sevgi duymak lazım. Kendine saygısı olan kişiler, koşullar ne olursa olsun koşulları değiştirmenin, doğru olana sahip çıkmanın, gerçek değerlerin, doğal besinlerin mücadelesini veriyor. Organik beslenme, organik besin akımı yıllar önce birkaç kişinin çabası iken bugün toplumların sahip çıktığı bir akım oldu. Çevre koruyucu eylemler giderek arttı. İnsanlık doğanın yapısını bozmak yerine korumanın ve geliştirmenin değerini anlamaya başladı. Modern toplumlarda gıda, çevre ve sosyal kirlilikler içinde yaşarken görevimiz etrafımıza ışık tutarak değişime zemin yaratıyor. Sadece fast food, hazır gıda ve konserve yemekten vazgeçerek sağlığımız ve sağlık bilinci için önemli bir adım atmış oluruz. Araba kullanmak yerine toplu taşıma araçlarını kullanmak, gereksiz sifon çekmemek, evlerdeki temizlik malzemelerini değiştirmekle adımımız büyüyor, kolalı ve sodalı içecek yerine su içmeye başlayarak, plastik şişe yerine cam şişe kullanarak bu adım dev gibi oluyor. Basitten başlayın zoru gerçekleştirin. İmkansız diye düşünmeyin yeter. İnanın sağlıklı yaşamın bir formülünü bulursunuz. Ve göreceksiniz ki yalnız değilsiniz.

indirAlkali yaşam felsefesi nedir?

Tarihçesi, dünyada ve Türkiye’de bilinirliği, uygulanırlığı nasıl? Alkali yaşam doğaya, doğal olana saygı duyarak, sevgi ve hoşgörü ile ruh, beden ve zihin sağlığına en uygun yaşam biçimi olarak görülüyor. Alkali yaşamın yüzde 60-65’ini beden sağlığı için alkali beslenmek, yüzde 35-40’ını ise akıl ve ruh sağlığı için alkali yaşam oluşturuyor. Alkali beslenmek vücudun doğasına uygun, sindirimi sonrasında alkali atık bırakan besinlere daha çok yer vererek günlük mönünün ayarlanması, alkali yaşam ise olumlu duygular taşımak, doğru nefes almak, spor yapmak, derin uyumak, denizde yüzmek gibi kendine değer vermeyi öğrenmek anlamına geliyor. Alkali yaşam felsefesi insanlık var olduğundan beri var. İlk insanlar daha çok alkali besleniyor ve alkali yaşıyordu. Dalından sebze, meyve, kökler ve doğal kaynak suları onların yaşam kaynağı idi. Eti çiğ yiyorlar, doğanın içinde ve doğal davranıyorlardı. Yıllar geçti, ateş icat oldu, mertlik bozuldu. Ateşin icadıyla medeniyet denen tek dişi kalmış canavar büyümeye başladı ve bugünlere geldik. Asidoz, çağın korkulu rüyası oldu. Giderek kirlenen çevre faktörleri toprakta bulunan mineral ve vitaminlerin, havada bulunan oksijenin azalmasına, kaynak sularının kaybolmasına yol açtı. Artan nüfusa yetişmek için uygulanan kimyasal tarım, besinlerin alkali değerlerinin azalmasına neden oldu. Hazır gıda sektörü asit artışını fişekledi. ABD’nin en duyarlı bölgesi Kaliforniya’dan başlayarak doğal tarıma, doğal yaşama dönüşüm başladı. Bugün tüm Amerika’ya yayılan bu akım, Avrupa’da en çok İngiltere’de ve kuzey ülkelerinde uygulanıyor. Ülkemizde ise geçen sene duyulmaya başladı ve hızla ilgi artıyor. Artacak da… Kendine değer veren, saygı duyan, kendini seven herkesin alkali yaşam felsefesini bir ucundan yakalaması lazım.

IMGP2779Asit-alkali dengesi nasıl oluşuyor ya da bozuluyor, bu denge insan sağlığını nasıl etkiliyor? Asit ve alkali aslında kimyasal kelimeler. Doğadaki her madde girdiği çözeltide ya asit atık ya da alkali atık bırakıyor. Bu atık değeri pH tablosu ile ölçülüyor. Bu tablo 1’den 14’e kadar bir çizelge. 7, nötr durumu simgeliyor. 7’de asit ve alkali dengede oluyor. Üstü alkali değerin artısını, altı asit değerin artısını gösteriyor. İnsan vücudunda da her besin sindirimi sonrasında asit ve alkali atık bırakıyor. Duygularımız da bu değerlerde etken oluyor. Negatif duygular asidik, pozitif duygular alkali değeri arttırıyor. Vücudun kendi doğal bir dengesi var ki bu pH 7,35 ile 7,45 arasında bulunuyor. Yani insan vücudu çok hafif alkalidir. İnsan kanı da alkalidir ve tüm sistem kanın alkali değerinin bozulmaması üzerine çalışıyor. Bu dengeye sahip ve koruyan kişiler genel olarak sağlıklı, enerjik, canlı ve genç görünen kişilerdir. Alkali beslenmeyi diyetten ayıran nedir? Kitabımda da açık açık yazdım. Diyet kelimesi dilimize İngilizce “diet” kelimesinden girdi. “Diet” kelimesinin son harfini attığınızda “die” yani İngilizce “ölmek, mahrum olmak” anlamına geliyor. Diyetin de mahrum olmaktan, ölmekten farkı yok. Her diyet bir şeyleri yasak ediyor yani yok sayıyor yani öldürmenizi istiyor. Diyet sevdiğin şeylerden mahrum olmak, zevklerini öldürmek, köreltmek anlamına geliyor. Alkali beslenmede ise yasak bulunmuyor. Genel sağlık durumunuza, yaşam koşullarınıza göre alkali besinler ve asidik besinleri dengeleyebilirsiniz. Örneğin içki yüksek asidiktir. Eğer genel olarak sağlıklıysanız akşam yemeğinizde bir bardak şarap içebilirsiniz. Ancak bir hastalığınız varsa, yorgun, halsiz, güçsüzseniz, sık, sık rahatsızlanıyorsanız vücudunuzdan fazla asidi atıncaya kadar içmemenizde fayda var. Önemli olan neyi neyle dengeleyeceğini bilerek yemek.

Alkali beslenmenin temel adımları neler? Alkali beslenmenin en büyük adımı alkali su içmek. İnsan vücudunun yüzde 70’i sudan oluşuyor. Gün boyunca sadece alkali su içerek bile, yani pH 8-8,5 ve cam şişede, vücudun pH değerinde alkali yönde büyük bir değişim oluyor. Sofranızda salatanın miktarını biraz arttırarak asit alkali dengenizde alkali yönde pozitif bir artış sağlarsınız. Beyaz unu kesmek, mayalı, maltlı ürün tüketmemek, çay ve kahveye şeker ilave etmemek, beyaz pirinç pilavı yerine bulgur pilavı tercih etmek, eti biraz azalmak, konserveden ve hazır gıdadan uzak durmak alkali beslenmenin önemli adımları.

kuru-fasulye_301481Alkali beslenmede besin kombinasyonları, bildiğimiz doğrulardan farklı mı? Ne yediğimiz, nasıl yediğimiz, tükettiğimiz besinlerin kalitesi, ne kadar iyi çiğnediğimiz, besinleri nasıl pişirdiğimiz kadar neyi neyle yediğimiz de önemli. Yıllarca kuru fasulye, pilav ya da etli kuru fasulye yedik. Şimdi ben size “Her ikisi de besin kombinasyonları açısından zararlı, yemeseniz iyi olur” diyeceğim. Kızacaksınız. Ancak gerçekler acıdır. Ne yazık ki uzmanlar “Besin kombinasyonlarında proteinlerle nişastalı karbonhidratları bir arada tüketmeyin, bitkisel proteinle hayvansal proteini aynı anda aman yemeyin” diyor. Kuru fasulyeyi tek başına ya da sebze ile birlikte yemek en doğru tüketim oluyor. Sindirim sistemini, dolayısıyla vücudunuzu yormaz, rahatsızlık vermez. Hatta inanın gaz şikayetiniz bile azalıyor. Alkali beslenmenin yasaklar listesi var mı? Alkali beslenmenin yasakları yok, formülü var. Formül kişinin sağlık durumuna göre değişiyor. Eğer rahatsız iseniz veya tedavi görüyorsanız yüzde 85-90 alkali atık bırakan besinlerle, yüzde 15-10 asidik atık bırakan besinlerle beslenmeniz uygun olur. Genel sağlığınız iyi ise yüzde 70-75 alkali, yüzde 25-30 asidik atık bırakan besinlerle günlük beslenmenizi ayarlamanız sağlığınızı korumakta size yardım edecek. Organik mi değil mi? Kafaların bu kadar karışık olduğu ülkemizde “organik” olarak tanımladığınız besinlerin özellikleri nedir? Pazarda satılıyor olması yeterli mi? Evet artık organik modası çıktı; organik, gerçek organik, hakiki organik hatta özorganik diyeni bile gördüm. Ülkem organik kelimesini çok sevdi. Bilen bilmeyen organik satıyor. Kendi toprağında yetiştirdi ve kimyasal tarım yapmadıysa organik diye adlandırılıyor. Ancak organik kelimesini tam anlamıyla kullanabilmek için en az 25-30 ve aslında 50 km mesafede kimyasal tarım yapılmaması, toprağın bir sene nadasa bırakılıp dinlendirilmesi gerekiyor. Kimyasal gübre kullanımı zaten hiç olmamalı. Organik tarım yapanlar Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan organik tarım sertifikası alıyor. Pazarlarda satılanlar organik pazar olmadıkça ve sertifika gösterilmedikçe organik değildir. Alkali beslenme eşittir çiğ ve vejetaryen beslenmek midir? Alkali beslenme tamamen çiğ beslenme ya da vejetaryen beslenme değil, ancak bitkisel proteine veya çiğ sebze tüketimine ağırlık verilmesi öneriliyor. Zira sebzeler yüksek ısıda pişirildiklerinde içlerindeki vitamin ve mineralleri, en önemlisi de enzimleri kaybediyor. Enzimler genel sağlığımız, sindirim sistemimiz, hücre yapımız için çok önemli… Vücut enzim depolarını kullanmak zorunda kaldığında hücre ve organlar yeniden enzim üretmek için ekstra çalışıyorlar ve yorulup yıpranıp erken yaşlanmaya neden olabiliyorlar. Sebzeleri tamamen çiğ olmasa da az bir süre buharda pişirerek hazırlamak diğer pişirme teknikleri arasında en sağlıklı olanı… Alkali beslenmede et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri yemekle ilgili bir yasak yok. Örneğin organik yumurta beyazı yüksek alkali bir besin, öneriliyor. Et eğer doğal yaşamda yetişmiş bir hayvandan alındı ise bol sebze ve salata ile asidi nötr hale getirerek rahatça yenilebiliyor. Formül 1’e 3 veya 4’tür; yani 100 g etin yanında 300 g sebze, salata yenilebiliyor.

Alkali tarifler Kremalı Mantar Çorbası (yüksek alkali) Malzemeler * 1 kase taze mantar (iyice yıkanmış, bez üzerinde kurutulmuş, ince kıyılmış) * 1/2 kase badem (12 saat alkali suda bekletilmiş ve kabukları soyulmuş) * 3/4 kase alkali su * 1/2 kase taze mantar (normal doğranmış) * Deniz tuzu, karabiber, kırmızı biber * İnce kıyılmış taze maydanoz Hazırlanışı Bademi ve suyu blender’da kısa süre karıştırın. Kıyılmış mantarı bu karışıma ekleyin ve bir süre daha karıştırıp baharatları ekleyin. Doğranmış mantar ve kıyılmış taze maydanozla servis yapın. Eğer sıcak olmasını isterseniz karışımı çelik tencereye alıp doğranmış mantarı ekleyin, kısık ateşte tahta kaşıkla karıştırarak beş dakika ısıtın. Biraz koyu kıvamda ancak ılık olacaktır. Baharatlarını ekleyerek kıyılmış maydanozla servis edin. Yaprak ÇETİNKAYA Formsanté Dergisi

Kaynak: http://www.estanbul.com/aadan-zaye-alkali-yasam-385912.html#.UmkBkWfz50o.facebook

Fatmanur Erdoğan İle

Sevgili Fatmanur Erdoğan  ile Ağustos ayında nihayet tanıştık, tesadüfen karşılaştık, hem de çok hoş bir tesadüf ile.Nihayet diyorum; çünkü ben kendisinin iki senedir “Kariyer Yolculuğu” blogunun takipçisiyim. Blog yazmaya başladığımda beni yazıları tarzı ile çok etkiledi, benim de onun gibi fayda yaratan, sevilerek okunan bir blogum olsun istedim.

Onun yazıları daha çok kariyer yolculuğunda olan gençleri hedef alırken ben de girişimci olmak isteyen gençleri hedeflemiştim.Blogunda iyi bir bloger olmanın tüyolarını da veriyordu. Benim için çok iyi bir yol gösterici oldu.Ne kadar başarılı oldum bilmiyorum ama yazılarını hep ilgiyle severek okudum.Sonra bu sene yayınlanan Beyaz Yakalı Girişimci” kitabının tanıtımını blogumda yaptığımda; yine tesadüfen telefonda konuştuk, tanıştık. Sonra da  bir Ağustos akşamı aynı masada yemek yediğimiz grupla fotoğraflar çekerken birbirimizi çekmeye çalışırken anladık ki,  bu sefer gerçekten karşılaşmıştık. Konuştuk sohbet ettik, sonra sevgili Fatmanur’u katıldığı bir panelde dinlemeye gittim. Eveet önce yazılarıyla tanıdığım, bu çok  güzel tatlı, kadını panelde ki söyleşisinde de beğenerek ilgiyle dinledim.

fotograf (99)

Artık birbirimizi daha çok tanıyorduk, ama  keşfetmediğimiz çok yönlerimiz olduğu da kesindi, en kısa sürede daha uzun süreli buluşmak ümidiyle birbirimizi aramaya haberleşmeye devam etmeye başladık. Önümüzdeki günlerde bir araya gelmeyi planlarken ben sizlere, sevgili Fatmanur’un blogunda ki kendi tanıtım yazısını, sizlerle paylaşmak istedim.Kendi anlatımıyla bu yaşam hikayesi de benim çok ilgiyle okuduğum Fatmanur Erdoğan yazılarından.  Sizin de blogunu ve kendisini çok seveceğinizi ve çok şeyler öğreneceğinize eminim.

res2

Hayatımın hiç bir döneminde doktor olmayı düşünmedim.

Çocukken “Büyüyünce ne olmak istersin?” diye sorduklarında ’henüz bilmiyorum’ cevabını verirdim. Daha çocuk yaşlardan itibaren ‘geleceği’ düşünmeyi yani yarına odaklanmayı öğreniyoruz. Öyle ki daha hayat hakkında fazla bir şey bilmeden bir seçim yapmamız bekleniyor bizden…

Dünyaya ciddi anlamda açılmaya üniversite yıllarımda başladım. Her gittiğim ülkede yeni fikirler, farklı kişilikler, değişik hayatlar ve ilginç hikayelerle karşılaştım. Üniversitede kapitalizm üzerine yazdığım bir arguman’ın artık ateşli savunucusu değildim. Işletme fakültesindeki tezimi Japon Yönetim Sistemleri üzerine hazırlarken, dünyayı keşfetmekten ne kadar büyük haz aldığımı birkez daha farkettim.

Norveç’in fyord’ları hep çekmiştir beni. İş hayatıma dünya’nın en büyük petrokimya şirketlerinden bir tanesinde “Market Researcher” göreviyle başladım. Araştırma alanlarım Uruguay, Paraguay ve İsrail oldu. 13 kişiden oluşan departmanda aynı ülkeden iki kişi yoktu. Yeni dostlarım nezaket olsun diye benimle İngilizce konuşmuyorlardı yani. Ortak bir dile ihtiyaç vardı…İşte bu grup harikaydı.

İskandinavya’nın soğuklarına ara verip, Uzakdoğu’nun nemli sıcaklarına doğru yol almak isteğim, buradaki kültürleri anlamak ihtiyacımla birleşti. Hayat beni Norveç’ten Singapur’a sürükledi. Orada ilk önce bir Çinli, Koreli, Taiwan’lı, Singapurlu, Endonezyalı ve Malezyalıyı birbirinden nasıl ayırt edebileceğimi öğrendim. İsimler konusunda fazla sorun yoktu. Çoğu “Kim yada Lim”di zaten. Üstelik isimlerini söylemekten önce kartvizitlerini uzatıyorlardı. Uluslararası bir şirkette “Marketing Executive” olarak Hintli bir CEO ve Hong Kong’lu bir Pazarlama Direktörü ile çalıştım. 3 ırkın bir arada yaşadığı bu toplumda mücadele vermeyi gerçek anlamda öğrendim. Japonlar ile Çinliler arasındaki yönetim farklılıklarını ve Çinliler ile Türkler arasındaki benzerlikleri gördüm.

Biraz daha büyük oynamanın ve belki de okyanus’da surf yapmanın zamanı gelmişti.Kaliforniya bana kollarını açtı. Kendimi Amerika’nın en önemli ve en büyük Macintosh konferansı olan Mac Summit Konferansının organizasyonunda buldum. İlk olarak Apple Inc’in bir zamanlar CMO’su olan Guy Kawasaki’ye merhaba dedim. Dreamworks stüdyolarının yapımcıları, Dana Ashley gibi tasarım ve teknoloji dehalarının arasındaydım bir anda. O zamanlar bu gibi insanlarla tanışmanın öyle zor olmadığını bilmiyordum. Kumsalda otururken yanınızda Google.com’un kurucusunun bağdaş kurup sohbet etmeye başlayabileceği fikri pek yakın gelmiyordu.  Oysa Tom Peters, Sergio Zyman, John Gray, Don Pepper, Martha Roggers, George Stephanapolis, Michael Douglas, Stephen Hawkins gibi alanında isim yapmış başarılı isimlerle bir araya gelmenin o kadar da ulaşılmaz olmadığını gördüm.

Singapur’da Internet’le haşır neşir olmanın sadece üst düzey yöneticilere ait olduğu bir ortamdan, “teknoloji hepimiz içindir” diyen açık bir anlayışa yolculuktu Amerika’daki hayatım. Kaliforniya’nın “Internet Boom” adı verilen dönemine ayak basmamla yeni bir öğrenim süreci de böylece başlamış oldu.

Oldukça başarılı geçen bir organizasyonun arkasından yeni bir iş teklifine ve okyanus kenarında, 365 günü güneşli olan bir hayata evet dedim. “International Marketing Manager” göreviyle dünyanın dört bir yanında ve çok çeşitli kültürlerle reklam ve pazarlama stratejileri geliştirmek muhteşem bir deneyimdi. Internet’in doğuş yeri olan üniversitelerden biri olan University of California’da aldığım pazarlama eğitimimin içeriğini de etrafımdaki insanların ve iş dünyasının etkisiyle e-commerce, web design ve graphic design olarak genişlettim.  Bu süre içerisinde işim gereği dünyanın dört bir ucunu dolaşmaya devam ettim. Yolculuklarımda dostlarıma hikayelerimi anlattım. Dedim ki, “İnanamıyorum!…Bir iki gün önce bir beyin fırtınası yaptık bir oturumda. Bunlar şortlu ve sandaletli iş insanlarıydı. Kravat takmıyor, ceket etek giymiyorlardı. İş yerlerinde deniz koltukları vardı. Evlerinin garajlarından küçük bir bilgisayarla çalışıyorlardı. Ertesi gün fikirlerini beğenen biri çıkıyor, öyle ki fikrinize yatırım yapmak istiyorum diyordu. Bir anda bir şirket kurulup, bir grup “Angel Investor” ve “Venture Capital” sermayesi ile hayata geçiyordu… Bir sene sonra şirket 200 kişinin çalıştığı bir yer oluyordu. “Satışlar nasıl?” diyordum. “Henüz hiç satmadı.” diyorlardı. Muhteşem bir döngüydü bu. Diğer bir şirket “Satışlar çok ama kara geçemedik diyordu.” Dostum diyorum, burada hayat çok hızlı gidiyor. Öyle hızlı ki deniz, kum ve güneş olmasa bu hızda yaşamak pek mümkün olmazdı!

Bu arada öğrendiğim software programları her altı ayda bir ‘upgrade’ oluyordu. Oysa ben daha yeni öğrenmiştim bir önceki versiyonu kullanmayı! Yani daha adapte olmaya ve alışmaya zaman bile olmuyordu ki versiyon değişiyordu. Buradaki döngü, dünyanın hiç bir yerinde hissetmediğiniz kadar hızlıydı. Öyle ki eğer bu hız başınızı döndürmüyorsa, oradaki hayatın içinde olmadığınız söylenebilirdi.

Bu baş dönmesi yerini birkaç yıllık oturaklı bir e-biz dönemine bıraktı. Heyecan yerini iki kere düşünerek iş kurma ve daha tutucu yatırım yapma devresine çoktan bırakmıştı.Amerika’nın bu durgunluk döneminde, daha hareketli bir ortama atlamanın da benim için zamanı gelmişti…

Türkiye’ye döndüğümde kuralsız bir toplum düzeni ile karşılaştım. Arabayla Bodrum’a doğru yol alırken trafik kuralına uyduğum için camını şiddetle aşağı indiren bir sürücünün nazik sözlerine maruz kaldım. Haklıydı. Önemli olan toplumun oluşturduğu sistematikdi belkide. Yazılı olan kurallar değil. Kuralsız bir ortamın içerisinde oluşturulmuş bir sistem vardı. Alışılması, öğrenilmesi ve değiştirilmesi gereken.

‘Büyüyünce Ne Olmak İstersin?’ sorusunun cevabı “uluslararasılığı aşılayan bir elçi olmak” olarak ifade buldu bende.

1004831_10151812013179311_2086940748_n

Sevgili Fatmanur ile kesişen, ortak  çok konumuz var, en kısa zamanda uzun uzun sohbet imkanımız olacağı buluşmalarda bir arada olmak dileğimle sevgiler, sevgiler

Alkali Yaşam İle 15+4 Kilo Verdi

Sevgili Aslı Şarman İletişim Danışmanı arkadaşım, Eylül başında gördüm, gözlerime inanamadım. Zaten çok güzel arkadaşım 15 kilo vererek, o kadar değişmiş, farklılaşmış, hafiflemiş, enerjisi tavan yapmış. Gözleri ışıl ışıl. Bir kafede karşılaştım. Uzaktan hemen farkettim, ama Aslı’yı değil o hoş hanımı, sonra aaaa Aslı’ymış dedim.

fotograf (94)

İşte böyle; sorunca da “Ne diyet ne başka bir şey sadece Miyase’yi dinliyorum. Alkali yaşamaya çalışıyorum” dedi. Ama anlatınca anladım ki çok titiz, davranıyor, ekmeği, eti peyniri, tavuğu,yumurtası,meyvası hep seçilerek, doğal olanını alkali olanını alıyor ve yiyiyor.Hiç aç kalmıyor, Miyase zaten diyeti kabul etmiyor.

Her sabah bir kaşık doğal elma sirkesiyle güne başlıyor, kara buğday ekmeği yiyor.Sebze ve salatasını et veya balıkla 1/4 oranına dikkat ediyor. Akşamları ise hiç karbonhidrat yemiyor.Suyuna elma ve karanfil ilave ederek alkali yapıyor, tuzu himalaya tuzu. Yani alkali yaşama uyuyor.

fotograf (96)

Sonra Miyase ile buluştuk. Arkadaşım her zamanki gibi, incecik,enerji dolu ve keyifli idi. Yaptıklarını yapacaklarını anlattı. Alkali yaşam ile ilgili eğitimler, seminerler, danışmanlıklar vereceğini anlattı. Kitabından bahsettik. Henüz almamıştım.Kitabın orjinalinin 750 sayfa olduğunu ama basımda kesilerek 450 sayfa çıktığını anlattı. Onunla sağlıklı yaşamla ilgili konuşmak her zaman benzersiz keyif verici oluyor. Aklıma takılan herşeyi nedenleri ve niçinleri ile uzun uzun anlatan Miyase her zamanki gibi şaşırtıyor. Konusunda ki engin bilgisini tecrübe deneyimleriyle de zenginleştirmiş.Her anlattığını  büyük bir merakla dinledim. Her anlattığını bunlar da kitabında var mı diye sordum.Sonra da kitabı aldım tabi.

fotograf (98)

Miyase Bülbül’ün  Alkali Yaşam kitabı çok güzel, çok aydınlatıcı bir kitap olmuş.Anlattıklarının sonunda şunu anlıyorum. Neden niçin yapıldığını  iyice öğrenmeliyiz. İnanarak  ve doğru yapıldığında  bir çok hastalığa yakalanma risklerini de  ortadan kaldırmış olacağız. Aynı zamanda daha enerjik, daha sağlıklı, daha genç kalmanın sırlarını keşfetmek mümkün.
Modern yaşamlarda vücudumuz tamponlayabileceğinden daha fazla asit atık yüküyle dengesini kaybetmeye başlamıştır. Asidik yaşam ve asidik beslenme zararlı parazit ve bakterilerle dolu sağlıksız bir bünye oluşturmakta, dolayısıyla hastalıklara yakalanma riskimiz artmaktadır. Hücre ve dokular normal fonksiyonlarını asidik bir ortamda sürdürmeye devam ettiklerinde başta asidoz, kronik yorgunluk, osteoporoz, şeker, kanser, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon gibi birçok hastalık için uygun zemin hazırlanmış olur.

Yaşam sıvımız olan kanımız ve diğer vücut sıvılarımız doğal halleriyle hafif alkalidir. Vücudumuz bu doğal değeri korumak için metabolik işlemler ve günlük beslenme sonucu vücut sıvılarında oluşan asidi, alkali minerallerle doğru oranlarda birleştirip, onları nötr hale getirerek dengeleme yapar. Alkali beslenme ve alkali yaşam vücudun dengesini doğal halinde korumasına yardımcı olur, metabolizma ve yağ yakma hızını arttırır.

Alkali beslenme vücudun fonksiyonlarını devam ettirmesi üzerine kurulmuş bir beslenme biçimi, başka bir deyişle beslenmenin matematiğidir. Alkali beslenme bir diyet değildir. Vücudun doğal dengesini korumaya yönelik bir beslenme formülüdür. Bu kitap sadece bir beslenme kitabı değil, bir yaşam biçiminin kitabıdır. Denenmiş gerçeklerden, yayınlanmış bilgilerden, söylenmiş doğrulardan, yapılmış araştırmalardan ve alınmış eğitimlerden yola çıkarak oluşturulmuş bir derlemedir. İnsanoğlunu içine girdiği krizden kurtaracak olan doğaya, doğal olana dönmektir. Yaşanan her anı anlamlı kılmak, geliştirmek, varlığımızın dayanılmaz güzelliğini keşfetmek, doğayı, doğal yapıya uygun beslenmeyi ve yaşamayı öğrenmekle mümkündür.

Şimdi de Alkali Mutfak-Alkali Yaşam’dan ipuçları.

1- SALATAYA MASANIZDA BÜYÜK BİR YER AÇIN

Kıvırcık, marul, reyhan, yeşil soğan, kuru soğan, taze domates, kurutulmuş domates, ıspanak, pazı, roka, maydanoz, tere, ısırgan otu, kara lahana, kırmızı lahana, yeşil lahana gibi birçok yeşillik ve sebze kullanarak her gün değişik bir salata yapabilirsiniz. Tüm bu besinler değerli enzim, vitamin ve mineral içermenin yanında alkali ürünlerdir.

Burada dikkat edeceğiniz noktalar; salata sosunu mutlaka rafine olmayan zeytinyağı, fındık yağı, taze sıkılmış limon suyu ve deniz tuzu ile hazırlamaktır. Salatayı sofraya oturduğunuzda ilk tabak olarak tercih etmeniz diğer yemekleri fazla yemenizi engelleyecek, dolayısıyla vücudun asit yükünü azaltacaktır.

2- SEBZELERİNİZİ YÜKSEK ISIDA UZUN SÜRE PİŞİRMEYİN VE PİŞİRDİĞİNİZ SUYU DÖKMEYİN

Sebzeleri yüksek ısıda uzun süre pişirmek besin öğelerinin ölmesine yol açar. 48 derece üzerinde hazırlanan her besinin içindeki enzimler yok olur, vitaminlerinin % 80′i, minerallerinin %60′ı tahribata uğrar.
Yüksek ısıda pişirilmiş alkali sebzeler asidik yapıya dönüşürler. Örneğin ıspanak çiğ tüketildiğinde yüksek alkali değer içerirken, pişirildikten sonra hafif asidik forma dönüşür.

Suda haşlama yoluyla hazırlanan sebze yemeklerinde, sebzenin içinde piştiği suyun atılmaması ve pişirilen sebzenin fazla su kaybına uğramadan ocaktan alınması alkali değerlerini koruma bakımından başvurulan bir yöntemdir.

3- İŞLENMİŞ TAHILLARDAN VE ŞEKERDEN UZAK DURULMALIDIR.

Beyaz şeker, beyaz un, makarna, mantı, börek ve bunun gibi işlenmiş tahıllar ya da işlenmiş tahıllardan üretilen ürünler vücutta asit atık bırakan besinlerdir.
Alkali beslenme biçiminde, beyaz ekmek ve beyaz şeker tüketimini en aza indirmek, mümkünse kullanmamak, kullanılmaya devam edilecekse tam tahıl unundan yapılmış olanlara yönelmek gerekir.
Yabani pirinç, esmer buğday, kinoa, mercimek, yulaf gibi tahıllara ağırlık vermek vücudun alkali değerini yükseltir.

4- DAHA AZ KIRMIZI ET, SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ TÜKETMEK

Et, süt ve süt ürünleri vücutta sindirim sırasında yüksek asidik tık bırakmaktadırlar.
Protein açısından yüksek hayvansal proteinler yerine, yine protein yönünden zengin, vücutta daha az asidik atık bırakan proteinler tercih edilmelidir.
İnek sütü, inek peyniri yerine asidik değeri düşük keçi sütü, keçi peyniri, badem sütü, badem peyniri, taze lor peyniri tercih edilmelidir.

indir

5- MEYVE TÜKETMEK

Meyveler oldukça yüksek alkali değer taşırlar. Kavun, limon, greyfurt, elma, yaban mersini, mango gibi tropik meyveler alkali beslenme menülerinde yer alan meyvelerdir. Ancak, meyvelerin meyve şekeri diye bilinen fruktoz içerdiği unutulmamalıdır. Fruktoz asidiktir. Bu sebeple günlük beslenmemize kontrollü biçimde 3-4 porsiyon meyve eklememiz uygun olacaktır.
Vücutta asidik atık bırakan meyveler de vardır. Erik, blackberries, cranberris bunlardan birkaç tanesidir.

6- TATLANDIRICILARDAN UZAK DURMAK

Yapay tatlandırıcılar vücudun pH dengesinde tahrip edici bir etkiye sahiptir. Alkali beslenebilmek için yapay tatlandırıcılar yerine, doğal, vücudun glikoz indeksi ile uyumlu tatlandırıcılar kullanılmalıdır.
En kolay bulacağınız Steviadır. Eczanelerde toz veya damla olarak satılmaktadır. Yurt dışına giderseniz, ham şeker, akça ağaç şekeri, Hindistan cevizi şekeri bulabilme ihtimaliniz olabilecektir.

7- TUZUNUZUN HİMALAYA TUZU VEYA RAFİNE EDİLMEMİŞ DENİZ TUZU OLMASI ÖZEN GÖSTERİN.

Sadece kullandığınız tuzu değiştirmeniz dahi, alkali beslenme için atılmış önemli bir adımdır. Doğal tuzlara yönelerek, rafine sofra tuzunun fazla klorür ile vücudumuzda asit yükünü artırmasının önüne geçilebilir.
Vücutta fazla sodyum, hücre zarında sertleşmelere sebep olabileceği, hücre zarının sodyum, potasyum dengesiniz bozacağı için, ödem, şişkinlik vb gibi rahatsızlıklara neden olur. Sertleşen hücre zarı, insüline duyarsızlaşmaya başlayacağı için, yağ asitleri vücut tarafından depolanmaya başlar, bel kalınlığımız artar.

8- ALKALİ SU İÇİN

Yukarda yazılı her şeye karşı çıksanız, uymasanız bile pH değeri 8 – 8.5 iyonize alkali su içiniz. Alkali su vücudun asit yükünü azaltan, paslanmayı geciktiren, oksijeni hücrelere taşıyan, besin değerlerinin hücreler tarafından yakılmasını sağlayan en önemli yaşam kaynağıdır.
Alkali su üreten filtreler pahalı olsa da, yıllar içinde fazla asit yükünün sebep olduğu hastalıkları tedavi için kutu kutu alacağınız ilaç paralarını düşündüğünüzde en ucuz ilaç alkali su olacaktır.

Aşağıda Miyase Bülbül ile Alkali Mutfak-Yaşam bilgilerini takip edebileceğiniz adresleri ekledim.960036_10152003006358534_114748578_n

Son Haber- Dün de Aslı ile karşılaştık, onunla karşılaştıktan sonra 4 kilo daha vermiş, çok daha hoş, zarif ve enerjikti, benden söylemesi.

Benim Y Kuşak Arkadaşlarım

Günümüzün en önemli konusu, Y kuşağı ve onlarla,uyumlu yaşamak. Benim de en sevdiğim, gözdelerim, aşklarım, onlar. Ben Baby Boomer grubundanım. Çok genç evlenip, anne de olunca çocuklarım X kuşağı oldu.Torunum Z kuşağı. Çalışanlarım son dönem hariç daha çok X kuşağı oldu. Ama Y kuşağı ile başka türlü bir iletişimim, sevgim, yakınlığım var. Nedense onlara kendimi daha yakın hissediyorum. Onları anlıyorum, fikirlerine değer veriyorum. Geleceğimizin onlar sayesinde  daha iyi olacağına inanıyorum. Onlara karşı algılarım, genel anlayışlara göre  daha farklı.Çatışma yaşamıyorum. Ama ben de 90 lı yılların ikinci yarısına kadar kuşak çatışması yaşıyanlardan   farklı değildim. Otoriter, bildiğinden şaşmayan, dinlemek anlamaktan çok, kendini kabul ettirmeye çalışan ebeyn ve iş sahibi idim. Sonra hayatımda her şeye daha farklı bakar ve daha farklı algılar oldum.Daha hoşgörülü ve empati yapabilen olmaya çalıştım. En önemlisi de teknolojiyi, bilgisayarı, e-dünyayı  öğrenmeye ve hızla gelişenleri öğrenmek için yenilikleri kullanma çabası içinde oldum.

Etrafımdaki Y kuşağı kim var ? Arkadaşlarımın çocukları, stajyerlerim, çalışanlarım, öğrenciler, Genç Kagiderliler, şimdi de Kagider’de bir çok iş sahibi, çok sevdiğim gurur duyduğum, Y kuşağından genç girişimci arkadaşlarım.

Ben tüm kuşakları ayrı ayrı incelediğimde kendimi davranış biçimi olarak da  Y kuşağına daha yakın hissediyorum. Onlarla daha iyi anlaşıyorum. Aşağıda biraz anlattığım sevgili Derya’nın eğitiminde yaptığı ankette de de yanlış yapmadıysam;12 puanla Y lerin minumum rakamını  tutturdum.Y lere daha yakın olduğumu ispatladım.Bu anketi Derya gönderdi, başka bir yazımda paylaşırım.

Onlardan çok şey öğreniyorum.Her zaman da öğreneceğim de çok şey var.Onların gözüyle görmeyi anlamayı seviyorum. Z ler le ise müthiş iyiyim. En iyi arkadaşım, minik Z, prensim 2009 doğumlu.1377620_425952054181900_1191752366_n (1)Sevgili Derya  Türkkonmaz;o da Y kuşağının ilk yıllarında  doğmuş; ama kendini daha çok X kuşağı olarak görüyor, gözdelerimden, dün Kagider’de çok güzel bir eğitim verdi. Genç Kagiderliler ve  Kagiderliler de katıldı.Çok güzel anlattı, çok güzel örneklemeler yaptı. Katılanlar arasında çok güzel bir diyalog oluştu.Hem Y ler hem Y leri yöneten Y ler, X ler ve Baby Boomerlar vardı.Böyle karma bir grubun soruları paylaşımları da ilginç oldu.

Çoğunuz kimbilir kaç kere bu kuşaklar kime denir Y lerle nasıl yaşanır, okudunuz, yaşadınız. Ben dünkü eğitimden bana çarpıcı gelen bir kaç şeyi paylaşacağım. Sonra da genel bir özetleme yapacağım.Fotoğraflarını paylaştığım,                                                 Derya’nın Evrim Teorisi ve Dünya Tekerrürden İbarettir, slaytlarını siz de beğeneceksiniz umarım.

fotograf (91)

Y kuşağı geleceğimiz diyorum, hiç haksız değilim; dünya nüfusunun % 25i oluşturuyorlar. Türkiye’dede bu pek değişmiyor.

fotograf (93)

X kuşağının %3 ü  girişimci olurken Y kuşağının % 33 ü  girişimci.Bu iki istatistik bilgi sizi de farklı düşündürebilir.Y kuşağını sadece iyi yönetmek değil, onlarla iyi yaşamak ve anlamak önemli. Hepinize kolay gelsin.

fotograf (84)

Aşağıda http://www.yenibiris.com HürriyetIK kaynaklı Zeynep Mengi’nin derlediği yazısını ilave ettim. İçinde sevgili Ufuk Tarhan’ın da görüşleri var.

Baby Boomer Kuşağı (1946-1964)

En yaşlısı 67, en genci 49 yaş civarında. Bunlara “Sandviç Kuşağı” da deniyor, çünkü aynı evde önce çocuklarına, sonra yaşlanan ana-babalarına baktılar. Dünyanın insan hakları hareketlerini, radyonun altın çağını, Türkiye’nin ise ihtilali ve çok partili döneme geçiş sancılarını yaşadığı yıllar. Sadakat duyguları yüksekti, kanaatkarlardı; aynı yerde uzun süre çalıştılar. Teknoloji kimine yakın kimine uzak oldu, çok benimse(ye)mediler.

Aslında babaları gibi otoriteye saygılılardı. İçlerinden en idealistleri toplumsal haksızlıklara isyan edip 68 gençlik hareketlerinin kahramanı olurken, büyük çoğunluk hayattan beklediklerini elde ettiğini düşünerek tatmin ve mutlu oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki “nüfus patlaması” yıllarında doğan bu 1 milyar bebeğe “Baby Boomers” deniyor. Bu kalabalık bebek nüfusu büyüdükçe, ihtiyaçlarına göre çeşitli sektörler de her on yılda bir müthiş büyüme gösterdi. 1960’lı yıllar televizyon yılları; 70’ler fast food; 80’ler – bebekler evlenme çağına geldiği için – gayrimenkul yılları; 90’lar, artık sıra yaşam kalitesini yükseltmeye geldiği için, mikrodalga gibi elektronik ev aletleri ve ardından, iletişim patlamasıyla internet ve cep telefonu yılları oldu. 2000’lerde artık yaşları 50’yi geçmişti, ceplerinde paraları vardı, ömrün uzadığını biliyorlardı, “iyi yaşlanmak” hatta mümkünse yaşlanmamak için sağlık ve güzellik-bakım sektörlerini de patlattılar. Savaş sonrasının yokluklarını, sıkıntılarını unutmadılar, zenginleşmenin tadını aldılar.

İşe bakışları: Çalışmak için yaşamak!

X Kuşağı (1965-1979)

Dünyanın petrol krizini, Türkiye’nin ise sağ-sol çatışmalarını yaşadığı yıllar. En yaşlısı 48, en genci 34 yaşında. Dünyaya gözlerini, merdaneli çamaşır makinesi, transistorlu radyo, bantlı teyp ve pikapla açtılar. Sadakat duyguları duruma göre değişir, daha iyi kariyer imkanları ararlar, çoğu (teknolojik devrime denk geldiklerinden) teknolojiyi kerhen, zorunluluktan kullanmaya başladılar. (Abilerinin ablalarının aksine a-politik hale getirildiler ama yine de) Toplumsal sorunlara duyarlılar, iş motivasyonları yüksek, otoriteye saygılı ve kanaatkarlar. Kadınlar iş gücüne katılmaya başladı. Daha (iyi yaşamak için, daha) az çocuk sahibi oldular. (Özellikle gözlerini Özal’lı yıllarda açanlar) Paraya daha fazla odaklandılar ve bireycilik önem kazandı. Boşanma, HIV, uyuşturucu gibi kavramlarla tanıştılar.

İşe bakışları: Yaşamak için çalışmak!

İdealleri pazarlama üretime yanaşmıyorlar

Realta’nın yaptığı, 87 üniversiteden 19.894 öğrencinin tercihleriyle belirlenen Türkiye’nin En Gözde Şirketleri 2009 araştırmasına göre öğrencilerin en çok çalışmak istedikleri departmanlar sırasıyla: Pazarlama, Mali İşler, AR-GE, İthalat/İhracat, İnsan Kaynakları, Bilgi Teknolojileri, Satış, Halkla İlişkiler, Eğitim, Üretim. Y Kuşağı Danışmanı Evrim Kuran’a göre, Y Kuşağı’nın X’ten en önemli farkları şöyle: Pek çok Y’nin kahramanı anne-babaları. Y, çok daha iş değiştirmeye meyilli. Y, daha eğitimli ve teknolojik bilgi itibariyle daha yetkin.”Y Kuşağı yetenek havuzunu zenginleştirmek için geleneksel kaynaklardan verim alamayız” diyen Kuran, onlarla buluşmak için üniversite kampuslarında ve sosyal medyada daha çok vakit geçirilmeli diyor. Kuran, Y Kuşağı yetenek havuzunu genişletmek için çalışan tavsiyesinin çok önemli olduğunu söylüyor. Çünkü tavsiye programları sayesinde firmalar daha kalifiye adaylara, daha az maliyetle ulaşabiliyor. Y için akran onayının ne denli önemli olduğu düşünülürse, bu etki daha da iyi anlaşılıyor. Y ile birlikte iş yerinde mantalite de değişiyor. Özellikle de Baby Boomer kuşaktan kalan “Bu işten niye ayrılayım ki?” sorusunun yerini “Bu işte niye kalayım ki?” sorusu alıyor. Baby Boomer’lar için iş değiştirmek bir risktir. X’ler için iş değiştirmek gereklidir. Y’ler için ise iş değiştirmek yaşamın bir parçasıdır.

Y Kuşağı (1980-1999)

En yaşlısı 33, en genci 14 yaşında. Sadakat duyguları az. Teknoloji hayatlarında pek çok şeyin simgesi. Narsist, bireyci ve girişimciler. Çalışmaktan hoşlanmıyor, eğlenceyi, kazanmayı çok seviyorlar. Otoriteye saldırgan davranıyorlar, tatminsizler, istekleri çok. Beklentileri yüksek ama bedelini ödemek istemiyorlar. Hızlı tüketiyorlar. Türkiye’de yağ kuyruklarını, benzin sıkıntısını yaşamadıkları için “her şey her zaman böyleydi ve böyle olacak” sanıyorlar. Eş zamanlı olarak birkaç işi birden yapabilirler. Kariyer yaşamları boyunca 10 kereden fazla iş değiştirecekleri öngörülüyor. Kitlesel olanı değil, kişiye özel olanı seviyorlar. Türkiye’de yaşayan 71.517.100 kişinin yüzde 25’i bu kuşaktan. İyi yönetildiğinde ve ilham (gaz!) verildiğinde, Y Kuşağı çalışanlar çok zengin bir yetenek kaynağı olurlar. “Sahiciliğe” çok önem veren Y’lere hayali ürünlerle, hayali projelerle, hayali kahramanlarla ulaşmak zor. Çok önemli bir diğer faktör ise “akran onayı”. Sıra arkadaşının, mesai arkadaşının, internetteki oyun arkadaşının önermediği ve onaylamadığı bir ürün ile Y’nin buluşması çok zor. Standart olanı sevmez, kendine özel olanı ve üstelik “hemen-şimdi” ister, öyle -cek, -cak’larla işi olmaz. Y’nin dikkatini çekmek istiyorsanız, mesajınızı, markanızı, iletişiminizi sadeleştirmeniz gerekir. Girişimcilik en önemli özelliklerindendir, özgüvenleri biraz abartılıdır. İş hayatına atılırken CEO yahut patron olmayı hesaplarlar. Bu arada, daha okurken işini kuranlara da rastlamak mümkün.

İşe bakışları: İş ve yaşam dengesi!

Z Kuşağı (2000-2021)

“İnternet kuşağı” da denen bu ufaklıkların en büyüğü daha 13 yaşında. Bunlar tam teknoloji çağı çocukları. Taşınabilen, hep yanlarında olan küçük aygıtları, bilgisayar, MP3 çalar, i-Pod’ları, cep telefonları, DVD oynatıcıları ayrılmaz parçaları. Onlar, ev ödevi yapamadıklarında “elektrikler kesildi, ondan yapamadım” değil; “internet bağlantım kopuktu” diyen kuşak. Yeni teknolojik olanaklarla iletişim ve ulaşım kolaylıkları ile hep bir aradalar. Uzakta olsalar bile ufak cihazlarıyla her an sözel, hatta görsel iletişim kurarak, birbirlerine bağlanabiliyorlar. Onlar, önceki kuşaklardan farklı olarak, ’network’ gençleri; çeşitli ağların üyeleri oluyorlar. Uzaktan da ilişki kurabildikleri için, fiziksel olarak tek başlarına, yalnız yaşıyorlar ve yaşayacaklar. Aynı anda birden fazla konuyla ilgilenebilme becerileri gelişiyor. İnsanlık tarihinin, el, göz, kulak vb gibi motor beceri senkronizasyonu en yüksek nesli. Ancak bu avantajlar, dikkat ve konsantrasyon zorluklarıyla dezavantaja da dönüşebiliyor. Olanak fazlalığı, eğlenceyi erteleme güçlüğü, yaşamalarına neden oluyor. Bu da onların başarıya giderken önlerine çıkan en önemli engel haline geliyor. Geleneksel eğitim yöntemleri, bu yeni kuşağa uygun görünmüyor. Yaratıcılığa izin veren aktivitelerden hoşlanıyorlar. Edilgenliği kabul etmiyorlar. Uzun dönemli hafızaları, ezberden çok oyun, hikayeleştirme ve hayallerle etkin hale gelebiliyor. Sonuç odaklılar. Sorgusuz yaşayacaklar çünkü, iş yaşamına atıldıklarında karar vermelerini gerektiren her şey sistemler tarafından yapılıyor, yapay zeka tarafında karar veriliyor olacak. Çok diplomalı, uzman ve buluşçu olacaklar. Yaşamlarında otorite kavramının önemi kalmayacak. Tatminsiz, kararsız ve doğuştan tüketiciler.

İşe bakışları: Daha durun bakalım!

Y’yi işte tutabilmek için

Evrim Kuran, Y Kuşağını işte tutabilmek için şu yolların izlenmesi gerektiğini söylüyor:

Strateji 1: Bilgi paylaşımı ve öğrenmeyi kurum kültürünün parçası yapmak.

Strateji 2: Ebeveynleri işgücü stratejisinin parçası yapmak.

Strateji 3: Esnek ve eğlenceli bir çalışma ortamı yaratmak.

Strateji 4: İşte geçirilen zaman yerine işe odaklanmak. Best Buy Genel Müdürü John Thompson, şu cümlesiyle esas odaklanılması gerekeni çok iyi özetliyor: “Meğer yıllardır yanlış birime odaklanıyormuşum. İnsanların burada olup olmadığına bakıyordum. Halbuki ne sonuç yarattıklarına bakmalıydım.”

Strateji 5: Genel yapı ve sınırları sağlamak. Y’ler, Amerika’yı yeniden keşfetmek istemiyorlar. Tembellikten değil; zaman kaybetmeyi sevmeyen bir kuşak olduklarından.

Strateji 6: İlk amirleri ile ilişkilerinin en önemli motivatör olduğunu anlamak. Y Kuşağının işten ayrılmasının ya da işi sevmesinin en önemli sebeplerinden biri rapor ettikleri kişi ile ilişkilerinin kalitesi.

Strateji 7: Baby Boomer ve X’lerin mentorluğundan faydalanmak. Şirketlere mentoruk ve koçluk ayrımını ciddiye almaları, şirket içi kaynakları mentorlukta kullanmaları, koçlukta ise objektivite sağlanmasının önemi sebebiyle dış kaynağa yönelmeleri önerilebilir.

Strateji 8: Kişiselleştirilmiş motivatörler kullanmak. Kitlesel, yani herkese seslenen değil, kişiye özel ödüllendirme ve takdirleri daha çok tercih ederler. İsimlerine hitaben bir teşekkür kartı, maddi açıdan daha değerli bir ödülden anlamlı olabilir.

Strateji 9: Y Okuryazarı olmak. Onların dilini anlamak ve konuşmak için çaba sarfetmek mutlaka karşılığını verecektir.

Z’nin sağlıklı büyümesi için

Danışman, M-GEN Gelecek Planlama Merkezi Kurucusu Ufuk Tarhan, Z kuşağının sağlıklı büyümesini istiyorsak, kilit faktör anne ve babaların teknolojik seviyesinin yükselmesi diyor: “Ebeveynlerin ve özellikle annelerin “Teknoloji Algı-Bilgi ve Kullanım” düzey ve kalitesini hızla yükseltmeleri gerekiyor. Bu nedenle biz (M-GEN) Fütüristler Derneği’ne bir proje tasarladık: Tekno Kadın.

Tekno Kadın Geliştirme Merkezi (TEKEM) kuracağız. Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte birkaç ay içinde şekillendirip, başlatacağız. Bizzat Bakan Nimet Çubukçu destek veriyor. Projenin amacı, tüm anne ve kadınları blogger ve sanal alışveriş yapar hale getirmek.”

İşyerinde 3 kuşak çatışıyor

Ufuk Tarhan, iş yerlerindeki en temel sorunlardan birinin kuşaklar arası çatışma olduğunu söylüyor: “Ast-üst çatışması diye, ilişkiler sorunlu diye algılanan pek çok problemin altında, üç neslin bir arada (BB, X, Y), ortak amaç için, ekip olarak iş çıkarmaya çalışması yer alıyor. Özellikle bugünün kurumsal denen iş ortamlarında kuşaklar arası yetişme tarzları, ortamları nedeniyle, algı, yöntem, uygulama, iletişim farklılıklarından kaynaklanan problemler çok yoğun yaşanıyor.”

Bu kuşaklar birbirlerine nasıl davranıyor? Bunu anlamak ve analiz etmek için kuşakların (en genel) temel belirleyicilerine bakmak gerekiyor.

Baby Boomer: Uyumludur, amaç odaklıdır, pozitif yaklaşım benimser, özgürlükçüdür, dünyayı kendilerininmiş gibi benimser, çatışmalardan kaçınmacıdır, kadın erkek rolünde gelenekçidir ve hizmet odaklıdır. Organizasyonun başarısında bireysel katkılara önem verir, hangi durumlarda bireysel katkıların daha önemli olduğunu fark eder, kişilerin organizasyona olan katkısını vurgular, çalışana başarı fırsatları oluşturmaya çalışır. En çok arzu ettikleri; sürekli büyüyen bir kariyer, tek bir işte çok parlak bir başarıya ulaşmak, büyüme ve gelişme arayışı, takım çalışması, para, statü, esnek çalışma saatleri. Yansıttıkları, grup kararlarına yatkınlık, işkoliklik, iş ahlakı, başarı odaklılık, anında ödül beklentisi, geri bildirim görüşmelerine yatkınlıktır.

X kuşağı: Güvenilir, şüpheci, teknolojiye meraklı, mücadelecidir. Taşınabilir kariyer, yükselme fırsatları olan işlerde ilerlemek, tek başlarına çok iyi çalışırlar, sabırsızdırlar, iş odaklıdırlar. Otoriteden korkmaz ama uyumludurlar, çok kaliteli sonuç isterler, üretkenlikleri yüksektir, yorgundurlar, zaman yönetimi sorunları vardır. Dışarıdan hizmet alırlar, teknik uzmanlığa yakındırlar, iç motivasyonları yüksektir, anında geri bildirim verirler, iş ve özel yaşam dengesine saygı gösterirler, görmek de isterler. Çoklu iş yürütmeye çalışırlar, yalnız çalışmak isterler, onaylama ve onaylanmaya önem verirler, tutarlı yönetim politikaları izlemeye çalışırlar, amaçlarını gerçekleştirmek için ofis politikasını, iş koşullarını değiştirirler.

Y kuşağı: Hızla adapte olmaya, değişime ve kendilerini gösterme fırsatlarına, yaratıcılığa ’heveslidir’. Evrensel bakışa yatkındır. Aynı anda bir çok iş ve paralel kariyer, aynı anda bile bir işin pek çok alanında çalışabilmek, değişik seçeneklere yönlenme, yaratma halleri vardır.

İşleri ile kendilerini ifade etmek, çoklu iş yürütmek, her şeyi anlamaya çalışmak, aktif katılım, sorumluluk almak, yüksek esnek iş ortamı ve giyim-kuşam-prestij unsurlarına düşkünlük, ekip çalışması, her şeyi geçici görmek, sürekli öğrenmek, işte eğlence ve tutku arayışı, beklentilerini anında ve şimdi gerçekleştirmek eğilimi, yetki arzusu, iş ve özel yaşam arasında denge kurmak belirgin özellikleridir. Terfi olanakları ararlar. Kendi uygun bulduğu zaman geri bildirim yapar ve almak isterler. Eleştiriye tahammülü en az kuşaktır.

Y’den korkuyorlar

Bunca farklılığı olan üç kuşak bir arada, üstelik de yakıcı rekabet ortamında daha çok kazanmak odaklı bir şeyler yapmaya kalkınca, birbirlerine çok da iyi davranmıyorlar, epey çatışma çıkıyor haliyle. Tarhan, 25-28-30 yaş ortalamalarındaki çoğunluğun, 40-45’li yaşlarındaki iş arkadaşlarına “sinir olduğunu” söylüyor. “Aralarında daimi bir gerginlik ve sinir harbi var. Onun üzerindekilere ise dinozor, miadını doldurmuş ’çekip gitmesi gereken ihtiyarlar’ gibi bakıyorlar. Hatta arkalarından dalga geçiyorlar. Kısacası, kuşaklar birbiriyle uyum sağlamakta büyük güçlük çekiyor. Bunun yarattığı iletişim sorunları ilişki problemlerine ve neticede çok büyük verimsizliklere, işten soğumaya neden oluyor.”

Tarhan iddiasına göre, yeni gelen kuşak, öncekileri korkutuyor. BB ve X’ler teknolojiyi iyi kullanan Y kuşağından çok korkuyor. “Korkmalılar da” diyen Tarhan, artık iyi seviyede teknoloji algısı, bilgisi, kullanımı olmayan bir çalışanın pek dikiş tutturması mümkün değil, diyor. “Kendini geliştirip, Y’lere teknolojiye yatkınlık açısından yetişen BB ve X kuşağı yönetici çok ama çok az. Pek çok iş yerinde BB ve X’ler hálá e-postalarını bastırtıp, kağıttan bakıyor. Ofis programlarını, cihazlarını, scanner’ı, sunum programlarını kullanabilen çok az BB ve X var. Bu da sabırsız, hızlı Y neslini çileden çıkarıyor. Bilgi, deneyim seviyesi çok yüksek olsa bile teknoloji kullanımında böyle geri kalmak BB ve X’lerin kredibilitesini müthiş düşüyor.”